Eğitim Kurumu   ( 1915 )   Kitaplarda   ( 1088 )   Yazarlarda   ( 4480 )  
Dergilerde   ( 638 )   Kütüphanelerde   ( 121 )   Şehirlerde   ( 136 )  
Makalelerde   ( 2140 )   Multi Media   ( 202 )   Ürünler   ( 4 )  
Hit
9129104
Üye 1380
Online Üye 0

İbn Arabinin Fususul Hikemde İşaret Ettiği Halid b. Sinanın Peygamberliği Hakkındaki Rivayet

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Bekir Tatlı Tasavvuf Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 259 Hit : 1365 Hata Bildirimi Tavsiye Et
Tanıtılan Kitabın Bilgileri
Kitap Adı Fususul Hikem
 
Yazarının Adı İbn Arabi, Ebu Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 İbn Arabinin Fususul Hikemde İşaret Ettiği Halid b. Sinanın Peygamberliği Hakkındaki Rivayet
2 Fususul Hikem Şarihi Abdullah Bosneviye Ait Bir Risale er Risale fi Temessüli Cibril

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
Muhyiddin b. Arabî'nin Fusûsu'l-hikem adlı eserinde her biri "Fass" diye isimlendirilen 27 bölüm mevcut olup, bu bölümlerde müellif Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e kadar (Nuh, İbrahim, İsmail, Yakup, Yusuf, Musa, İsa vs.) bir peygamberin ismini zikrederek konuyu açıklama yoluna gitmiştir. Fakat bu bölümlerden biri olan 26. Fass hemen dikkat çekmektedir. Çünkü bu bölümde peygamber olduğu herkesçe bilinen isimlerin dışında, Kur'ân'da ismi geçmeyen Hâlid b. Sinan isimli bir kişiden söz edilmekte ve onun peygamber olduğuna dair bir rivâyetten söz edilmektedir. İşte bu çalışmada, söz konusu rivâyetle ilgili bir değerlendirme yapılmaya çalışılmıştır.

Abstract An Evaluation of the Narrative About Prophethooh of Khalid Ibn Sinan who is Muhyiddin Ibn Arabi Pointed at him in Fususu'l-hikam Ibn Arabi's Fusûs al-hikam comprises 27 chapters each part of them called as a "Fass" and dedicated to the spiritual meaning and wisdom of a particular prophet from Adam to Mohammad (for example Noah, Abraham, Samuel, Jacob, Josef, Moses, Christ etc.) However, one of these fass is different from the others because in Fass XXVI, there is a person who called as Khalid Ibn Sinan who his name is not exist in the Qoran. But there are some narratives talks about this person's prophethood. In this study we have analised these narratives.

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar
Yayınlandığı Tarih
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Muhyiddin İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'de İşaret Ettiği Hâlid b. Sinân'ın Peygamberliği Hakkındaki Rivayetin Değerlendirmesi

Kuşkusuz İbn Arabînin (ö. 638/1240) en önemli eserlerinden birisi Fusûsul- hikemdir.1 O bu eserini Fass adını verdiği bölümlere ayırmış ve fasslardan her birine de bir peygamberin ismini (Âdem, Nûh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammedvs.) koymayı uygun bulmuştur. Fasslara konu edilen kişilerden en dikkat çekeni şüphesiz XXVI. Fassda geçen Hâlid isimli kişidir ve burada kastedilen Hâlid b. Sinandır. Bu isimde bir peygamber Kurânda geçmemektedir.

İbn Arabîye göre ise bu zat bir peygamberdir ve o bu konuda Hz. Peygamberden nakledilen bir rivâyete de işaret etmektedir. İşte bu çalışmamızda Hâlid b. Sinan ile ilgili bilgiler ve rivayetler ele alınıp  değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Fusûsul-Hikemdeki Hâlid b. Sinanla İlgili Kısım

XXVI. Fass:  Hâlid Kelimesindeki Samedî Hikmetle İlgili Fass ismini taşımaktadır.2  Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin bu başlıkta yer alan Hâlid b. Sinan hakkında verdiği malumat oldukça dikkat çekicidir.
Önce İbn Arabînin Hâlid b. Sinan ile ilgili olarak kullandığı ifadeleri görmek faydalı olacaktır:

Hâlidin ortaya koyduğu dava, berzah âleminde nübüvvet anlamına gelmektedir.3 Çünkü onun berzahta olan şeyleri haber vereceğine dair söylediği şeyler, ancak ölüm sonrasındadır.  Şöyle ki, o çocuklarından, öldükten sonra mezarının açılmasını ve gördüğü şeylerin kendisinden sorulmasını istemişti. Böylece o, berzahtaki hükmün, dünya hayatı suretinde olduğunu haber verecek ve Rasullerin dünya hayatında haber vermiş oldukları şeylerin hepsinin doğruluğu anlaşılmış olacaktı.

