Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0
Yazar Arama
Uzmanlık Alanları
............
Ahilik Kültürü Uzmanı
Akaid
Antropoloji
Arap Dili ve Belağatı
Arapça
Araştırmacı-Yazar
Arkeoloji
Asker
Astroloji
Astronomi
Atatürk İlkeleri
Beste
Bestekâr
Bibliyografya
Bilgi ve Belge Yönetimi
Bilim Tarihi
Biyografi
Bürokrat
Coğrafya Bilgini
Cumhuriyet Tarihi
Çeviri
Çocuk Edebiyatçısı
Deneme Yazarı
Deniz, Harita
Devlet Adamı
Dil Araştırmacısı
din
Din Bilimleri
Din Eğitimi
Din Felsefesi
Din Musikisi
Din Psikolojisi
Din Sosyolojisi
Dini Gruplar
Dinler Tarihi
Divan şiiri
Dramaturg
Ebru Sanatı
Edebiyat
Edebiyat Araştırmacısı
Edebiyat Tarihi
Eğitimci, Yazar
Ejiptoloji
Ekonomist
Eskiçağ Tarihi
Fars Dili Edebiyatı
Felsefe
Felsefe Tarihi
Felsefe ve Din Bilimleri
Fen İlimleri
Feraiz
Fıkıh
Filoloji
Fizik
Folklor Araştırmaları
Fotoğraf Sanatçısı
Fütüroloji
Gazeteci, yazar
Grafiker
Haberci
Hadis
Halk Bilimi
Halk Ozanı
Halk Şairi
Halkla İlişkiler
Hat Sanatı
Hekim ve fikir adamı
Hikâye ve Roman Yazarı
Hikâye Yazarı
Hititoloji
Hukuk
Hükümdar
İktisat
İlahiyat
İslam Bilimleri
İslam Felsefesi
İslâm Hukuku
İslam İktisadı
İslam Mezhepleri Tarihi
İslam Sanatı
İslam Tarihi
İslam Tarihi ve Sanatları
İslâmi Bilimler Araştırmacısı
İslami İlimler
İslam-Türk Medeniyeti Tarihi
Kelam
Kelam araştırmacısı
Kıraat ilimleri
Kimya
Kuran-ı Kerim
Kültür Araştırmacısı
Kürdistan Ehli Sünnet Alimi
Kütüphanecilik
Latin Dili ve Edebiyatı
Mantık
Matematik
Mevlevi Şeyhi
Mevlidhan
Mezhepler Tarihçisi
Mezhepler Tarihi
Mimarlık
Mitoloji
Mûsîki
Mutasavvıf, İslâm Bilgini
Müftü
Müzik
Müzikoloji
Nakkaş
Nesih
Nestalik
Nümizmatik
Ortaçağ Tarihi
Oryantalist
Osmanlı İdari ve İktisadi Tarihi
Osmanlı Müellifi
Osmanlı Tarihi
Oyun ve Roman Yazarı
Öykü Yazarı
Papaz
Politika
Psikoloji
Reisu'l-Hattatin
Reisü'l-Kurra
Resim
Sanat Tarihi
Sanatçı
Saz Şairi
Senarist
Ses Sanatçısı
Sihirbaz
Siyaset
Siyaset Adamı
Siyaset Bilimi
Sosyal Bilimler
Sosyal Psikoloji
Sosyolog
Sosyoloji
Sözlük
Sümerolog
Süryani Dili ve Edebiyatı
Şarkı Sözü Yazarı
Şiir
Şiir
T. E.
Tarih
Tarih ve Halkbilimi Araştırmacısı
Tasavvuf
Tefsir
Temel İslam Bilimleri
Teoloji
Tezhip Sanatı
Tezkire Yazarı
Tıb
Tiyatro
Toplumbilim Araştırmacısı
Türk Dili ve Edebiyatı
Türk Din Musikisi
Türk İslam Edebiyatı
Türk İslam Sanatları Tarihi
Türk Lehçeleri Araştırmacısı
Türkçe
Türkoloji
Yakınçağ Tarihi
Yakınçağ Tarihi ve İktisat Tarihi Araştırmacısı
Yeni Çağ Tarihi
Yönetmen

Görevler
......
Akademisyen
Allame
Arap din bilgini
Araştırmacı
Arkeolog
Arkeoloji
Arşiv uzmanı
Asker-Komutan
Ateşe (Din Hizmetleri)
Atom mühendisi
Avukat
Bakan
Bankacı
Başbakan
Başdanışman
Belediye Başkanı
Bestekâr
Bilim adamı
Bürokrat
Cemaat Lideri
Çevirmen
Danışman
Defterdar
Dekan
Dekan Yrd.
Dersiam
Devlet Adamı
Devlet Başkanı
Din Hizmetleri Müşaviri
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
Din Psikolojisi
Dinî musiki
Diplomat
Divan Katibi
Divan Şairi
Diyanet İşleri Başkanı
Eczacı
Edebiyat Tarihçisi
Edebiyatçı
Editör
Ekonomist
el Ezher Şeyhi
Elçi/Sefir
Fakih
Filozof
Gazeteci
Halife
Hanende
Haremağası
Hatip
Hattat
Hekim
Hekimbaşı
Hoca
Hukukçu
Hükümdar
İlahiyatçı
İlim Adamı
İmam
İmar Müdürü
Jeolog
Kadı
Kadıasker
Kaptan-ı Derya
Karikatürist
Kâtip
Kaymakam
Kelâmcı
Kimya Müh.
Kur'an mütercimi
Kültür Bak. Dış İlişkiler Gnl Müd.Yard.
Kütüphaneci
Memur
Mesnevi Yorumcusu
Milletvekili
Milli Eğitim Müdürü
Mimar
Molla
Muallim
Muhabir
Muhaddis
Muhasebeci
Mutasarrıf
Mutasavvıf
Müctehid
Müderris
Müdür
Müezzin
Müfessir
Müftü
Müftü Yrd.
Mühendis
Mühürdar
Müşavir
Müzehhip
Müzikolog
Neyzen
Nümizmat
Okutman
Oryantalist
Osmanlı Müellifi
Öğretim Görevlisi
Öğretim Üyesi
Öğretmen
Padişah
Paşa
Pedagog
Pilot
Piskopos ( Hristiyan Din Adamı)
Psikolog
Redaktör
Reisu'l-Hattatin
Reisü'l-Kurra
Reisülküttab
Rektör
Ressam
Sadrazam
Sanat Tarihi
Seyyah (Gezgin)
Sinema
Siyasetçi
Sosyolog
Süryani Din Adamı
Şair
Şeyh
Şeyhülislam
Tabip/Doktor
Tarihçi
Tasavvuf Şeyhi
Tercüman
Teşrifatçı
Ulum-i Diniye
Vaiz
Vakanüvist
Vali
Veteriner
Veziriazam
Yargıç
Yazar


Ahmed Vefik Paşa

 Yazar Detayı Yazar No : Y- 2665  
Künyesi/Titri Lakabı Tabakası E-mail
Doğum Yeri Tarihi Ölüm Yeri Tarihi
İstanbul 3.7.1823 İstanbul 1.4.1891
Görev Aldığı Eğitim Kurumu Mezun Olduğu Eğitim Kurumu
   
Görevi Uzmanlık Alanı
Bürokrat, Edebiyat, Tiyatro,
Bildiği Diller Mezhebi
       
Yazar No: 2665 Hit : 7661 Hata Bildirimi Tavsiye Et

   Yazara ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Şiirler Hikayeler Fetvalar
   Yazar Hakkındaki Tanıtım Kitapları Tanıtım Makaleleri        

Yazarın Kitapları
# Kitap Adı
1 Telemaque Tercümesi
2 Tarihi Nişancı Meh­med Paşa ( Ramazanzade )
3 Tacül Fevani
4 Şecerei Türki
5 Salname
6 Micromegas Tercümesi
7 Mahbubül Kulub (Ali Şir Nevai )
8 Lehcei Osmani
9 Koçi Bey Risalesi
10 Kavanini Ali Osman der Hulasai Mezamini Defteri Divan
11 Hikmeti Tarih
12 Gülistan (Şeyh Sadi)
13 Gülbüni Hanan
14 Gil Blas Santillaninin Sergüzeşti
15 Fezlekei Tarihi Osmani (Tarih i Osmani )
16 Düsturül Amel li Islahil Halel
17 Düstur
18 Dalkavukname ( Der Tarifi Saltanatı Dalkavukanı Şöhret Şiar )
19 Büyük Çağatay Lü­gati
20 Atalar Sözü ( Türki Durubi Emsal )

Yazarın E-Kitapları
# Kitap Adı

Yazarın Makaleleri
# Makaleler Adı

Yazarın Şiirleri

Yazarın Hikayeleri
Yazarın Fetvaları
# Fetva Başlık

Yazar Hakkındaki Tanıtım Kitapları
# Kitap Adı

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Hayat Hikayesi

Ahmed Vefik Paşa

 

 

Türk devlet adamı, Türkiye'nin ilk türkolog ve Türkçülerinden, lügat âlimi, tiyatro edebiyatının önde gelen bir kurucusu.

Büyük babası ve babası tarafı ile dev­lete tercümanlar vermiş münevver bir aileden gelen Ahmed Vefık, bütün tah­sil yıllarını ve ilk memuriyet hayatını içine alan II. Mahmud devrinde İstan­bul'da doğdu.

Doğum yılı için 1823'ten (1238) başlayıp 1813'e (1228) kadar çıkan farklı tarihler verilmektedir.

Bun­lardan, torununun bildirdiği 3 Temmuz 1823 (23 Şevval 1238) tarihi daha yay­gın ise de, girdiği mektep ve tayin edil­diği ilk vazifeler için gerekli yaş duru­mu, ayrıca vefatında yaşının yetmişi aş­kın olduğuna dair beyanlar göz önünde tutularak doğum yılını 1818 veya 1819 almayı uygun görenlerden başka İbnü-lemin de 1238 kaydını 1228 şeklinde düzelterek 1813 olarak göstermeyi ter­cih etmiştir.

Ayrıca kendisini çok yakın­dan tanımış Batılı müelliflerin yaşı hak­kında söyledikleri de onun doğum yılını hep 1823'ten öteye götürmektedir. Ubi-cini ve Ch. Rolland'ın yaşı ile ilgili tah­minlerine göre bu tarih 1818-1819 yılla­rına gitmekte, Senior'unkinde ise 1812-ye çıkmaktadır.

 

Babası, Dîvân-ı Hümâyunun ilk müs-lüman tercümanı olan ve Bulgaristan asıllı olduğu için Bulgarzâde diye tanın­mış Yahya Naci Efendi'nin (ö Temmuz 1824) oğlu olup Hariciye Nezâreti Tercü­me Odası'ndan başlayarak sefaret ter­cümanlık ve maslahatgüzarlığı, daha sonra da Bâb-ı Seraskerî Tercüme Oda­sı müdürlüğü gibi memuriyetlerde bu­lunan Rûhuddin Mehmed Efendi'dir (ö. 4 Eylül 1847).

Ahmed Vefik, aynı zaman­da Abdülhak Hâmid'in babası tarihçi Hayrullah Efendi ile kardeş çocukları­dır.