Hâlid sallâllahu aleyhi ve sellemin 4 bundan maksadı, herkese rahmet olmak için Rasullerin getirdiği haberlere cümle âlemin  iman  etmesi  idi.  Hâlid,  kendi  peygamberliğinin,  Muhammed sallâllahu aleyhi ve sellemin peygamberliğine yakın olması sebebiyle şeref bulmuş ve Allahın onu âlemlere rahmet olarak gönderdiğini bilmiştir. Hâlid Rasûl değildi; o, Muhammedî risâletteki bu rahmetten bol nasip elde etmeyi murad etti. O, tebliğ 5 ile de emrolunmadı; yaratılış hakkındaki bilgisini daha da kuvvetlendirmek için bununla berzahta nasiplenmek istedi. Buna karşılık kavmi onu zâyi etti/kaybetti. Peygamber sallâllahu aleyhi ve sellem onun kavminin zâyi olduğunu anlatmadı; ancak muradını yerine getirmedikleri için nebîlerini kaybettiklerini onlara söyledi. Acaba Allah, onu umduğu şeyin ecrine ulaştırdı mı Şüphe ve hilaf yok ki, onun için temenni ettiği şeyin ecri vardır. Şek ve hilaf ancak, talep ettiği şeyin ecri konusunda ve şu noktada vâkidir: Onun vuku bulan şeyi temenni etmesi ile vuku bulmayan şeyi temenni etmesi eşit midir, değil midir Çünkü Şeriatta, birçok yerde bu ikisinin eşit olduğunu teyit eden hükümler vardır. Mesela, namazı cemaatle kılmak için gelip de cemaati kaçırana, cemaate iştirak eden kimsenin ecrinin verilmesi; yine, fakir olmasına rağmen, servet ve mal sahibi olanların yapmak zorunda oldukları hayırları yapmayı arzulayan kimseye, onların ecrine benzer ecir verilmesi gibi. Fakat onların niyet ettikleri, yahut yaptıkları şeyin ecrine benzer bir ecir… Çünkü onlar, amel ve niyetin ikisini birlikte yapmışlardır.

Peygamber, bu ikisi veya ikisinden biri hakkında bir nass ile işarette bulunmadı. Görünen odur ki, ikisi arasında bir eşitlik söz konusu değildir. Bundan dolayı, Hâlid b. Sinan iblâğı (tebliğ işini bizzat yapmayı) istedi. Ta ki, iki durumun arasını cem makamı sahih olsun ve iki ecri de elde edebilsin. Allah en iyisini bilendir.6

Değerlendirilme

İbn Arabînin bu sözlerinde, Hâlid b. Sinanın peygamber olduğuna dair açık ifadeler vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
1.   Hâlid b. Sinan için berzah âleminde olan bir nübüvvetten bahsetmesi,
2.   Hâlidin ismini zikrederken sallâllahu aleyhi ve sellem ifadesini kullanması,
3.   Onun, peygamberliğinin Hz. Peygamberin peygamberliğine yakın olması sebebiyle şeref bulduğunu söylemesi,
4.   Hâlidin kavminden bahsederken, onların nebîlerini kaybettikleri ifadesini kullanması.
Bununla birlikte İbn Arabî sarih olarak, Hâlidin bir rasûl değil, nebî olduğunu belirtmiştir.

İbn Arabînin burada kendisinden söz ettiği Hâlid b. Sinan hakkında kaynaklarımızda çeşitli malumatlar yer almaktadır.

Bunların bir kısmında onun İsa(s)  ile Muhammed(s)  arasında yaşamış bir peygamber olduğu dile getirilir.  Hatta bu konuyla alâkalı Hz. Peygamberden de rivâyetler nakledilir. Onunla ilgili olarak kaynaklarda yer alan bilgilere kısaca değinmekte fayda vardır:
Hâlid b. Sinân b. Ğays el-Mahzûmî, Abs kabilesine mensuptur. 7  Kavmi arasında çok saygın, sözüne güvenilen ve her an kendisine ihtiyaç duyulan bir kimse olarak şöhret bulmuştur. 8  Hatta bunun da ötesinde Hâlid b. Sinan ile ilgili bilgilerin neredeyse efsanevî bir hal aldığı dikkat çekmektedir. 9
Hâlid b. Sinanın Hz. Peygambere yakın bir zamanda yaşadığı, fakat ona yetişemediği  belirtilir. 10    Bir  sahâbî  olmamasına  rağmen  İbn  Hacer  el-Askalânînin (ö. 852/1448) onu, sahâbe biyografilerini kaydettiği meşhur eserine almış olması ilginçtir. 11
Aralarında İbn Arabînin de bulunduğu pek çok kişinin Hâlid b. Sinanı peygamber olarak kabul ettiği belirtilir 12 ki onları böyle düşünmeye sevkeden bazı rivâyetler vardır.
Sözgelimi; İbn Sadın (ö. 230/845), Muhammed b. Ömer Ali b. Müslim el- Leysî- el-Makburî- Ebû Hureyre isnâdıyla naklederek belirttiğine göre;

Abs oğullarından üç kişi Hz. Peygambere gelmiş ve bazı sorular sormuşlardı.  Aralarında geçen konuşma esnasında Rasûlullah (s.a.) de onlara Hâlid b. Sinan hakkında bir soru sormuştu. Kabilesinin adamları, Hâlidin soyunun devam etmediğini (  ) söyleyince Peygamber(s), onunla ilgili olarak: (  ) O, kavminin zâyi ettiği bir nebîdir ifadesini kullanmıştı. 13  Bu rivâyetin isnâdının munkatı olduğu anlaşılıyor. 14 

İbn Abbastan nakledilen bir rivâyette ise, Hâlidin kızının Hz. Peygambere geldiği, onun da ona çok hürmet ettiği, onun için elbisesini yere serdiği ve ) (   diyerek onu selâmladığı anlatılır.15  Hz. Peygambere gelen kişinin Hâlidin kızı değil oğlu olduğu yönünde de bir rivâyet nakledilmiştir. 16 

İbn Hacer, Hâlidin bu kızının ismini Mahyât bnt. Hâlid b. Sinan el-Absî olarak kaydetmiştir. 17 Bazı kaynaklarda yer alan bir bilgiye göre de Hâlidin kızı Hz. Peygambere (   ) suresini okuduğu sırada gelmiş; o bu sureyi işitince, babasının da bu ifadeleri söylediğini belirtmiştir. 18 Bu bilgi doğru ise, en azından Hâlid b. Sinanın Rasûlullah (s.a.) dönemi öncesinde tevhidi kabul eden haniflerden olduğunu söylememiz mümkündür.

Hâlidin isminin, Hz. İsa ile Hz. Muhammed(s) arasındaki fetret dönemiyle ilgili olarak da geçtiğini görmekteyiz. 19
İbn Sa’d (ö. 230/845), İbn Abbas’tan naklen bu iki peygamber arasında 569 sene geçtiğini; bu dönemin evvelinde Yâsin suresinde (36/14) kendilerinden söz edilen üç peygamberin gönderildiğini, peygambersiz geçen fetret dönemi yıllarının ise 434 sene olduğunu söyler.20 Bu isnâdın râvilerinden olan Kelbînin (ö.146/763) yorumuna göre ise bu dönemde, biri Arapların Abs kabilesinden Hâlid b. Sinan olmak üzere toplam dört peygamber gelmiştir. 21 

Kelbînin bu yorumuna değinen Kurtubî (ö. 671/1273), hemen peşinden Kuşeyrînin: Buna benzer konular, ancak bir haber-i sıdk (mütevâtir bir haber) ile bilinebilir sözünü naklederek, söz konusu değerlendirmeye şüpheyle yaklaşmıştır. 22 Dolayısıyla Kurtubî, bu konuyla alâkalı rivâyetlerin mütevâtir olmaktan uzak olduğu yönünde kanaatini belli etmektedir.
Hâkim (ö. 405/1015), İsa(s) ve Muhammed(s) arasında 600 sene olduğunu haber veren yine bir İbn Abbas rivâyetini kaydettikten sonra, bu dönemde herhangi bir nebî gelmediğine dair Peygamberimizden nakledilen sahih derecesindeki bir rivâyete daha önceden değindiğini; yine Hâlid b. Sinan ve kızıyla ilgili haberleri de rivâyet ettiğini belirtir.23

Onun bu ifadelerinden anlaşılan odur ki; bu iki tür rivâyetin karşılaştırılması durumunda, iki peygamber arasında başka bir nebî gelmediğine dair hadis sahih olmasına karşılık, Hâlid ve kızı hakkında gelen bilgiler haber niteliğinin ötesine geçmemektedir.
Aradaki çelişkiyi, Fusûsul-hikemi şerheden âlimlerden Dâvûdul-Kayserî (ö. 751/1350), Hâlidin nebîliğinin dünyada değil berzahta olduğu noktasına vurgu yaparak gidermek istemiştir. 24 Yani onun anlayışına göre, Hâlidin nübüvvetinin berzahta olması, iki peygamber (Hz. İsa ve Hz. Muhammed) arasında nebî gelmediği gerçeğine muhalif olmamaktadır. Bu tür yorumların zorlama olduğunu düşünüyoruz.
Hâkimin sahih olduğunu belirterek işaret ettiği, Hz. İsa ve Hz. Peygamber arasında herhangi bir nebî gelmediğine dair hadis (   ) son derece yaygın olup pek çok önemli kaynakta yer almaktadır. 25

Ebû Hureyreden gelen ve sıhhati konusunda hiçbir endişe duyulmayan bu rivâyete herhangi bir vesileyle değinen bazı müellifler, bunu Hâlid b. Sinanın peygamber olduğunu haber veren rivâyetleri çürüten bir delil olarak sunmuşlardır.26

Gerçekten de Hâlid b. Sinanın nebîliğini haber veren rivâyetlere karşı bu hadis önemli bir delil konumundadır.

Sonuç

Buraya kadar yapılan incelemelerden anlaşılmıştır ki, Hâlid b. Sinanın peygamber olduğuna dair bazı rivâyetler olmakla birlikte bunlar hem isnâd hem de metin olarak kusurlu olup, İsa(s) ile Muhammed(s) arasında peygamber gelmediğini bildiren sahih rivâyet karşısında zayıf durumdadır. Bu durumda Hâlid b. Sinanın nübüvvetini haber veren rivâyetleri şüpheyle karşılamak gerekecektir.
   

Su hususu açık olarak belirtmeliyiz ki, bizim değerlendirmelerimiz sadece rivâyetlerin zâhirî sıhhat şartlarını göz önünde bulundurarak ortaya çıkmış sonuçlardır. Bununla birlikte bu konuda yüzde yüz denebilecek tarzda bir hüküm vermemiz mümkün değildir. Çünkü bu tür gaybî meseleler hakkında verilecek  hükümler  mütevâtir  bilgilere  istinat  etmek  durumundadır. 