Abdülhak Hâmid'in aile çevresinden edindiği bilgiye göre, Hayrullah Efen­di'nin annesi Hasenetullah Hanım'ın ba­bası, öte yandan Ahmed Vefik'in de büyük babası olan ve milliyeti hakkında birbirini tutmaz rivayetler nakledilen Yahya Naci Efendi, Hâmid'in soyadı al­dığı Tarhanzâdeler ailesinin bir ara Bul­garistan'da iken İslâmiyet'i kaybettikten sonra ihtida eden fertlerinden biri olup özbeöz Türk'tür.

 

Ahmed Vefik ilk tahsilden sonra 1831-de, evvelce büyük babası Yahya Naci Efendi'nin tercüman ve hoca olarak va­zife gördüğü ve seçkin aile çocuklarının alındığı Mühendishâne-i Berrî-i Hümâ­yuna girdi.

İshak Hoca'nın başhocalığı sırasında başladığı bu dört sınıflık mek­tebin ikinci sınıfını okumuş iken burayı bitiremeden. 1834 Temmuzunda Paris'e tayin edilen Mustafa Reşid Paşanın ya­nında elçilik tercümanlığına getirilen babası ile birlikte Paris'e gitti.

Tahsiline Paris'in en gözde mekteplerinden olan Saint-Louis Lisesi'nde devam etti.

Riva­yete göre Alexandre Dumas-Fils ile bu­rada sınıf arkadaşı olmuştu.

Aile muhi­tinden başka, Mühendishâne'de de gör­düğü Fransızca'sını bu mektepte mü­kemmel hale getirdiği gibi Fransa'daki müfredat dolayısı ile Latince ve Grek­çe de öğrendi.

Bir yıl sonra memlekete çağırılan Reşid Paşa geçici olarak Pa­ris'ten ayrılırken babası elçilik müste­şarlığına yükselen Ahmed Vefik, üç ay kadar sonra elçilikle yeniden dönüp 13 Eylül 1836da Londra sefiri tayin edile­ne kadar Paris'te kalan Mustafa Reşid Paşaya meziyet ve kabiliyetlerini tanıt­ma fırsatını buldu.

Reşid Paşa'nın ayrı­lışından sonra da maslahatgüzar baba­sı ile bir müddet daha Paris'te kalan Ahmed Vefik 1837'de İstanbul'a dön­düğünde, daha önce dedesi ve babası­nın da vazife görmüş oldukları Tercüme Odası'na memur olarak tayin edildi.

İle­ride içinden yetişmiş en seçkin eleman­larından biri sayılacağı Tercüme Odası, kendisi için, daha sonra devlet hizme­tinde yükseldiği makamların ilk kapısı oldu.

Şark kadar, sahip olduğu parlak ve zengin Batı kültürü ile de buraya gelen yabancıların başından beri dikkat ve takdirini üzerinde toplayan Ahmed Vefik, İstanbul'daki Garp kolonisinin seçkin şahsiyetleriyle kurduğu dostluk çevresinde aranılan bir sîma oldu.

De­ğer ve meziyetlerini II. Mahmud'un son yıllarında iyiden iyiye tanıtmaya başla­yan A. Vefik, Abdülmecid'in saltanatı ve hâmisi Reşid Paşa'nın sadâretleri sıra­sında memuriyet hayatında devamlı ve hızlı bir yükseliş gösterdi.

Tanzimat'tan sonra devletin Avrupa'da temsili için yeni düzenlemeler yapılırken 21 Şubat 1840'ta Londra büyükelçiliğine tayin edilen, zamanın parlak ve dirayetli bir diplomatı olarak şöhret yapmış Mus­tafa Şekib Efendi'nin maiyetinde sefa­ret kâtipliğiyle rütbesi de "râbia'ya yük­seltilerek Londra'ya gönderildi.

Bu ye­ni vazife, kültürüne başka bir kapı açan İngilizce'yi kazandırdı.

İki sene sonra, kaynaklarda mahiyeti belirtilmeyen hususi bir vazife ile Sırbistan'a gönderili­şinden (l842) başlayarak, rütbe ve ka­deme ilerlemeleri hep Tercüme Odası kadrosunda olmak üzere, 1842-1849 yılları arasında Hariciye Nezâreti'nce uh­desine, birinci sınıf hulefâlığına yükseli­şi yanı sıra, pasaport muayene dairesi başkanlığı, İzmir'de tâbiiyet meselele­rinin halli işi 11843), iki yıl sonra İstan­bul'a dönüşünde de 1845 sonlarında terfi ettirilerek Tercüme Odası mümey­yizliği verildi.

1847'de kendisine devle­tin ilk resmî salnamesinin hazırlanması ve neşri işi havale edildi.

Bir ara Türkiye'ye yerleşmek isteyen Lamartine'e verilecek çiftlik meselesini halletmek için. onun vekili ve arkadaşı Charles Rolland'ın yanında 1849 Eylü­lünde Aydın'a gönderildi.

Ekim ortaları­na doğru dönüşünde Tercüme Odası başmümeyyizliğine yükseltildi.

Enerjisi ve üstün kabiliyetleriyle dikkatleri çe­kerek bundan sonra birbiri ardınca üst dereceden memuriyetlere getirilen Ah­med Vefik. kendisine çetin siyasî me­selelerin halli ile ilgili mühim vazifeler emanet ve havale edilen gözde bir sîma oldu.

Bunların başında, sonuçlandırma­ya memur olduğu Macaristan mülteci­leri ve Besarabya'yı işgal altına almış Rus kuvvetlerinin oradan geri çekilme­leri meselesi gelir.

Rusya ve Avustur­ya'nın iade edilmeleri için 1849da gi­riştikleri ve harp ilânı tehdidine kadar vardırdıkları baskılar dolayısıyla devle­tin başına ciddi bir gaile olan Türkiye'ye sığınmış Macaristan ihtilâli mültecileri konusunda, Balta Umanı Konferansında ve Çar nezdinde sürdürülen temaslar­la varılan kararları yerinde yürütme işi yanı sıra, Fuad Paşa'nın yerini alacak en uygun kimse olarak 1849 Aralığında Memleketeyn komiserliğiyle vazifelen­dirildi.

Gerekli hazırlıklardan sonra İs­tanbul'dan hareket edip 5 Şubat 1850-de, Rumeli'deki Türk topraklarına sığın­mış Macar ve Lehli mültecilerin toplu olarak sevkedildikleri Şumnu'ya vardı­ğında onlar tarafından alkışlar ve fener alayları ile karşılandı.

Rusya ve Avustur­ya'nın kendilerine iade edilmeleri istek­lerinin reddine karşılık, Rusya'nın ısrarı doğrultusunda imparatorluğun Rus sı­nırından ve Balkanlar'dan uzak merkez­lerinde gözetim altında bulundurulma­ları kararlaştırılmış olan, ancak kendile­rini akıbetlerinden dolayı vehim ve en­dişeye kaptırmış ihtilâl ileri gelenlerinin ikna edilip belirlenen yerlere gönderil­mesi ve haklarında kısıtlayıcı kayıt bulunmayan diğer mültecilerin de istedik­leri ülkelere şevki işini bir ay bile sür­meyen bir zaman içinde başarı ile ger­çekleştirdi. Kesif politik temaslarla ge­çen günlerden sonra 21 Mart 1850'de fevkalâde komiserlik vazifesini devral­mak üzere Bükreş'e gitti.

 

Ahmed Vefik'in Fuad Paşa'nın yerini alışı, Rusya karşısında Romanya'ya ye­ni bir statü verilmesini isteyen Rumen çevrelerince ümit ve sevinçle karşılan­mıştı.

Rus işgalinin ağır yükü altında ezilen Rumen halkının meselelerini o Fuad Paşa'dan daha farklı ve vukuflu bir surette görüyordu. Romanya prens­liklerinde Rus nüfuzu günden güne ar­tarken A. Vefik Rus entrikalarına set çekerek Rumen halkının gönlünü kazan­masını ve buradaki Türk menfaatleri­ni korumasını bilen bir idare tarzı orta­ya koydu.

Romanya'daki istiklâl hareketlerini önlemek gayesiyle Besarabya'yı işgal eden Rus ordusunun girmiş olduğu top­raklardan, onların hareketine karşı Ef­lak'a sevkedilmiş bulunan Türk birlikle­riyle aynı zamanda çekilmesi işinin Ruslar'ca sürüncemeye bırakılmasına mey­dan vermeden gerçekleşmesinde yine onun, azimli tedbirleri ve taviz vermez tutumu ile mühim rolü oldu.

Kendisi hakkında, "Çoktan beri Babıâli Çar or­dularının karşısında, o zamana kadar politika ile öğür olmamış bu genç ada­mın ağzından olduğu şekilde yüksek ve kararlı konuşmamıştı diyen Ubicini'nin belirttiği gibi, son Rus taburları Prut'un ötesine çekildikten sonradır ki o da Ro­manya'yı terketmekteydi.

On sekiz ay süren bu memuriyeti sı­rasında mükemmel bir diplomat oldu­ğunu ispatlayan A. Vefik. vazifesi bitti­ğinde buradaki hizmet ve başarıların­dan dolayı Sultan Abdülmecid namına hususi bir takdirname ile taltif edildiği gibi, başta Rumenler'inki olduğu halde yabancı basında da şahsiyetini ve başa­rılarını öven yazılar çıktı.

Boğdan Prensi Stirbey de Rumen halkı adına kendisine bir teşekkürname yayımlamıştı.

Dönüşünde efkâr-ı umûmiyece harici­ye nazırlığı için biçilmiş bir kaftan gi­bi görülen Ahmed Vefık, daha Roman­ya'dan ayrılmadan Encümen-i Dâniş'in 1 Haziran 1851'de kuruluşu ile birlikte adları da ilân edilen kırk kişi arasında buraya aslî üye seçilişi ardından, İstan­bul'a gelişinden birkaç gün sonra da 15 Haziran 1851de Tahran büyükelçiliğine tayin edildi ve bu münasebetle rüt­besi ülâ sınıf-ı sânîsine yükseltildi (hazi­ran sonu.

 İki ay sonra da pek az kim­seye lâyık görülen iftihar nişanı verildi. Yeni vazifesine hemen gittiğinin sanıl­masının aksine ancak bir senelik gecik­me ile Tahran'a hareket edebildi.

Böy­lece Encümen-i Dâniş'in başlangıçtaki toplantılarına katılma fırsatını elde etti.

İran'la siyasî münasebetlerin isteni­len seviyeye getirilmesi düşünüldüğü bir sırada kabiliyetlerinden, aynı zamanda Rusya ve İngiltere elçileri ile yakından temas kurabilecek durumda olmasından dolayı bu iş için en uygun kimse olarak bilhassa seçilmiş bulunan Ahmed Vefik, Tahran elçiliğinde meziyetleriyle kendi­ni bir kere daha ispatladı.