Gerek Kurânda gerekse Sünnette konuyla ilgili kesin bilgiye ise sahip olmadığımız için o dönem zarfında Hâlid b. Sinan veya bir başkası peygamber olarak gönderilmiş midir, gönderilmemiş midir bilemeyiz. Allahın her topluma peygamber göndermiş olduğu ve peygamber göndermedikçe azap etmeyeceği27  nazar-ı itibara alındığında her iki durum da muhtemel olabilir.
Hâlid b. Sinanın Hz. İsa ve Hz. Muhammed arasındaki yaklaşık 600 senelik zaman diliminde gönderilmiş bir peygamber olmasını aklen imkânsız kılan bir şey söz konusu değildir. Bizler Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerin tamamına genel olarak iman etmekle yükümlüyüz. Hakkında mütevâtir haber olmadığı için Hâlidin nübüvvetini kabul etmeyen dinden çıkmış sayılmaz. Kabul eden ise zannî bir delile göre hareket etmiş olmaktadır.
İbn Arabî Hazretleri gibi berzah âleminde nübüvvet kavramını kullanarak Hâlid b. Sinanın nebîliğini iddia etmek de zor görünmektedir. Bu tür yorumlar, Hâlid hakkında bazı kaynaklarda yer alan ve hiç de sağlam sayılmayan rivâyetleri   bir   tarafa   bırakamamaktan   kaynaklanmaktadır.   Ancak   bu rivâyetlerin çok da yaygın olmadığını ve muteber hadis kaynaklarında yer almadığını dikkatten uzak tutmamak gerekir.
İbn Arabînin Hâlid b. Sinanın peygamber olduğunu söyleme sebebine gelince; bununla ilgili kesin bir şey söylemek mümkün değilse de çeşitli ihtimaller akla gelmektedir. Bu durum onun kendi zamanındaki yaygın genel kültürden kaynaklanmış olabilir. Kendisi hadisçi olmadığı için bir anlamda mazur da görülebilir. Yahut İbn Arabînin konuyla ilgili sahih hadisten habersiz olması, ona ulaşamaması da mümkündür. Belki de İbn Arabî, Hâlidin peygamber olduğunu haber veren rivâyetlerin sadece metniyle ilgilenip sıhhatini araştırma gereği ve ihtiyacı hissetmemiştir. Dolayısıyla onun bu yöndeki kanaati, tasavvufî gelenek içerisinde değerlendirilmelidir.

İbn Arabî, Hâlide izafe edilen nübüvveti mecazî veya bâtınî anlamda kabul etmiş de olabilir. Bu ihtimalleri çoğaltmak mümkündür.

Sonuçta sebep her ne olursa olsun, Hâlidin peygamber olduğu iddiası zayıf bir rivâyete dayanmaktadır. Bizim yaptığımız bu çalışma da sadece bir durum tespitinden ibaret olup, kişileri yargılamak gibi bir amacı bulunmamaktadır.

Dipnotlar:

1 İbn Arabînin eserlerinin listesi için Bk. Ebûl-Alâ Afîfî, Fusûsul-hikem, I-II, Beyrut 1400/1980, Talikât:  Ebûl-Alâ  Afîfî,  c.  I,  s.  5-6;  Ömer  Rıza  Kehhâle, Mucemul-müellifîn terâcimu musannifîl-kütübil-arabiyye, I-IV, Beyrut 1414/1993, c. III, s. 531-532. (Tüm metin içindeki vur- gular makale sahibine aittir.)
2 Bk. İbn Arabî, Fusûsul-hikem, c. I, s. 213; Muhyiddin-i Arabî, Şark İslâm Klasikleri-Fusûs ül-
Hikem, çev.: Nuri Gençosman, MEB. Yayınları, İstanbul 1990, s. 322.
3 Bir tasavvuf terimi olarak berzahın çok çeşitli anlamları vardır. Ölüm suretiyle dünyadan ayrılan ruhlar berzah âlemine gittikleri gibi uyku halinde bedenden ayrılan ruhlar da o âleme giderler. (Bk. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Berzah md., İstanbul 1991, s. 93.) İşte ilerleyen satırlardan anlaşılacağı gibi Hâlid b. Sinan, öldükten sonra gideceği bu berzah âleminden haber vereceğini iddia etmiş olmaktadır. İbn Arabîye göre Hâlid, ölümden sonra- ki berzahtan haber verme iddiasıyla nübüvvet ortaya koymuş olmaktadır; fakat o nübüvveti- ni dünyada izhar etmemiştir. Fusûsul-hikem şârihlerinden Dâvûdul-Kayserînin (ö. 751/1350) ifadesine göre burada geçen berzah ile kastedilen, dünya ile âhiret arasındaki zan olup, bu, misâlî ervâh âlemi ile bu unsurî neşet arasındaki berzahtan başka bir şeydir. (Bk. Şerhu Fusûsil-hikem, Bombay, ts., s. 291.) Burada söz edilen zan ile berzah arasında ne gibi bir iliş- ki olduğu düşünülebilir. Zannı, bir çeşit hayal olarak anlayabiliriz. Bu anlamda hayal de, varlık ile yokluk arasında yer alan bir berzahtır; ne vardır ne de yok, ne malumdur ne meç- hul, ne müspettir ne de menfî veya hem vardır hem yoktur. (Bk. Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 94.) İbn Arabîde berzah kavramı hakkında müstakil bir çalışma için bk. Salman H. Bashier, Philosophy of The Limit: Ibn Arabis Barzakh Concept and The Meaning of Infinity, Departmant of Languages and Literature The University of Utah, August 2000, özellikle s.
139-152, 159-170.
4 Hâlid kelimesinden sonra sallâllahu aleyhi ve selem ifadesini kullanan bizzat İbn Arabî- dir. (Bk. Fusûsul-hikem, c. I, s. 213.) Müellifin bu kullanımı, az sonra görüleceği üzere Hâlid b. Sinanın peygamber olduğu yönündeki kanaatinden kaynaklanmaktadır.
5 Buradaki tebliğ, risâlet makamlarından birisi olarak anlaşılmıştır. Bk. Dâvûdul-Kayserî,
Şerhu Fusûsil-hikem, s. 291.
6 Bk. İbn Arabî, Fusûsul-hikem, c. I, s. 213-214.
7 Bk. İbn Hacer, el-İsâbe fî temyîzi’s-sahâbe, I-VIII, Beyrut 1412/1992, c. II, s. 369. Medine yakınla-
rında çıkan bir yangın dolayısıyla Hâlidin isminin geçmesinden dolayı onun Medine civa-
rında yaşadığını anlayabiliriz. Bk. İbn Hacer, Fethul-bârî şerhu Sahîhi’l-Buhârî, I-XIII, Beyrut
1379, c. XIII, s. 79.
8 Hâlid, kendisiyle aynı kavimden olan İmâre b. Ziyâdın ifadesiyle: (        ) her söylediği hak olan bir kişidir. (Bk. Taberânî, el-Mucemul-kebîr, I-XX, Musul 1404/1983, c. XI, s.
298; Hâkim, el-Müstedrek alâ’s-Sahîhayn, I-IV, Beyrut 1411/1990, c.  II,  s.  654; Heysemî, Mecmauz-zevâid, I-X, Kâhire-Beyrut 1407, c. VIII, s. 213; İbn Hacer, İsâbe, c. II, s. 372. İbn Arabî Hazretlerinin, buradaki fassda Hâlidin ismini, Allahın isimlerinden es-Samed ismiyle birlik- te vermesinde de bir incelik vardır. Çünkü Samed kelimesinde, kendisine sığınılan, yardım istenen anlamı vardır. Hâlid b. Sinan da kendi milleti içinde böyle bir konumdaydı. Kavmi, ihtiyaçlarını ona arzeder ve her türlü ihtiyaçta onu sığınak bilip, kendisine itimat ederlerdi. Hâlid, Allahın es-Samed ismine mazhardı. Bk. Dâvûdul-Kayserî, Şerhu Fusûsil-hikem, s. 291.
9 Hâlid b. Sinandan bahseden kaynakların sıkça kaydettiğine göre, o, muhtemelen volkanik bir bölge olan (çünkü  harre kelimesi kullanılıyor) yaşadığı yerdeki bir dağda ortaya çıkan büyük bir ateşi söndürmek üzere harekete geçmişti. Kavminden yanında bulunan kişilere, eğer uzun süre geri dönmezse kendisini adıyla çağırmamalarını söylemiş, sonra asâsıyla ateşe vurmuş, o ateşle birlikte onun çıktığı yarığa girmiş ve uzun süre geri dönmemişti. Bunun üzerine kavminden adamlar geri dönmesi için ona ismiyle hitap ettiklerinde, Hâlid elleri ba- şında geri dönmüş, yaptıkları hareket yüzünden onları kınamış, kendisini öldürdüklerini söy- leyip onu gömmelerini istemişti. Bir de onlara şu hususu bildirmişti: Size, içlerinde ebter (kı- sır) bir eşek bulunan eşek sürüsü uğradığı zaman benim kabrimi açın; hayatta olduğumu