Daha 4 Eylül 1852'de şahın huzuruna kabul merasi­minden başlayıp İran hükümetinin bü­tün itirazlarına rağmen elçiliğe Türk bayrağının çekilmesine kadar protokol­de Osmanlı Devleti'nin ağırlığını çeşitli vesilelerle hissettirmeye dikkat eden Ahmed Vefik, Kırım Harbi dolayısıyla İran'da çeşitli Rus entrikalarının dön­düğü bir zamana rastlayan bu vazife­sinde Türk menfaatlerinin korunması bakımından büyük bir dirayet gösterdi.

1854 ilkbaharındaki bir mektubunda, "İran bizim için tamamen kazanılmış bir savaş meydanıdır" demesi bu diplomatik başarının ifadesidir.

Kırım Harbi'nin pat­lak vermesinden az önce, bir sene için­de İran'daki işlerini bitirebileceğini ümit eden Ahmed Vefik vazifesinden 1854 Eylülünde izinli olarak ayrılırken Bağdat mıntıkasını ve doğu sınır bölgesini tef­tişe de memur edilmişti.

1 Eylül'de İran hükümdarı Nâsırüddin Şah tarafından huzura kabul olunup güç şartlar altında dirayetle yerine getirdiği hizmetlerinden dolayı kendisine şahın elmaslı portresiyle birlikte İran'ın en büyük nişanı veril­miş, ertesi gün şahın hassa alayında­ki bir birliğin refakatinde yola çıkmış­tı.

Bölge teftişi münasebetiyle bir süre Bağdat'ta kalıp 25 Kasım 1854'te istan­bul'a dönüşünden az sonra, Reşid Paşa'nın dördüncü sadâretinde, hizmetle­rine mükâfat olarak rütbesinin ülâ ev­veline yükseltilmesinden başka, kendi­sine yeni ihdas edilen Mecîdî nişanının ikinci rütbesi verildi; ayrıca Tahran se­firliği sıfatı uhdesinde kalmak üzere, ile­ri gelen devlet adamlarına mahsus bir mevki olan Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye âzalığına getirildi (8 Ocak 1855).

Bir­kaç gün sonra da ceza ve muhakemat kanunlarını yeni baştan kaleme almak vazifesiyle memur kılınarak buranın Mu­hakemat Dairesi başkanlığına tayin edil­di.

Ardından da bâlâ rütbesiyle birlikte 14 Mart 1857'de Deâvî nazırlığına yük­seltildi.

İş sahiplerine karşı tutumunun sertliği ve usulsüz muamelelerde bu­lunduğu yolundaki şikâyetler yüzünden, Reşid Paşa'nın kısa bir müddet için sa­dâretten ayrıldığı sırada bu vazifeden alınarak Meclis-i Vâlâ âzalığına döndü (Eylül 1857).

Meclis-i Vâlâ'daki vazifesini, biribirini takip eden sadrazam değişiklikleri ve bu arada Âlî Paşa'nın sadâreti sırasında da muhafaza eden Ahmed Vefik'e Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa'nın kısa sadâreti zamanında 10 Aralık 1859da Paris bü­yükelçiliği verildi.

Bu vazifesinde Türklüğün şerefini ve devletin itibar ve haysiyetini korumak yolunda -meselâ Hz. Muhammed ile ilgi­li bir tiyatro temsilini daha perde açılır­ken bizzat sahneye çıkarak durdurma­sı gibi- çeşitli fıkra ve menkıbelere ko­nu olacak derecede enerjik davranışları, millî menfaatler hususundaki hassasiye­ti ile nam yaptı.

Varışından üç buçuk ay kadar sonra Lübnan'da müslümanlarla yerli hıristiyanlar arasında 1860 Hazira­nında patlak verip Temmuz başlarında Suriye'ye sıçrayan ve Avrupa'da büyük heyecan ve tepki doğuran katliamların devletler arası mühim siyasî bir mesele halini alarak Fransa'nın nizamı kurmak bahanesiyle Suriye'yi işgale kalkması­nın sebep olduğu buhran esnasında, ba­şını İmparator III. Napoleon'un çektiği Fransız ihtiraslarının gemlenmesinde mühim bir rol oynadı.

Fransa'nın Bey­rut ve Şam'a asker göndererek müda­halede bulunmak teşebbüsü üzerine Paris'te İngiltere, Fransa, Prusya, Avus­turya, Rusya ve Türkiye arasında duru­mun müzakare edilip bir sözleşmeye bağlanması için toplanan konferansta diplomatik oyalamalar ve yaptığı şiddetli çıkışlarla meselenin Avrupa efkâr-ı umûmiyesindeki ilk heyecanının yatıştı­ğı bir zamana kaymasını sağlayarak İn­giltere delegesinin de kendisini destek-lemesiyle Fransa'nın isteklerini sınırla­mayı başarmış, bu arada Rusya delege­sinin Osmanlı İmparatorluğu'nun başka taraflarına da böyle müdahalelere ze­min hazırlamak gayesiyle ısrarlı bir şe­kilde ortaya sürdüğü teklifi de kati su­rette akamete uğratmıştı.

Paris'te beş büyük Avrupa devletinin temsilcileriyle birlikte 3 Ağustos ve 5 Eylül 1860 ant­laşmalarına imza koyan Ahmed Vefik'in gördüğü büyük hizmeti, zamanın hadi­selerini gazeteci sıfatı ile de yakından takip eden Mordtmann, "Fuad Paşa'nın fevkalâde vazifesi bittiğinde Fransız as­kerinin Suriye topraklarını terketmesini Türkiye ona borçludur" diye ifade et­mektedir.

Lübnan ve Suriye hadiseleri ilk duyulduğunda efkâr-ı umumiyenin dinî taassupla galeyana geldiği Fransa, Suriye'ye büyük bir ordu şevki için ha­zırlıklara girişirken Ahmed Vefik daha işin başında Babıâli'yi uyarıp Hariciye Nâzın Fuad Paşa'nın fevkalâde komi­serlikle bir an önce gönderilerek ona. az sonra Paris anlaşması gereğince ge­len Fransız kuvvetlerine Suriye'de yapa­cak hiçbir şey bırakmayan tedbirleri al­ma fırsatını kazandırmıştı.

Ahmed Ve­fik bütün elçilik süresince gösterdiği eğilmek bilmez siyasî tutumu ve sağ­lam karakteriyle Avrupa diplomatik çev­relerinin hayretle karışık takdirlerini üzerine çekmişti.

Emellerini köstekle­yen ve şiddetli çıkışlarından sıkılan III. Napoleon onun geri alınmasını istedi. Suriye meselesinde ortaya koyduğu cüretkâr tavrı, devletin menfaatini koru­masına karşılık kendisinin vazifesinden uzaklaşması neticesini doğurmuştu.

20 Ocak 1861'de yerine Veliyyüddin Pa­şa'nın tayin edilmesiyle Ahmed Vefik'in Paris elçiliği sona erdi.

Veliyyüddin Pa­şa'nın Paris'e varması nisan ortalarını bulurken Ahmed Vefik, daha önceki pro­tokollerde Suriye'de altı ay müddetle kalması kabul edilen Fransız kuvvetleri­nin kalış sürelerinin bir altı ay daha uza­tılmasını kararlaştırmak için büyük dev­letler arasında Paris'te yeniden topla­nan konferansa Türkiye'nin fevkalâde murahhası sıfatı ile katıldı ve 19 Mart 1861 antlaşmasını imzaladı.

Bu arada Şubat 1861'de Meclis-i Vâlâ âzalığına ikinci defa tayini çıkmıştı.

Meclis-i Vâlâ âzası olarak 14 Nisan 1861 'de İstanbul'a dönen Ahmed Vefik, 23 Kasım 1861'de kurulan Fuad Paşa kabinesinde, paşa henüz fevkalâde ko­miserlikle Şam'da bulunmakta iken, Yû­suf Kâmil Paşa'nın sadâret kaymakam­lığı sırasında doğrudan doğruya hüküm­dar iradesiyle Evkâf-ı Hümâyun nâzın ol­du.

Burada, Süleymaniye Camii'nin sür­dürülmekte olan iç tamir ve restorasyo­nunda gösterdiği fevkalâde gayret ve hizmetten dolayı, cami kısmen tekrar ibadete açıldığında (15 Şubat 1862) ikin­ci rütbeden Osmanî nişanı ile taltif edil­di.

Büyük bir kararlılıkla bu nezarete bağlı müesseselerdeki birçok yolsuzluk­ların üstüne gitmesi yüzünden bunla­rı işleyenlerin hâmisi veya yakını duru­munda olan, bazı ileri gelenlerin kin ve düşmanlıklarını üzerine çekti.

Evkaf Nezâretinde altı ay kaldıktan sonra yapılmak istenen malî ıslahat için Sadrazam Fuad Paşanın kurulmasına ön ayak olduğu Dîvân-ı Âlî-i Muhasebat başkanlığına bakan statüsü ile getirildi (29 Mayıs 1862).

Bütçe teftişi gibi mü­him bir vazife ile de yetkili kılınan bu yeni devlet müessesesini teşkilâtlandı­rıp işler vaziyete getirmek işi kendisi­ne havale edilmişti.

Ancak memuriyeti­ne başlayalı henüz üç hafta olmuşken, Belgrad varoşlarındaki halka ve askerî karakollara Sırplar'ca üstüste saldırıla­ra geçilmesi ve bunlara kaleden topla karşılık verilmesi zorunda kalınması ne­ticesinde çıkan hadiseleri yerinde ince­lemek ve büyük devletlerin müdahale­sini davet edecek politik bir gaile haline gelmeye müsait bulunan bu nazik me­selenin dal budak salmasına meydan vermeden gereken tedbirleri almak va­zifesiyle Belgrad'a gönderildi (19 Haziran 1862)

Belgrad'da iki ay kalan Ahmed Vefik gerekeni kendinden beklenen şe­kilde başarıyla yerine getirdi.

Meydana gelen hadiselerden Sırp beyi Prens Mihail'i sorumlu tutan raporuna dayana­rak harekete geçen Babıâli'nin büyük devletlere Temmuz 1862 tarihli memo­randumu üzerine Sırp meselesini görüş­mek için bu devletlerin elçileriyle İstan­bul'da yapılacak konferansa katılmak talimatını alınca 16 Ağustos 1862'de İs­tanbul'a döndü.

Gelişinde altı ay kadar daha sürdür­düğü Dîvân-ı Muhasebat başkanlığı va­zifesinden 1863 Şubat sonlarında ayrı­larak yine Meclis-i Vâlâ Kavânîn Dâiresi âzalığına geçti.

Bu yılın kışında Dârül-fünun'da umuma açık derslerin veril­meye başlanmasından kısa bir müddet sonra Dîvân-ı Muhasebat başkanlığın­dan ayrılacağı sırada, kendi arzusuyla üzerine aldığı Hikmet-i Târih adı altın­daki derslerine 17 Şubat 1863'ten iti­baren başlamıştı.

Hulâsaları Tasvîr-i Ef­kâr gazetesinde tefrika halinde bası­lan bu dersler ancak bir buçuk ay ka­dar devam edebildi.

Süresinin bu kadar kısa olduğunu bilememek yüzünden, bir çoklarınca Darülfünun müderrisliği Ah­med Vefık için başlı başına bir sıfat ve üstelik tayinle getirildiği bir makam ve vazife gibi söz konusu edilmiştir.