gö- receksiniz. Onlar denileni yaptıktan bir süre sonra bahsedilen türde bir eşeği görmüşler ve Hâlidin mezarının açılması gerektiği hususunda aralarında görüş ayrılığına düşmüşlerdi. Sonunda, kendileri nebbâş (mezar kazıcıları) olarak anılmak istemedikleri için bundan vaz- geçmişlerdi. Bir de Hâlid, onlara karısında bulunan iki levhadan söz etmişti. Buna göre onlar bir hususta müşküle düştüklerinde o levhalara bakacaklar ve öğrenmek istediklerini oradan öğreneceklerdi. Şu şartla ki, o levhalara hayızlı bir kadının dokunmaması gerekiyordu. O in- sanlar Hâlidin karısının yanına geldiklerinde levhaların durumunu sormuşlar; o da hayızlı olmasına rağmen o levhaları onlara çıkarmış, fakat onlarda bulunan bütün bilgiler artık yok olup gitmiştir. (Bk. Taberânî, el-Mucemul-kebîr, c. XI, s. 298; Hâkim, Müstedrek, c. II, s. 655; Heysemî, Mecmauz-zevâid, c. VIII, s. 213; Dâvûdul-Kayserî, Şerhu Fusûsil-hikem, s. 291-292; İbn Hacer, İsâbe, c. II, s. 372-373.) Kurtubî, Hâlid b. Sinana ateşin boyun eğmesiyle ilgili bu kıssanın pek çok problemi barındırdığı yorumunda bulunmuştur. (Bk. Tefsîr (el-Câmiu li ahkâmi’l-Kur’ân), I-XX, Kâhire 1372, c. XI, s. 46.)
10 Bk. İbn Hacer, İsâbe, c. II, s. 369. Hâlidin câhiliyye döneminde yaşadığına dair ifadeler vardır.
Bk. İbn Hacer, Fethul-bârî, c. XIII, s. 79.
11 Bk. İbn Hacer, İsâbe, c. II, s. 369-373. Bununla ilgili olarak iki ihtimal akla gelmektedir. İbn Hacer onu, ya Hâlid b. Sinanın kızı ya da oğlunun Hz. Peygamber ile görüştüğünü ve Hâlidin nebî olduğunu anlatan dikkat çekici rivâyetler sebebiyle eserine almıştır. Yahut da o, kendisinden önce sahâbe biyografisi yazan müellifleri örnek alarak, yani onlar da kitaplarına aldıkları için Hâlidi kitabına almış olabilir. Şurası da zikredilmeye değer ki, İbn Hacer, aynı meseleyle ilgili olarak Moğoltay (b. Kılıç et-Türkî, ö. 762/1361)nin bir yorumunu aktarmıştır. Onun ifadesine göre Moğoltay, Hâlid b. Sinanı sahâbe içerisinde zikreden Ebû Musa gibi ki- şileri yadırgamış ve Ebû Musa şayet onu Hz. Peygamber dile getirdiği için zikretmiş ise o zaman onun söz ettiği Hz. İsa ve diğer peygamberleri de sahâbe içerisinde zikretmek gerekti- ğini, ancak böyle bir şeyin vâki olmadığını söylemiştir. (Bk. İbn Hacer, İsâbe, c. IV, s. 762). İbn Hacerin hem Moğoltayın bu görüşünü vermesi, hem de onun eleştirdiği şeyi yaparak Hâlidi sahâbeden söz ettiği kitabına alması, sanırız ancak önceki müelliflerin yolundan gitmesiyle açıklanabilir.
12 Bk. Afîfî, Fusûsul-hikem, c. II, s. 317. Hâlid b. Sinanın nebî olduğunun kesinliği konusunda çok net ifadeler kullananlar olmuştur. Mesela Dârakutnînin (ö. 385/995), Hâlidden söz ederken: O peygamberlik görevi verilen bir nebî idi şeklinde çok açık bir ifade kul- landığı Zehebî tarafından belirtilir. Fakat Zehebî, Dârakutnînin bu görüşünü, rivâyetin sahih olmadığını söyleyerek reddeder. (Bk. Mîzânul-itidâl fî nakdi’r-ricâl, I-VIII, Beyrut 1995, c. VIII, s. 222.)
13 Bk. İbn Sad, et-Tabakâtu’l-kebîr,  I-VIII, Beyrut ts., c. I, s. 296; İbn Hacer, İsâbe, c. II, s. 373.
Hâlidin kızının ya da oğlunun Hz. Peygambere gelişinden söz eden rivâyetler, onun soyu-
nun devam etmediği yönündeki bilgilerle çelişkili görünmektedir.
14 Râvilerin biyografileri, hadis aldıkları hocaları ve onlardan hadis alan talebeler hakkında en geniş bilgiyi veren eserler arasında özellikle Mizzî ve İbn Hacerin eserleri başta gelir. Bu kaynaklarda bulunmayan bir ismin diğerlerinde bulunma ihtimali daha zayıftır. Biz de özel- likle buradaki râvileri bu eserlerin zikredip etmediğine baktık. Söz konusu rivâyetin isnâdını oluşturan râvilerden el-Makburîden (Keysân Ebû Saîd, ö. 100/719) hadis alanların arasında Ali b. Müslim el-Leysî diye birisinin isminin geçtiği bilgisine rastlayamadık. (Bk. İbn Ebî Hâtim, el-Cerh vet-Tadîl, I-IX, Beyrut 1271/1952, c. VII, s. 166; Mizzî, Tehzîbul-Kemâl, I-XXXV,
Beyrut 1400/1980, c. XXIV, s. 241; İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, I-XIV, Beyrut 1404/1984, c. VIII,
s. 406.) Ayrıca Ali b. Müslim ismini taşıyan bir tek râvi zikredilmektedir. Bu Buhârî, Ebû
Dâvud, Nesâî gibi isimlerin kendisinden rivâyet ettikleri Ali b. Müslim b. Saîd et-Tûsîdir (ö.
250/864) ve başka bir kişi olmalıdır. (Bk. Mizzî, Tehzîbul-Kemâl, c. XXI, s. 132-134; İbn Hacer,
Tehzîb, c. VII, s. 334.) Dolayısıyla, buradaki rivâyetin isnâdını oluşturan râvîler arasında bir
inkıtâ (kopukluk) olması yüksek ihtimaldir.
15 Bk. Taberânî, el-Mucemul-kebîr, c. XI, s. 441; İbn Adiyy, el-Kâmil fî duafâir-ricâl, I-VII, Beyrut
1409/1988, c. VI, s. 46; Hâkim, Müstedrek, c. II, s. 654; Zehebî, Mîzânul-itidâl, c. V, s. 479;
Heysemî, Mecmauz-zevâid, c. VIII, s. 214; İbn Hacer, İsâbe, c. II, s. 370, c. VIII, s. 116. Önemli
münekkitlerden İbn Adiyy (ö. 365/976), Ahmed b. Yahyâ b. Züheyr- Yahyâ b. el-Muallâ- Mu-
hammed b. es-Salt- Kays b. er-Rebî- Sâlim b. el-Eftas- Saîd b. Cübeyr- İbn Abbas isnâdıyla ge-
len bu rivâyetin mevsul  yani isnâdının kesintisiz olmadığını söyler. (Bk. Kâmil, VI, 46.)
Zehebî (ö. 748/1347) de bu rivâyetin İkrime- İbn Abbas kanalıyla gelen başka bir tarikini de-
ğerlendirirken, rivâyetin, Hz. Peygamber ile Hz. İsa arasında herhangi bir nebî gelmediğini
haber veren sahih hadise muhalif (şâzz) olması sebebiyle sahih olmadığını açıkça belirtir.
(Bk. Mîzânul-itidâl, c. VIII, s. 222.)
16 Gelen kişinin Hâlidin kızı değil oğlu olduğu yönünde Simâk b. Harbden mevkuf/maktû (isnâdı kopuk) olarak nakledilen bir rivâyet vardır. [Ebûl-Muğîre Simâk b. Harb b. Evs ez- Zühlî el-Kûfî (ö. 123/696) sahâbî değildir (Bk. İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, Riyâd 1416, s. 415.) ve aradaki sahâbîyi zikretmeden naklettiği için bu rivâyet mevkuf/maktûdur.] Simâk b. Harbden gelen bu  rivâyet için  Bk.  Taberânî, el-Mucemul-kebîr, c.  XI,  s.  298; Hâkim, Müstedrek, c. II, s. 655; Heysemî, Mecmauz-zevâid, c. VIII, s. 214. Hâkime (ö. 405/1015) göre bu, Buhârînin şartına göre sahih bir hadistir, ancak Buhârî ve Müslim bu hadisi tahric etme- mişlerdir. (Bk. age., c. II, s. 655.) Buna karşılık söz konusu rivâyetin sahih olmadığını ifade eden pek çok müellif vardır. Mesela Heysemî (ö. 807/1405), Taberânînin mevkûfen naklettiği bu rivâyetin senedinde el-Muallâ b. Mehdî isimli bir kişi bulunduğunu, Ebû Hâtimin onu za- yıf saydığını ve zaman zaman münker rivâyetler naklettiğini söyledikten sonra buradaki rivâyetin de bu münker rivâyetlerden biri olduğunu belirtmiştir. (Bk. age., c. VIII, s. 214. Münker, zayıf râvinin, kendisinden daha iyi durumda olan râviye aykırı bir şekilde rivâyet ettiği hadistir.) İbn Hacer de Hâkimin sahih şeklindeki yorumuna, senedde bulunan adı geçen râviye Ebû Hâtim er-Râzînin zayıf dediğini söyleyerek itiraz etmiştir. (Bk. İsâbe, c. II, s.
373.)
17 İbn Hacer, İsâbe, c. VIII, s. 116. Ayrıca İbn Hacer, Hâlidin kızının Peygambere geldiğinde yaşlı bir kadın (acûz) olduğuna dair bir rivâyeti de zikretmiştir. Bk. İsâbe, c. II, s. 370.
18 Bk. İbn Hacer, İsâbe, c. II, s. 369; Afîfî, Fusûsul-hikem (et-Talîkât), c. II, s. 317.
19 Mâide suresi 5/19. âyetinde (   ) geçen fetret kelimesi tefsir edilirken Hâlid b. Si-
nandan da bahsedilir. Mesela Bk. Kurtubî, Tefsîr, c. VI, s. 121-122; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-
azîm, I-IV, Beyrut 1401, c. II, s. 36.
20 İbn Sad, Tabakât, c. I, s. 53. Bu rivâyetin isnâdı: Hişâm b. Muhammed- babası Muhammed b. es-Sâib- Ebû Sâlih- İbn Abbas şeklindedir. Bu isnâdda ismi geçen Muhammed b. es-Sâib, bi- razdan zikri geçen el-Kelbîdir. Ebûn-Nadr Muhammed b. es-Sâib b. Bişr el-Kelbî (ö. 146/763) müfessir, tarihçi ve nesep uzmanı olarak bilinmekte olup Tefsîrul-Kurân adlı bir eserinden söz edilmektedir. (Bk. Kâtip Çelebi, Mustafa b. Abdillah el-İstanbulî el-Hanefî, Keşfuz-zunûn an esâmîl-kütübi vel-fünûn, I-II, Beyrut 1413/1992, c. I, s. 457; Kehhâle, Mucemul-müellifîn, c. III, s. 308-309.) Ancak Kelbî hakkında tabakât kitaplarında kezzâb (yalancı), metruk, zayıf, hadisi yazılmaz vs. gibi çok ağır ifadeler vardır. Ayrıca onun buradaki isnâdda adı geçen Ebû Sâlihten mevzû (uydurma) rivâyetler naklettiği belirtilir. Hatta müfessir Ebû Sâlihin de, Kelbîye tek kelime tefsir okumadığına dair yemin ettiği söylenir. (Geniş bilgi için bk. İbn Hacer, Tehzîb, c. IX, s. 157-158.) Sonuç olarak, İbn Sadın naklettiği bu rivâyetin isnâdı delil olmayacak derecede zayıftır.
21 Bk. Râzî, Fahruddin Muhammed b. el-Allâme Ziyâuddin Ömer b. el-Huseyn, Tefsîrul-Fahrir- Râzî el-müştehir bit-Tefsîril-kebîr ve Mefâtîhil-ğayb, I-XXXII (+Fihrist), Beyrut 1414/1993, c. VI, s. 199; Kurtubî, Tefsîr, c. VI, s. 122.
22 Bk. Kurtubî, Tefsîr, c. VI, s. 122.
23 Hâkim, Müstedrek, c. II, s. 654.
24 Bk. Şerhu Fusûsil-hikem, s. 291. Dâvûdul-Kayserînin hayatı ve eserleri hakkında geniş bilgi
için Bk. Mehmet Bayrakdar, Kayserili Dâvûd (Dâvûdul-Kayserî), Kültür ve Turizm Bakanlığı
Yayınları, Ankara 1988.