Yolsuzlukları ve idarî aksaklıkları ye­rinde tesbit edip gidermek gayesiyle Anadolu ve Rumeli'de geniş çapta bir idarî teftiş hareketine teşebbüs edildi­ğinde, 2 Nisan 1863'te Yûsuf Kâmil Pa­şa'nın sadâreti sırasında Anadolu sağ kol müfettişliğine tayin edildi.

 

4 Mayıs 1863'te İstanbul'dan ayrılan A. Vefik'in teftiş sahası Batı Anadolu'da Kocaeli'den İçel'e kadar olan güzergâhtaki merkezleri içine almakta idi.

Daha Darı­ca, İzmit gibi ilk merhalelerinden başla­yarak vardığı her yerde giriştiği yapıcı olduğu kadar hızlı ve çok başarılı parlak icraatını devrin gazeteleri hususî suret­te verdikleri haberlerde takdirle akset­tiriyorlardı. İhmal ve büyük zelzele do­layısıyla baştan başa harap vaziyette gördüğü Hüdâvendigâr (Bursa) vilâyeti­nin imarı işi, A. Vefık'i teftiş sahasının ileriki duraklarına gitmekten alıkoydu.

 

Devletin ilk payitahtını içinde bulundu­ğu harap halden kurtarmayı millî bir izzet-i nefis meselesi kabul eden A. Ve­fık, Bursa'yı iptidaî ve yıkık dökük bir şehir olmaktan çıkarıp mâmur bir ha­le getirmek için büyük gayret sarfetti. Kendisine gelinceye kadar Bursa'nın pek ihmal edilmiş yol meselesini başlı başına bir iş edinerek dolambaçlı yol­larla boğulmuş şehir içini kestirme ve geniş yeni yollar açarak ferahlatmayı başta gelen bir belediyecilik siyaseti bil­miş, hastahane bakımından fakir olan şehrin kendisinden sonra tamamlana­cak bir memleket hastahanesine ka­vuşmasına ön ayak olmuş, şehre dağlar­dan -bir tanesine halkın Müfettiş Suyu diye de kendi adını verdiği- sular indir­miş, bataklıkları kurutmuş, eşkıyalığın kökünü kazımıştı.

Bursa'nın tarihî eser ve âbidelerinin kurtarılması ise Ahmed Vefik'in adını, daha sonra valiliğinde yaptıkları ile beraber yıllarca dillerden düşürmeyen en büyük hizmet ve başa­rılarından oldu.

Zelzelenin tahribatıyla kubbesi yıkılmak üzere olan Yeşilcami'yi, çinileri dökülmekte olan Çelebi Mehmed Türbesi'ni ihyaya muvaffak oluşu, her iki mimari âbidenin. Cem Sultan Türbe­si de dahil, ayrıca üzerleri örtülüp za­manla görünmez olmuş duvar nakışla­rını ve çinilerini Fransız seramikçi ve mi­marı Parvillee eliyle tekrar gün ışığına çı­karışı, A. Vefik'in Bursa'da giriştiği bü­yük imar ve restorasyon hareketinin ba­şında yer alır.

Ulucami de tekrar eski güzelliğini bulurken şehirdeki bütün se­lâtin cami ve türbeleri onun gayretiyle tamire girer. Bu arada Osmanlı Devle-ti'nin ilk iki hükümdarı Osman ve Orhan gazilerin köhne ev yığınları arasında gö­rünmez olmuş türbelerini de çevrelerini açarak ortaya çıkardı.

Engel tanımayan azmi sayesinde ayrıca vakıf gelirlerini temin ettiği daha birçok cami ve tarihî binayı restore ettirerek şehre kazandır­dı.

Ahmed Vefık, tamir edilen camileri, hanları, çeşme ve şadırvanları ile Bur­sa'yı bir imar şantiyesi haline getirmiş­ti. Burayı güzelleştirme ve mâmur kıl­ma uğrundaki hizmetleri herkesçe tes­lim edilen Ahmed Vefik Paşa şehir hal­kı tarafından yıllarca "Bursa'nın kurta­rıcısı" diye anıldı.

 

Geniş çaplı imar faaliyeti yanında ida­rî bozukluklara ve çeşitli yolsuzluklara da el koyan A. Vefık hakkında, bundan menfaati bozulan bir kısım memur ve eşrafın halktan bazı kimseleri kışkırt­maları, merkezdeki siyasî düşmanları­nın da bunları desteklenmesiyle ortaya atılan iftira ve şikâyetlerden dolayı, me­muriyeti bir buçuk seneye vardığı sıra­larda tahkikat açılmıştı.

Bu arada 2 Ekim 1864'te bütün müfettişlikler lağ­vedildi ve kendisine yeni bir vazife veril­medi.

Düşmanlarının rol oynadığı tahki­kat sonunda, 11 Mart 1865'te emeklilik adı altında azli ilân edildi.

Böylece yirmi yedi yıl başarı ile sürmüş bir devlet hiz­metinden sonra artık memuriyet haya­tına uzun süreli kesintiler getiren azil­ler devresi başladı.

Rumelihisan'ndaki köşküne çekilen Ahmed Vefik, azlini gerçekleştiren Fuad Paşa kabinesini ta­kip eden Rüşdü ve Âlî paşaların sa­dâretleri zamanında yedi sene boyunca vazifeden uzak kaldı.

Daha önceleri, Âlî Paşa'nın 25 Ağus­tos 1860 tarihli bir mektubunda Fuad Paşa'ya bizzat haber verdiği üzere, 1860 yazında Paris'te sefir bulunduğu sırada İngiltere elçisi Sir Henry Bulvver tarafından sadârete gelmesi için çalı­şılan. Yeni Osmanlılar'ın 1867'de bir kı­sım âzasınca da sadrazamlığa en uygun namzet olarak düşünülen A. Vefik'in bu kadar uzun süre mâzul tutulmasında siyasî bir rakip gibi görülmesinin de mühim bir tesiri olmalıdır.

Ayrıca, dev­rin iktidarı elinde tutan ricaline karşı Abdülaziz tarafından Ahmed Vefık'in sa­dârete getirilmesi alternatifinin zaman zaman bir tehdit gibi ortaya atıldığı da bilinmektedir.

 

Mektuplarında görüldüğü üzere mâzuliyet yıllarını çeşitli sıkıntılar içinde geçiren Ahmed Vefık, bu devrede ken­dini adını edebiyat ve fikir hayatımız­da bir şöhret yapacak çalışmalara ver­di.

İlk Moliere tercümeleriyle mektepler için kaleme aldığı Fezleke-i Târîh-i Osmânî, mühim bir folklor ve dil derle­mesi olan Atalar Sözü (Türkî Durûb-i Emsal) ve Micromegas tercümesini bu yıllarda ortaya koydu.

Telemaque ve Gil Blas'ın tercümesine başladı.

Bir maarifçi tarafı her zaman kendini gösteren A. Vefık, bu arada talebe için yer adları­nı Türkçe okunuşlarına göre tertipledi­ği dünya küresi ile çeşitli haritalar da bastırdı.

Manevî ıstıraplardan başka geçim sı­kıntıları ile de bunaldığı bu uzun mâzuliyet hayatı Sadrazam Âlî Paşa'nın ölü­mü (12 Eylül 1871) ile son buldu.

Mahmud Nedim Paşa onun yerine sadrazam olur olmaz kendisine tekrar mühim ma­kamların yolu açıldı.

İlkin 25 Eylül 1871'-de Rüsumat emini tayin edilip hemen ardından birinci rütbeden Mecîdî nişanı ile taltif edildi.

Ancak burada fazla kalamayıp kendisini tutan Mahmud Ne­dim Paşa'nın sadâreti müddetince, key­fî ve usullere aykırı muamelelere mey­leden mizacının daha da açığa vuran te­siriyle hiçbirinde uzun süre kalamadığı üst seviyede değişik makam ve memu­riyetlerin ardarda birinden bir başkası­na geçirildi.

Rüsumat eminliğinden dört ay sonra vazifesi 26 Ocak 1872'de Sadâret müsteşarlığına, buradan da yine bir dört ay kadar sonra 16 Mayıs 1872'de Maarif nazırlığına, altı buçuk ay kadar bir zamanı takiben de Mütercim Rüşdü Paşa'nın sadâretinde 5 Aralık 1872'de Şûrâ-yı Devlet âzalığına çevrildi.

Bu son memuriyetinde henüz dokuz ayı doldur­mamışken yine yeni bir azille vazifesin­den alındı (15 Ağustos 1873).

Ahmed Vefik, iki sene esnasında birbiri ardınca getirildiği bu makamlar içinde anılması gereken en mühim icraatı Maarif nazır­lığında göstermiştir.

İlkokul tahsilini yay­gınlaştıracak tedbirlerin alınması üzerin­de durması, köy mekteplerine tahsisat temini, maarif işlerinin düzenli bir şekil­de yürütülebilmesi için vilâyet merkezle­rinde hususi komisyonların kurulması, bu kısa süreli nazırlığının memleket ma­arifine bilhassa kazandırdıklarındandır.

Şûrâ-yı Devlet âzalığına son verilme­siyle hayatı bu defa üç buçuk seneye yaklaşan yeni bir mâzuliyet devresine girdi.

Ancak yazı ve neşir faaliyeti için ye­niden fırsat bularak bu sırada, devrin şartlarına göre şaşılacak bir derleme kudreti ve büyük bir sabırla hazırladığı, aynı zamanda Türk lügatçiliğinde yeni bir çağ başlatan iki ciltlik Lehce-i Osmanî adlı çalışmasını ortaya koydu.

Lügatinin neşri sırasında 1876 Ağustosu başında hükümetçe memur edildiği 1876 Eylü­lünde toplanan Petersburg Orientalistler Kongresi'nde Türkiye'yi temsil etti ve ayrıca Türk-Tatar seksiyonunun başkan­lığını yaptı.

On altı yıllık saltanatı sırasında, haya­tının toplam on buçuk yıl kadar bir kıs­mını azillerle geçirdiği Abdülaziz'in ölü­münden (4 Haziran 1876) sonra vazifeye getirilmek için yeniden hatırlanan Ah­med Vefik bu devrede devlet hizmetin­de gelinebilecek en yüksek makamlara erişti. Özellikle Abdülhamid'in saltanatı­nın ilk yıllarında mühim siyasî vak'aların içinde yer aldı. I. Meşrutiyet'in ilânından sonra İstanbul'dan mebus seçi­lerek, Midhat Paşa ve taraftarlarının si­yasî görüşlerine sempati göstermeyen Ahmed Vefık'e siyasî kanaatleri bakı­mından güven duyan Abdülhamid tara­fından, Midhat Paşa'nın yurt dışına çı­karıldığı 5 Şubat 1877 günü, memleket­te hiç denenmemiş, yepyeni bir vazife olan Meclis-i Meb'ûsan reisliği emanet edildi.

Az bir zaman sonra da 19 Mart 1877'de meclisin açılışı ile kendisine pa­şa unvanını kazandıran vezirlik rütbesi verildi (26 Mart 1877).