25 Mesela Bk. Tayâlisî, Müsned, Beyrut ts., s. 355; İbn Ebî Şeybe, Kitâbu’l-musannef fîl-ehâdîs ve’l- âsâr, I-VII, Riyad 1409, c. VII, s. 499; Ahmed, Müsned, I-VI, Mısır ts., c. II, s. 406, 437; Buhârî, Sahîhu’l-Buhârî, I-VII, Beyrut 1410/1990, Enbiyâ 49 (no: 3258); Müslim, Sahîhu Müslim, I-V, Beyrut, ts., Fezâil 143, 144, 145; Ebû Dâvud, Sünenu Ebî Dâvûd, I-III, Beyrut 1409/1988, Melâhim 14 (no: 4324), Sünne 14 (no: 4675); İbn Hibbân, Sahîh İbn Hibbân bi tertîbi İbn Belbân, I- XVIII, Beyrut 1414/1993, c. XIV, s. 316, c. XV, s. 233.
26 Bk. İbn Kesîr, Tefsîr, c. II, s. 36; Zehebî, Mîzânul-itidâl, c. VIII, s. 222; Heysemî, Mecmauz- zevâid, c. VIII, s. 214; İbn Hacer, Fethul-bârî, c. VI, s. 489.
27 Bk. Nahl, 16/36; İsrâ, 17/15.
Kaynakça
Ahmed, Ebû Abdillah İbn Hanbel eş-Şeybânî (ö. 241/855), Müsned, I-VI, Mısır ts.
Bashier, Salman H., Philosophy of The Limit: Ibn Arabis Barzakh Concept and The Meaning of Infinity, Departmant of Languages and Literature The University of Utah, August 2000.
Bayrakdar, Mehmet, Kayserili Dâvûd (Dâvûdul-Kayserî), Ankara 1988.
Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâil el-Cu’fî (ö. 256/870), Sahîhu’l-Buhârî, I-VII, Beyrut
1410/1990.,
 Dâvûdul-Kayserî, Dâvud b. Mahmud b. Muhammed (ö. 751/1350), Şerhu Fusûsil-hikem, Şerhu
Fusûsil-hikem, s. 291, Bombay ts.
Ebû Dâvud, Süleyman b. el-Eş’as es-Sicistânî (ö. 275/888), Sünenu Ebî Dâvûd, I-III, Beyrut 1409/1988.
Hâkim, Ebû Abdillah Muhammed b. Abdillah en-Nîsâbûrî (ö. 405/1015), el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn,
I-IV, Beyrut 1411/1990.
Heysemî, Nûreddîn Ali b. Ebî Bekr (ö. 807/1405), Mecmau’z-zevâid, I-X, Kâhire-Beyrut 1407.
İbn Adiyy, Ebû Ahmed Abdullah b. Adiyy b. Abdillah b. Muhammed el-Cürcânî (ö. 365/976), el- Kâmil fî duafâi’r-ricâl, I-VII, Beyrut 1409/1988.
İbn Arabî, eş-Şeyhul-Ekber Muhyiddin Ebû Abdillah Muhammed b. Ali el-Hâtimî et-Tâî (ö.
638/1240), Fusûsul-hikem, Talikât: Ebûl-Alâ Afîfî, I-II, Beyrut 1400/1980.
İbn Ebî Hâtim, Ebû Muhammed Abdurrahman b. Muhammed b. İdrîs er-Râzî (ö. 327/939), el-Cerh vet-Tadîl, I-IX, Beyrut 1271/1952.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekr b. Abdillah b. Muhammed el-Kûfî (ö. 235/850), Kitâbu’l-musannef fîl-ehâdîs ve’l-âsâr, I-VII, Riyad 1409.
İbn Hacer, Ebû’l-Fadl Ahmed b. Ali b. Hacer el-Askalânî (ö. 852/1448), Fethu’l-bârî şerhu Sahîhi’l- Buhârî, I-XIII, Beyrut 1379.
---------, el-İsâbe fî temyîzi’s-sahâbe, I-VIII, Beyrut 1412/1992.
---------, Tehzîbu’t-Tehzîb, I-XIV, Beyrut 1404/1984.
---------, Takrîbu’t-Tehzîb, thk. Ebû’l-Eşbâl Sağîr Ahmed Şâğif el-Pâkistânî, Riyâd 1416.
İbn Hibbân, Ebû Hâtim Muhammed b. Hibbân b. Ahmed el-Büstî (ö. 354/965), Sahîh İbn Hibbân bi tertîbi İbn Belbân, I-XVIII, Beyrut 1414/1993.
İbn Kesîr, Ebû’l-Fidâ İsmâil b. Ömer b. Kesîr ed-Dımeşkî (ö. 774/1373), Tefsîru’l-Kur’âni’l-azîm, I-IV, Beyrut 1401.
İbn Sad, Ebû Abdillah Muhammed el-Basrî (ö. 230/845), et-Tabakâtu’l-kebîr, I-VIII, Beyrut ts. Kâtip Çelebi, Mustafa b. Abdillah el-İstanbulî el-Hanefî (ö. 1067/1656), Keşfuz-zunûn an esâmîl-
kütübi vel-fünûn, I-II, Beyrut 1413/1992.
Kehhâle,  Ömer  Rıza,  Mucemul-müellifîn  terâcimu  musannifîl-kütübil-arabiyye,  I-IV,  Beyrut
1414/1993.
Kurtubî Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed (ö. 671/1273), Tefsîr (el-Câmiu li ahkâmi’l-Kur’ân), I-XX, Kâhire 1372.
Mizzî, Cemâluddîn Ebû’l-Haccâc Yusuf b. ez-Zekî Abdurrahman b. Yusuf (ö. 742/1341), Tehzîbul- Kemâl, I-XXXV, Beyrut 1400/1980.
Muhyiddin-i Arabî, Şark İslâm Klasikleri-Fusûs ül-Hikem, çev. Nuri Gençosman, İstanbul 1990, Müslim, Ebû’l-Huseyn Müslim b. el-Haccâc el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî (ö. 261/875), Sahîhu Müslim, I-V,
Beyrut ts.
Râzî, Fahruddin Muhammed b. el-Allâme Ziyâuddin Ömer b. el-Huseyn (ö. 604/1207), Tefsîrul- Fahrir-Râzî el-müştehir bit-Tefsîril-kebîr ve Mefâtîhil-ğayb, I-XXXII (+Fihrist), Beyrut 1414/1993. Taberânî, Ebû’l-Kâsım Süleyman b. Ahmed b. Eyyûb (ö. 360/971), el-Mu’cemu’l-kebîr, I-XX, Musul
1404/1983.
Tayâlisî, Ebû Dâvûd Süleyman b. Dâvûd (ö. 204/820), Müsned, Beyrut ty.
Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Berzah md., İstanbul 1991.
Zehebî, Şemsüddîn Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed b. Osman b. Kaymaz (ö. 748/1347),
Mîzânu’l-i’tidâl fî nakdi’r-ricâl, I-VIII, Beyrut 1995.
 


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.


Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...