 

19 Mart-28 Haziran 1877 arasındaki ilk çalışma devresi için Kânûn-ı Esâsinin geçici maddesi gereği seçilmeden ta­yinle getirildiği geçici başkanlığı sırasın­da mecliste çok otoriter bir davranış or­taya koyan Ahmed Vefik, mebuslara karşı sert, hep kendi iradesini hâkim kılmak isteyen tutumu yüzünden o za­mandan bu yana bir tenkit konusu teş­kil etmekle beraber, on dört farklı dile sahip on ayrı milliyete mensup karışık ve seviyece çok değişik unsurlardan te­şekkül eden, usul ve nizam bakımından henüz bir an'anesi bulunmayan meclis­te disiplini ve verimli bir müzakere ze­minini kurmaya, ayrıca birtakım gerek­siz, aynı zamanda millî menfaatler açı­sından zararlı münakaşaları da önleme­ye muvaffak oldu. Ne var ki onun bu di­siplinli yönü hep Abdülhamid'in emelle­ri dairesinde hareket etmekle izah edil­mek istenmiştir.

Öteden beri yardım te­şekküllerinde vazife almaktan hoşlanan Ahmed Vefik bu arada, âzası arasında ileri gelen Midhat Paşa taraftarları bu­lunan ve faaliyetleri gittikçe hükümdara endişe verici bir yönde gelişen Hediyye-i Askeriyye Cemiyeti'nin başkanlığını da. Ziya Paşa'nın Suriye valiliğine tayin -edi­lerek buradan uzaklaştırılması ile, üze­rine almıştı (20 Şubat 1877).

Başkanlık ona geçince Nâmık Kemal, Ebüzziyâ Tevfık gibi Midhat Paşa yanlıları cemiyet­ten ayrıldılar. Ahmed Vefik de bir müd­det sonra cemiyeti kapattı.

Üç ayı aşan başkanlığı ardından Mec­lis-i Meb'ûsan'ın birinci çalışma devresi 28 Haziran 1877'de sona erdiğinde 24 Ağustos 1877'de, Temmuz başından be­ri Balkanlar'a doğru gelişen Rus ileri ha­rekâtı dolayısıyla harp havası içine gir­miş olan Edirne valiliğine tayin edildi. Ancak üç ay kadar sonra sıhhî maze­ret sebebiyle 29 Kasım 1877'de bu vazifeden alınıp aradan bir buçuk ay geç­memişken, ikinci çalışma devresine gir­miş bulunan Âvan Meclisi'ne âza yapıl­dı (27 Aralık 1877).

İki hafta sonra da 11 Ocak 1878'de Ahmed Hamdi Paşa kabi­nesinde kendisine ikinci defa olarak Ma­arif nazırlığı verildi. Yirmi dört gün son­ra ise 4 Şubat 1878'de, Dâhiliye nazırlı­ğı da kendi üstünde olmak üzere, baş­vekil unvanı ile Hamdi Paşanın yerine hükümet başkanlığına getirildi. Daha meclis başkanı iken, Mordtmann'ın efkâr-ı umûmiyede onun sadârete gele­ceği yolunda doğmuş bulunduğundan bahsettiği beklenti böylece gerçekleş­miş oldu.

Ahmed Vefık Paşa, Rus harbinin ağır yenilgisiyle ülkenin bitkin bir vaziyete düştüğü bir zamanda kendisine verilen kabine reisliğini, icraatında bir ölçüde hareket serbestliği verecek şartlar ileri sürerek kabul etmişti. Ancak, milletçe bir ölüm-kalım hali yaşanmakta iken, daha ilk gününden itibaren, sadâret un­vanının başvekilliğe çevrilmesini, böy­le bir unvan Kânûn-ı Esâside mevcut olmadığı gerekçesiyle kabul etmeyen, bundan dolayı hükümetin meşruluğunu tanımak istemeyen Meclis-i Meb'usan'ın şiddetli muhalefetiyle karşılaştı. Ahmed Vefık, ikinci çalışma devresinde birinci­sinden çok daha kendine güven duygu­su ile, uğranılan yenilginin saraya kadar uzanan mesullerinden hesap sorma ha­vasına kapılarak hükümeti tanımak is­temez ve hükümdarı da hedef tutar mahiyetteki böyle bir muhalefetin mec­lisin kapanmasına sebep olacağı husu­sunda uyarmaya çalıştı ise de bu hare­ketin başını çeken, kendilerine Nâmık Kemal'in bile itidal tavsiye ettiği me­busları yollarından döndüremedi.

Ah­med Vefik Paşa kabinesi kuruluşunun dokuzuncu günü, başvekillik adı en baş­ta olduğu halde çeşitli formaliteler et­rafında dizginlenemeyen bir muhalefe­te sürüklenen Meb'ûsan Meclisi'ni hü­kümdarın da arzusuna uyarak, devre­nin bitmesine bir ay kala, faaliyetinin geçici olarak tatil edildiği kaydı ile ka­patmak kararını almak zorunda kaldı (13 Şubat 1878) Ertesi gün, yani 14 Şu­bat 1878'de hükümdarın iradesinin teb­liğ edilmesinden sonra meclis dağıldı.

Batı'da olduğu gibi aşırı hürriyetlerin hâkim bulunduğu bir meşrutî idarenin memleketin şartlarına uygun düşmeye­ceğine inanan, hızlı ve çapı büyük de­ğişikliklerden çekinen Ahmed Vefık Pa­şa, hadisenin içindeki yeri dolayısıyla devrin şartları tam dikkate alınmadan siyasî tarihimizde tek yönlü tenkit ve ithamlara hedef olmuştur.

Felâketle neticelenen 93 Harbi so­nunda Rus ordusunun İstanbul kapıları­na dayandığı, yerinden yurdundan ol­muş yüz binlerce muhacirin kışın en dehşetli günlerinde yollara düşüp payi­tahtın kar ve buz içindeki sokaklarına aç ve çıplak döküldüğü, devlet hazinesi­nin gelir kaynaklarının tükenme nok­tasına vardığı, paranın değeri kalma­yıp şehirdeki geçim sıkıntısının gittikçe ağırlaştığı, fırınların ekmek çıkaramaz duruma düşerek halkın açlık tehdidi ile karşılaştığı, bir taraftan siyasî durum daha da vahimleşirken İngiliz donan­masının Çanakkale'yi aşıp Marmara'ya girmeye dayatmakla İstanbul'u Rus iş­galine uğratmak tehlikesine soktuğu, Ruslar'la çok çetin şartlar altında sulh müzakerelerinin yürütülmeye çalışıldığı bir zamanda omuzlarına büyük bir me­suliyet yüklenen Ahmed Vefık, aldığı enerjik tedbirlerle duruma hâkim ol­mak ve içinde bulunulan değişik plan­daki sıkıntıları hafifletici çareler bul­mak dirayetini gösterdi.

Rus ordusunun her an şehre girme tehdidi ve hüküm­darla birlikte hükümetin payitahttan ay­rılması gibi ihtimallerin yanı sıra karşı karşıya gelinen iktisadî krizin eşiğinde bir panik havasına düşülmesini, topar­layıcı ve güven verici şahsiyetiyle önledi. Sokaklarda, cami köşelerinde sürünen muhacir kitlelerinin Anadolu'ya yerleşti­rilmesini sağlamak gibi o günlerin çetin bir gailesinin de üstesinden geldi.

 

İcraatı halkın gönlüne biraz su ser­pen Ahmed Vefık, iç ve dış zorluklara göğüs gerip memleketi içinde bulundu­ğu elemli durumdan sıyırmaya çabala­makta iken diğer vekillerle birlikte veli­aht Reşad Efendi'yi tahta çıkarma terti­bi peşinde olduğunu haber veren asılsız bir jurnal üzerine, Ayastefanos Antlaş-ması'nı da içine alan iki ay dokuz günlük çok yorucu ve yüklü bir hizmetten sonra 18 Nisan 1878'de azledildi. Bütün müsbet icraat yanında, Edirne'ye doğru Rus ileri harekâtı karşısında son Türk kuv­vetlerini çevrilip esir veya imha olmak­tan kurtararak Ege üzerinden Gelibo­lu'ya getirmeye muvaffak olan Umum Rumeli Orduları Kumandanı Süleyman Paşa'yı, Serasker Rauf Paşa'nın kin ve tertiplerine alet olarak, Meb'ûsan Mec­lisi azalarını saltanat ve hükümet aley­hine kışkırtmak suçu ile tevkif ve mu­hakeme altına aldırmak gibi bir hata­dan beri kalamamıştı.

İngiltere elçisi Layard'ın Berlin Kongresi'nde Türk başmurahhası olması için Abdülhamid'i ikna etmeye çok çalıştığı Ahmed Vefık, on ay kadar mâzul kal­dıktan sonra 4 Şubat 1879'da Bursa'ya vali tayin edildi.

Bursa'nın imar ve tan­zimi için daha önce müfettişliği sırasın­da başlamış olduğu faaliyetlere daha geniş imkânlarla devam etti. Aleyhindeki söylentilere bir cevap olurcasına, bu­radaki üstün hizmetlerine mükâfat ola­rak valiliğinin üçüncü senesine girdiği sırada kendisine devletin en büyük ni­şanı olan birinci rütbeden murassa' nişân-ı Osmânî verildi (12 Ocak 1882).

Bursa'da ipekçiliği geliştirmek, gülcülük ve gülyağı sanayiini ilerletmek, pirinç eki­mini teşvik etmek, harap mektepleri ta­mir ettirip ayrıca yenilerini de açarak mektep sayısını arttırmak, kız çocukla­rı da dahil okuma yaşındaki bütün ço­cuklara ilkokul mecburiyetini getirmek. Bursa'yi köstebek yuvasına çeviren çık­maz sokaklardan kurtarmak, geniş cad­deler açmak gibi şehrin iktisat, maarif ve medenî seviyece kalkınmasını gaye edinen işler valiliğinin başta gelen hiz­metlerinden oldu. Ayrıca İnegöl'deki Çitli maden suyunu da işleterek müfettiş­liği sırasında kurulmasına ön ayak ol­duğu memleket hastahanesine vakıf şeklinde gelir kaynağı haline getirdi.

Bir taraftan da restorasyonlarını sağlaya­rak yine bir hayli harap cami ve tarihî eseri yıkılmaktan kurtardı.

Bir de İstan­bul'dan Bursa'ya gelmiş oyuncuları ay­lığa bağlayarak her yıl dokuz ay müd­detle haftada üçer defa temsiller veren ve gelirinin bir kısmını memleket has­tahanesine ayırdığı bir tiyatro kurdu, halka tiyatro kültürü ve sevgisini ka­zandırmaya çalıştı. Bütün bu işler ara­sında, daha öncekilere burada oynan­mak için tercümelerini hazırladığı ye­nilerini katarak on altı kitaplık Moliere külliyatı ile Telemaque tercümesini ve bir de Atalar Sözü adlı eserinin çok daha geliştirilmiş baskısını ortaya koydu.

 

Bir ara 1881 yılı sonlarına doğru Ana­dolu ıslahatına memur edilmesi düşünü­lerek Abdülhamid'in emriyle bu hususta bir lâyiha dahi hazırlayıp 1882 Ocağın­da Mâbeyn'e takdim etti ise de bu bir tasavvurdan öteye geçmedi. Bursa'nın imar ve kalkınmasında yaptığı hizmet­lerden dolayı vali olarak kendisine bü­yük ve unutulmaz bir şöhret kazandı­ran bu vazifeden, üç yıl yedi buçuk ay sürmüş gayret ve çalışmalarının sonun­da, hakkındaki çeşitli şikâyetler dolayı­sıyla 16 Ekim 1882'de azledildi.

Vekiller Heyeti'nce alınmış azil kararı kendisine hemen telgrafla bildirilmiş olan Ahmed Vefik Paşa aleyhinde bir kısım basında düşmanlarının tesiriyle ağır suçlamalar­la dolu bir yayın kampanyası başlatıl­dı.

Hazırlanan soruşturma tutanağında kendisine yöneltilen suçlamalar arasın­da hükümet işlerinde Babıâli ile zıt gitmek, şahıslara karşı kanun ve usullere aykırı muamelelerde bulunmaktan baş­ka, tiyatroyu sevdirmek ve geliştirmek yolunda gösterdiği gayretler de yer al­makta idi. Cezaya çarptırılmasının bek­lendiği bir sırada, hakkında açılmış olan idarî tahkikat bir netice vermeyerek İs­tanbul'da bir buçuk ay açıkta kaldıktan sonra 30 Kasım 1882 Cuma günü Said Paşa yerine ikinci defa başvekilliğe ge­tirildi.

Ancak kırk sekiz saat sonra azle­dilerek sadâret yine Said Paşa'ya veril­di.

Belirtildiğine göre sürpriz yaratan bir süratle azline, bu vazifeyi kabullen­mek için ileri sürdüğü şartların bir be­yanname ile tesbiti ve kabine arkadaş­larını seçme yetkisinin kendisine veril­mesi gibi isteklerde bulunması ve bun­da ısrar etmesi sebep olmuştur.

Gerçek­te azledilmeyip isteklerinin kabul olun­maması üzerine kendisinin istifa etti­ği Ahmed Vefik Paşadan naklen söylen­mektedir. İsteklerinde direnmesine du­yulan kızgınlıkla bu istifanın azil şeklin­de duyurulduğu tahmin edilmektedir. Bu onun başlangıç ve bitiş sınırları ile kırk altı yılı içine alan devlet hizmetinde son vazifesi olmuştu.

 

Ahmed Vefik, hayatının bu defaki do­kuz sene dört ay süren son ve en uzun azil devresinde Rumelihisarındaki ha­rap köşküne çekilerek kitapları arasın­da münzevi bir yaşayış içine gömüldü.

Üzerinde yeniden emekler sarfederek Lehce-i Osmânî'nin geliştirilmiş, de­ğişik bir tertibe sokulmuş yeni baskısı ile Cil Blas Santillaninin Sergüzeşti ve Şeytan Avcıları adlı iki tercümesi basılı son eserleri oldu.

Geride, basıl­masına imkân ve meydan bulamadığı daha birçok yazısı vardı. Ömrünün, aile­sini yoksulluğa götüren geçim sıkıntıla­rı ve gittikçe artan rahatsızlıklarla do­lu bu çileli devresi 1891 yılının 1 Nisan Çarşamba günü (21 Şaban 1308) Rumelihisarı'nda son buldu.

Ölüm günü istisnasız denecek şekilde yanlış olarak hep bir gün sonraki tarihle gösteril­mektedir. Aslında bunun için verilen 2 Nisan (Perşembe). Vefik Paşa'nın ölüm günü değil bunu bildiren haberin gaze­telerde çıktığı tarihtir.

Tercümân-ı Ha­kikat gazetesinde (nr. 3813, 22 Şaban 1308-2 Nisan 1891) Eyüp'te hazırlatmış olduğu mezara götürüleceği yazılmış­ken Rumelihisarı'nda Kayalar Mezarlığı'nda toprağa verilmesi, A. Vefik'in vak­tiyle Boğaziçi sırtlarındaki dededen kal­ma bir kısım arazisini inşa edilecek Robert Kolej binası için satmış olmasından dolayı, bu yabancı okulun kilisesi­nin çan seslerinin duyulduğu bir mevkie bir manevî ceza olmak üzere Abdülha­mid'in emriyle defnolunduğu yolunda bir rivayete yol açmıştır.

Babası ve bü­yük oğlu Refik Bey'in Eyüp'te yatması­na karşılık büyük babası ile ağabeyisi Nûreddin Mehmed Emin Paşa'nın da mezarlarının Kayalarda bulunuşu yanı sıra vefatının ertesi günü başka bir ga­zete ve daha da sonra torununun, bu­raya kendi vasiyeti üzere gömüldüğünü belirtmeleri, ayrıca Kayaların konağa yanı başında denecek kadar yakın olu­şu, mezarı konusunda bir müdahaleden ziyade Vefik Paşa tarafından gelme bir tercihi düşündürür.

Paşanın devlet rica­linden birçok kimsenin katıldığı cena­zesine Abdülhamid saraydan bazı şah­siyetlerle birlikte yaverini göndermiş­ti. Batı ilim ve siyaset çevrelerinde tees­sür uyandıran ölüm haberinin duyulma­sı ile ailesine Avrupa'dan günlerce tâziyet telgrafları gelmişti.

 

Türk siyasî tarihine elçilik, parlamen­to başkanlığı, unutulmaz Bursa valiliği ve başvekillik gibi yüksek sıfat ve hiz­metleriyle geçen Ahmed Vefik Paşa'nın kırk altı yıllık bir devre içine giren res­mî hayatında dürüstlük, daima devlet ve millet menfaatini gözetmek ve kol­lamak en esaslı vasfı olmuş; mühim ve nazik vazifeler kendisine, dirayetinden başka, bir şöhret haline gelmiş namus ve dürüstlüğü dolayısıyla emanet edil­miştir.

Yükselişleri, vazife hayatının ilk yirmi yedi senesinden sonra hep aziller ve sü­reksiz memuriyetlerle beraber yürümüş, uzun azil devrelerinde fikir ve edebiyat yönü, devlet adamlığı görünüşünü arka plana geçirmiştir. Getirildiği vazifelerin çeşitliliği ve sayıca başkalarında kolay rastlanamayacak derecede çokluğu ile hal tercümesi zamanının ricaline nisbet-le çok yüklü bir kimse olmak gibi bir farklılık gösteren Ahmed Vefik'in dilini sakınmaz, devlet işlerinde müsamaha tanımaz, çabuk parlar, başına buyrukluk ve keyfiliklerden hoşlanır mizacı kendi­sine pek çok düşman kazandırmış, dev­lete ve memlekete yaptığı hizmetler ve gerçek şahsiyeti, düşmanlarının suçla­maları ve aleyhindeki sözleriyle bir öl­çüde gölgelenip zamanla bilinmez ol­muştur. Devrin vesika ve kaynaklarına inilmek yerine tek taraflı rivayetlerde kalındığı için hal tercümesi, hemen he­men sadece hiçbirinde tutunamadığı, azil ve nakillerle kesintiye uğramış, içi boş memuriyet ve vazife isimleri silsile­sinden ibaret bir liste gibi kalmıştır.

Ahmed Vefik Paşa'nın bilinmiş yahut unutulmuş hizmetlerle dolu devlet adam­lığı yanında kültür ve edebiyat hayatı­mızda, bilhassa millî düşünce bakımın­dan tarihten dile ve hatta tiyatroya ka­dar kendisini bir öncü durumuna geti­ren, değişik kollarda mühim faaliyet ve çalışmaları vardır.

Millî varlığı Arapça-Farsça lugatların hâkimiyeti altında hissedilmez olmuş yazı dilini sadeleştirip Türkçeleştirmek, ifade zenginliklerini ortaya koymaya ça­lıştığı Türkçe'yi ön plana geçirmek ve sınırları Osmanlı mazisinde kalmış bir tarih anlayışına Orta Asya Türklüğü'nde çok eski devirlere çıkan bir derinlik ka­zandırmak isteyen bir düşünce, Ahmed Vefik Paşa'nın şahsiyetinde çalışmaları­nın hareket noktası olmuş bir merkez­dir. Ahmed Vefik Osmanlılığın milliyet­te, dilde ve tarihte daha geri bir ma­zide ve Anadolu'dan çok daha doğuda­ki bir Türklüğün bir şube ve devamın­dan başka bir şey olmadığı bilgisini biz­de ilk uyandıranlardandır. Dilinin ve ta­rihinin Osmanlı ve Küçük Asya önce­si hakkında hiçbir fikri olmayan muhi­timizi herkesten önce Orta Asya'daki Türk varlığından haberdar etmek gibi bir rolü olmuştur.

Şecere-i Türkî'yi Çağatay lehçesin­den Osmanlı Türkçesi'ne nakletmesi.

Osmanlıca'yı geniş bir Türk dili ailesinin bir kolu olarak göstermek gayesiyle Türk lehçelerinin bir tablosunu çizdiği lugatında Doğu Türkçesi'ne açılışı, Nevâyî'nin Mahbûbü'l-kulûb'ünü bastırarak Tür­kiye'de Çağatay Türkçesi ile neşredilmiş ilk kitabı ortaya koyması, büyük bir Ça­ğatay lugatına hazırlanışı, Nevâyî'nin di­vanını bastırmak, Doğu Türkçesi metin­lerinden bir antoloji meydana getirmek tasavvuru, kültürümüzü Türklüğün Or­ta Asya'daki kaynaklan ile temasa ge­tirmek düşüncesinin birer tezahürüdür.

Osmanlı sahasında zamanla cahil köy­lü, kaba adam, çapulcu bir taife gibi menfi mânalar alıp millet için kullanıl­maktan kaçınılır hale gelmiş "Türk" sö­züne, mazisi hicretten beş bin yıl öncesi­ne çıkan, Çin'den Avrupa'ya doğru mu­azzam devletler kurmuş, ilim ve sanat­ta büyük adamlar çıkarmış, çeşitli et­nik adlar altında geniş bir coğrafyaya yayılan kollarının kendisinde toplandığı müşterek ve tek bir milliyeti ifade eden bir kavram muhteva ve derinliğini vere­rek itibarını iade etmeye çalışması, onu çağdaşları içinde Türkçü düşüncenin en ön safına koyar.

Kaba Türkçe diye hor görülmüş halk dilinin sözlerini ve deyimlerini itibara kavuşturmak, Arapça ve Farsça'nın te­siriyle unutulan kelimeleri yeniden ana dile kazandırmak, bu ikisinin hâkimiye­ti altında esas kendi lugatındaki serve­tinden uzaklaşmış ifadeyi halk deyim­lerine, onun kuytuda kalmış sözlerine ve geçmişteki Türkçe'nin kaynaklarına açmak, Ahmed Vefik Paşa'da nazariyat yerine tatbikatı ile ifadesini bulan millî dil ülküsü olmuştur.

Bu görüşle, halk ağzından çeşitli hikmet ve deyimleri derleyen Atalar Sözü kitabının yanı sı­ra, değer verilmemiş kelimelerini top­layıp Türkçe'nin zenginlik ve ifade ka­biliyetini göstermek istediği lügati ile temellendirmeye ve onları Moliere'den Telemaque'a kadar edebî tercümelerin­de, yadırganacaklarından çekinmeden canlandırmaya çalışması onu dilde sa­deleşme ve Türkleşme hareketinin ön­cüsü yapar. Tarih ve dil sahasında bu ortaya koydukları Ahmed Vefik Paşa'yı çağdaşları içinde kaynağını Türkoloji bil­gisinden alan Türkçü düşünüşün şuurlu ve ilk sırada bir temsilcisi olmak mev­kiine yükseltmiştir.

Dil ve tarih sahasındaki çalışmaları bu­nun yanında Ahmed Vefik Paşa'ya mem­leketimizin en eski. hatta ilk türkoloğu olmak sıfatını kazandırmıştır.


Ahmed Vefik'in ülkede anlaşılmak is­tenmeyen değerini devrinde yabancılar en iyi şekilde takdir etmişlerdir. İlme olan merakı ve çalışma azmi sayesinde Doğu ve Batı'nın başlıca dillerini elde eden, Arapça ve Farsça'dan başka bildi­ği Çağatayca yanında Fransız, İngiliz, Rus, Alman, İtalyan dilleriyle Latince, Grekçe, hatta İbrânîce'ye kadar uzanan. Batı ve Doğu kültürlerini birlikte içine alan engin bilgisiyle Ahmed Vefik Paşa, bu meziyetlerini yakından tanıyan ya­bancılarca Doğu'nun en âlim şarkiyatçı­sı, Türkiye'nin en seçkin ve ilmi en yük­sek bir insanı sayılmıştır.

On altı dil bil­diği rivayet edilen Ahmed Vefik, Türk di­li ve şarkiyat sahasındaki vukufunu dev­rinin oryantalizm âlemine kabul ettir­miş, müsteşriklerin araştırmalarında karşılaştıkları müşkülleri çözmek için yardımına devamlı müracaat ettikleri, âlim şahsiyeti hürmetle anılan bir kim­se olmuştur.

Barbier de Meynard'ın ifa­de ettiği gibi. Avrupa ilim dünyası ile Doğu ilmi arasında yüksek vukuflu bir aracı, büyük çalışmaların gayretli bir yayıcısı olma rolünü yerine getirmiştir.

Daha Tercüme Odası'nda pek genç yaşta iken hayret verici geniş kültürü ile İstanbul'a gelen yabancıların alâka ve takdirini toplayan Ahmed Vefik ile Paris elçiliği sırasında Fransız şarkiyatçıları­nın Barbier de Meynard, Pavet de Cour-teille gibi önde gelen simaları arasında sıkı ve devamlı bir dostluk kurulmuş; Rumelihisarı sırtındaki muazzam kü­tüphanesinin bulunduğu köşkü payitah­ta ayak basan Batılı âlim ve sanatkârla­rın sohbetinden istifade etmek için ken­disini ziyaret ettikleri bir uğrak haline gelmişti.

 

Ahmed Vefik Paşa'nın araştırma ve ilim sevgisinin kuvvetiyle kurduğu ve mevcudu zamanla 15.000'e varan bu kütüphane dillere destandı. Ahmed Ve­fik Paşa'nın ömrünün büyük bir kısmını, hele vazifeden uzaklaştırıldığı uzun mâzuliyet yıllarını içinde geçirdiği ve o de­virde İstanbul'un en zengin kütüphanesi olarak tanınan bu hazine, Doğu ve Batı­nın bilhassa tarih ve edebiyat sahasın­daki külliyatları ve en muteber kitapları yanında, elde edilmesi güç Çağatayca eserleri, Evliya Çelebi Seyahatnamesi gibi seçme yazmaları barındırmakta idi. Kütüphane paşanın ölümünden sonra borçlarını ödeyebilmek için kısım kısım satılmış, geri kalanların da iki sene son­ra ayrıca basılı bir katalogu yapılarak satışa  arzedilmişti.   Buradaki  kitaplar Rızâ Paşa gibi kitap meraklılarından Prag Üniversitesi'ne kadar çeşitli ellere dağılmış bulunmaktadır.

Yaşadığı devrin Türkiye'si ile ilgili bir­ çok Batı eserlerinde kendisine sık sık yer verilen A. Vefik Paşa. ayrıca henüz hayatta iken girdiği Grande Encyclopedie'den başlayarak Encyclopaedia Britannica, Grosse Brockhaus, Larousse Ulustree, Enciclopedia Italiana gibi mu­teber Avrupa ansiklopedilerine de geç­miştir.       

 

Eserleri:

 

  • Salname.
  • Hikmet-i Târih.
  • Şecere-i Türki.
  • Fezleke-i Târîh-i Osmânî.
  • Atalar Sözü - Türkî Durûb-i Emsal.
  • Lehce-i Osmânî

 

Edebî Eserler:

Tiyatro Çalışmaları,Ah­med Vefik Paşa'nın fikir ve kültür tari­himizde kendisini seçkin bir mevkie ge­tiren bu çalışmalarından başka, edebi­yatımızın yenileşmesinde ve fikrî hayat­ta sade bir Türkçe'yi hâkim kılmaya yönelik millî dil şuurunun uyanmasında yol hazırlayıcı tesirleriyle ön planda hiz­meti olmuş tercüme edebî eserleri de, onun şahsiyetinin ötekiler derecesinde değer ifade eden bir cephesini teşkil eder.

 

Bu vadideki çalışmalarının en ba­şında Moliere'den. onu başlı başına bir mektep kılacak kuvvet ve zenginlikte Türkçe'ye kazandırdığı eserler gelmek­tedir. Türk sahnesinin henüz kurulmak­ta bulunduğu, tiyatro nevinin tek tük birkaç deneme ile edebiyatımıza yeni ye­ni girmekte olduğu sırada Ahmed Ve­fik, çok isabetli bir seçme ve programla Moliere gibi her seviyeden insana hitap edebilecek bir klasik ile işe başlamış, te­şebbüse daha başından sağlam bir te­mel getirmek istemiştir.

Halkı Batı tarzı tiyatroya ısındırmak için 1869'da Moliere'den ilk adımda Türk zevkinin kolaylıkla benimseyebile­ceği. Üçü basılı {Zor Nikâhı, Zoraki Tabib, Yorgaki Dandini), öbür ikisi de henüz basılmayıp az sonra temsile konmuş (Ta­bibi Aşk ve Hayalî Hasta- Meraki) olmak üzere beş adapteden hareket ederek daha sonraki yıllarda kattıkları ile bir­likte onun otuz üç eserinden en mühim ve yadırganmayacak olanlarını gözeten bir seçimle on altı oyununu Türkçe'ye mal eder.

 

1869-1871 yılları arasında he­men sahnede yerlerini bulan beş adap­tesi ile bunların ardından gelen diğerle­ri, henüz telif sahasında yeterli tecrübe ve birikim olmayışı dolayısıyla yeni nevin ilk eserlerinde varılamayacak olan seç­kin ve teknik mükemmeliyetteki örnek­leri bir hamlede Türkçe'ye getirir.

Kendisininkini takip eden başkaları­nın da bir dizi tercüme ve adaptesi ile edebiyatımızda Moliere geleneğinin ku­rucu ve başlatıcısı olan Ahmed Vefık'in onu seçmesi kadar, yeni nevide ilk adımlar atılırken yaptığı diğer isabetli bir hareket, kitâbîliğe düşmekten uzak bir tutumla halkın ağzındaki Türkçe'nin zevkini, konuşma dilinin imkânlarını bir istikamet olarak göstermesidir.

Türkçe, onun verdiği örneklerde deyimleri, nük­teleri, mecazları ve atasözlerinden, ken­disininkinden başka lugatların uzun sü­re tanımadığı kuytularda kalmış sözleri­ne kadar açılan bir zenginlikle komedi­nin ayrıca kuvvet aldığı bir kaynak olur.

 

Ahmed Vefik. Moliere'in herhangi bir çeviricinin elinde esprisinden ve komik tesirinden çok şey kaybedip kuruluk ve yavanlığa düşecek ifadesini, oyunların içindeki şahısların hangisinin ağzından olursa olsun her şeyden önce bir yerli-lik çeşnisi katan, lezzetle okunur zengin bir dil rahatlığı ile Türkçe'de karşılamak gibi, bir başlangıç için beklenmeyecek bir başarı ortaya koymuştu. Moliere ile yarışırcasına dilde komiği yakalama ve yaratma kabiliyeti gösteren Ahmed Ve­fik Fransızca kadar, bütün kaynakların­dan beslenmesini bildiği ana diline fev­kalâde hâkimiyetiyle onun eserlerini âdeta telif denebilecek bir ifade seviye­sine yükseltir.

Adaptasyonlarında şaşılacak bir kud­retle. Fransız cemiyetinin Moliere'de yer almış tiplerini şahsiyetlerinden ve ko­miğin unsurlarından hiçbir şey eksilmeyerek. hatta bu tarafları daha da zen­ginleşip kuvvetlenmiş surette Türk ce­miyetindeki tam eşlerini bularak âdeta ikinci defa yaratmıştır.

Vaka çerçevesi­ni değiştirmeden, tertibi fazla zorlama­dan ele aldığı oyunların içindeki her şah­sı bizden birer insan haline getirmiş, on­ların ağzındaki komiği köylü şivesin­den allâme lugatına kadar yükselten bir Türkçe ile yeniden kurmuştur.

Ahmed Vefik'in Türk edebiyatında Batı'dan edebî adaptasyonun ilk olduğu kadar en başarılı örnekleri olan eserleri asılları derecesinde kuvvetli sayıldıktan öteye, hele bunlardan Zor Nikâhı güzel­lik ve üstünlükte aslını da aşan bir zirve kabul edilmiştir.

Herkesçe paylaşılagelen bu takdir onun adapte ve tercümele­rini nihayet birer şaheser sayacak nok­taya kadar varmıştır.

Hiçbir dile onunki gibi bir ustalıkla nakledilmediği belirtilen Moliere'in ken­di dehasına en uygun çeviriciyi Ahmed Vefik Paşa'nın şahsında bulduğu ifade edilmektedir.

Onun bu emsalsiz başarı­sına olan hayranlık, "Ahmed Vefik, Moliere'e eserlerini Türkçe'de yazdırmıştır" hükmü ile en veciz ifadesine erişmiştir.

Moliere'in insanlarına Türkleşmiş. Türk cemiyetinin örflerini temsil eden yerli ve millî bir hüviyet kazandıran adaptas­yonları ve ayrıca kitâbîliğe uzak kalma­sını bilen, halk kaynağından gelme can­lı ve renkli dili ile Ahmed Vefik, devrinin edebiyatına yerli ve millî bir tiyatronun yolunu ve imkânlarını işaret etmektey­di.

Ne var ki Âlî Bey gibi birkaç imza müstesna, taklit bir romantizmin pe­şinden giden bir edebiyatçı çoğunluğu, onun edebiyatımızı orijinal bir Türk ti­yatrosuna götürecek mesajını değerlen­dirememiş, verdikleri eserler zamanla okunmaz olacak başka ve yabancı isti­kametlere uzaklaşmışlardır.

Moliere'de-ki asılları gibi manzum altı tercümesin­de ifadeyi zorlayacağı endişesiyle bile olsa aruzdan uzak durup hece veznini seçmesinde de kendisini hissettiren millî bir tercihten bahsedilebilir.

Kendisini takip edenlerin hiçbiri ge­rek tercüme gerek adaptasyon olsun. Moliere'i Türkçe'ye nakletmekte sayıca da Ahmed Vefik'e erişememiş, birkaç eserden daha ötesine gidememişlerdir.

 

Ahmed Vefik'in Türkçe'de Moliere'in külliyatını kurduğu on altı eserden üçü nesir

 

  • İnfiâl-i Aşk = Le Depit Amoureux (Fransızca aslında manzum-), tercüme
  • Dudu Kuşları = Les Precieuses Ridicules, tercüme
  • Don Civani —Dom Juanj; tercüme

 

  • Savruk-L'Etourdi, manzum tercüme
  • Kocalar Mektebi—L'Ecoledes Maris, manzum tercüme
  • Ka­dınlar Mektebi — L'Ecole des Femmes, manzum tercüme
  • Tar-tilf—Le Tartuffe, manzum tercüme
  • Adamcıl—Le Misanthrope, manzum tercüme
  • Okumuş Kadınlar—Les Femmes Sauantes  manzum tercüme

 

 

  • Zor Nikâhı —Le Mariage Force, adaptasyon
  • Zoraki Tabib=Le Medecin Malgre Lui, adaptasyon
  • Yorgaki Dan­dini—Georges Dandin, adaptasyon Türk hayatına ve örflerine gitmeyecek ikisi (Yorgaki Dandini ) Türki­ye'deki Rum ve Musevî çevresine aynı başarı ile tatbik edilmiştir.

 

  • Azarya = L'Auare, adaptasyon

Türk hayatına ve örflerine gitmeyecek ikisi ( Azarya) Türki­ye'deki Rum ve Musevî çevresine aynı başarı ile tatbik edilmiştir.

 

  • Tabîb-i Aşk—LAmour Medecin, adaptasyon
  • Merâkî — Le Malade Imaginaire, adaptasyon
  • Dekbazlık—Les Fourberies de Scapin) adaptasyon

 

Herhalde daha tabii olabilmek düşünce­siyle adaptelerinde manzum tarza lüzum görmemiştir.

Ahmed Vefık ile ilgili birçok konuda olduğu gibi ter­cüme ve adaptasyonlarının tasnifinde ve sayısında da devamlı yanlışlara dü­şülmüştür. Yorgaki Dandini, üstelik çok başarılı bir adapte olarak takdir de görmüş olmasına rağmen onun tercü­meleri arasında gösterilmiş, yedi olan adaptelerinin sayısı altıya indirilmiş, ter­cümeleri de dokuzdan ona çıkarılmıştır.

 

Moliere'den, neşredilmemiş olmakla beraber sahneye konulmuş Tabîb-i Aşk ve Hayalî Hasta—Merâkî ile birlikte hepsi adapte ilk beş oyunu 1869-1871 yılları arasında veren Ahmed Vefik, Bursa'da kurduğu tiyatronun getirdiği hızla onun diğer eserlerinin de Türkçe'­sini, önce basılmış üçü de dahil Bursa Vi­lâyet Matbaası'nda " Moliere Tercümesi" adı altında külliyat olarak on altı kitap­tan meydana gelme bir cilt halinde orta­ya koymuştur.

 

Bu cilde zeyil olarak gös­terilen beş eserden son üçünü teşkil eden

 

  • Pırpırı Kibar (Le Bourgeois Gentil-homme),
  • Aşk-ı Musavver (Sicilien, ou lAmour Peintre) ve Muaccizier'in külli­yattaki piyes sayısını on dokuza çıkaran nüshaları ele geçmemiştir.

Ahmed Vefik Paşa'nın Bursa valiliğinden el çektirilişiyle ilgili soruşturma tutanağında izin­siz bastırdığı on dokuz oyunundan bah­sedilmesi, on altı kitabı meydanda olan külliyatın gerçekten on dokuz eseri içi­ne aldığını doğrulamaktadır.

 

Bursa'da kurmuş olduğu tiyatronun aktörlerin­den Küçük İsmail ve Ahmed Fehim'in belirttiklerine göre Ahmed Vefik bura­da oynanmaları için, bilinenlerin dışında Moliere'in öbür eserlerini de tercüme etmişti.

 

Ahmed Fehim kendisinin rol aldığını da söylediği bu eserlerin sayısını toplam otuz dört olarak verir ki bu Mo­liere külliyatının tamamı demektir.

Kendi çağının tiyatro yazarlarının eser­leri zamanla eskidikleri halde Ahmed Vefik Paşa'nınkiler, dilde meydana ge­len değişmelere rağmen, lezzetli Türk­çe'leri, eskimeyen komik yapıları ile Türk sahnesinde yerlerini korumuşlardır.

İfadesindeki bazı ayıklanmamış yadırgatıcı unsurlar, hatta şivesizliklerden dolayı bunlar dilimizin kusursuz ve pürüzsüz birer klasiği olamamışlarsa da ihmal olunamaz eserleri arasında yerlerini al­dıkları da inkâr edilemez.

 

Ahmed Vefik, Moliere'inkiler dışında başka tiyatro eserleri de vermiştir.

He­men hepsi kaybolmuş olan bu çalışma­lardan L. Thiboust ile E. Lehmann'ın Le Tueur de Lions 'undan Arslan Avcıları yâhud Hak Yerini Bulur adı ile çevir­diği iki perdelik komedi basılabilmiştir (1303/1886). Bursa'da basılan Moliere külliyatından M. N. Özön elindeki bir nüshaya bazı sayfaları karışmış bir Hernani tercümesinin ona ait olduğu ka­bul edilmektedir.

Bu Victor Hugo ter­cümesinin M. N. Özön'ünkinden başka nüshalarda bugüne kadar ne bu, ne de başka sayfalarına rastlanamamıştır. Bursa'da valiliği sırasında kendisi ile görü­şen Edmond Dutemple, seyahatname­sinde Ahmed Vefik Paşa'nın Shakespeare'den isimleriyle birlikte bazı tercü­melerini haber verdiği gibi, La Grande Encyclopedie de Shakespeare'den başka Schiller'den de tercümeleri bulunduğun­dan bahseder.

Bursa Tiyatrosu'nun ak­törlerinden Ahmed Fehim de A. Vefik'in Schiller'den manzum olarak yaptığı ve Alman veliahtı Wilhelm'in Bursa'yı ziya­reti şerefine kendilerinin de oynadıkları Haydutlar tercümesini haber vermek­tedir. Ancak ne bunun ne de Shakespeare'in bahis konusu tercümelerinin metinleri ortada yoktur.

Ahmed Vefik'in, içlerinden biri Oyuncuya Bir Oyun adı­nı taşıyan küçük telif oyunlar da yazdığı, onlarla birlikte Bursa Tiyatrosu için ha­zırladığı diğer bütün eserlerinin, tiyat­ronun bunları beraberinde bulunduran baş aktörü Fasülyeciyan'ın Mısır'da ölü­mü ile yok olduğu da yine Ahmed Fehim'den öğrenilen bilgilerdendir.

 

Roman Tercümeleri

 

Dünya edebiyatın­daki yaygınlık ve zenginliğine işaret ede­rek ne derece geniş bir okuyucu çevre­si yarattığını belirttiği roman ve hikâye nevindeki eserlerin, kültürün yayılıp iler­lemesi, insan zekâsını fen ve medeni­yet sahasındaki gelişmelere hazırlaması bakımından mühim bir hizmet yerine getirdiği inancında olan Ahmed Vefik, bu görüşün tesiriyle Batı edebiyatların­dan o sahada da bazı tercümeler yap­mıştır. Bunlar rastgele tercümeler ol­mayıp içlerindeki mesaj dolayısıyla se­çilmiş eserlerdir.

 

  • Telemaque tercümesi
  • Micromegas tercümesi
  • Gil Blas Santillani'nin Sergüzeşti
  • Büyük Çağatay lü­gati
  • Miftâhu't-tefâsîr
  • Târîh-i Kâinat
  • Usûl-i Mi'mârî-i Osmâni

 

Sicill-i Osmânî'de de yine böyle Harîrî'nin el-Malcömâr'ına yaptığı bir tercümesinden bahsedilir.

Ayrıca, var ol­duğu rivayet edilen Miftâhu't-tefâsîr ve yandığı söylenen Târîh-i Kâinat adlı iki eserine de ulaşılamamıştır.

İbnülemin ve onu tekrarlayanların 1873 Viyana sergi­si için üç dilde hazırlanıp Türkçe met­ni Edhem Paşa ile kendisi tarafından yazılmış gösterdikleri Usûl-i Mi'mârî-i Osmâni adlı eserin Ahmed Vefik Paşa ile doğrudan doğruya bir ilgisi yoktur.

Nâfia nâzırı sıfatı ile Edhem Paşa'nın himayesi altında neşredilen ve üzerinde hazırlayanların isimleri açıkça belirtilen eserde, müellif olarak herhangi bir işti­raki olmaksızın Ahmed Vefik Paşa, Yeşilcami ve Çelebi Sultan Mehmed Türbesi'nin ihyasındaki hizmetinden dolayı sadece büyük bir takdirle bahis konusu edilir.

 

Eski Müelliflerden Yaptığı Yayınlar:

 

Ah­med Vefik Paşa'nın bütün bu çalışmala­rından başka, eski müelliflerin tarih ve edebiyat sahasındaki neşir imkânına kavuşamamış mühim eserlerinin bası­mını sağlamak suretiyle kültür ve fikir hayatımıza yaptığı, ancak lâyıkı ile bili-nememiş ayrı bir hizmeti daha vardır.

 

  • Mahbûbü'l-kulûb
  • Koçi Bey Risâlesi
  • Tacü'l-fevâni
  • Ramazanzâde'nin Târîh-i Nişancı Meh­med Paşa
  • Kavânîn-i Âl-i Osman der Hulâsa-i Mezâmîn-i Defter-i Dîvân
  • Risâle-i Vazîte-hörân ve Merâtib-i Bende-gân-ı Âl-i Osmân
  • Düstûrü'l-amel li-ıslâhi'l-halel
  • Düstur
  • Gülbün-i Hânân
  • Gülistân 
  • Dalkavuknâme ve Der Ta'rîf-i Saltanat-ı Dalkavu-kân-ı Şöhret-şiâr 

 

Bunlardan başka A. Vefik, daha önce de işaret edildiği gibi yer küresiyle beş kıtanın Avrupa'da basılmış haritalarının, Türkçeleştirdiği yer isimlerini kolayca görünecek şekilde ve ehemmiyetlerine göre hattatlara yazdırdığı değişik bü­yüklük ve çeşitte yazılarla taşbaskılarını da yaptırmıştır. Bunlara meşhur hat­tatların elinden çıkma, bir kısmı kendi kütüphanesinde mevcut yazı numune­lerini bir araya getiren birkaç albümün neşrini yapması da ilâve edilirse onun bilinmeyen faaliyetlerinden biri daha tanınmış olur.

Ahmed Vefik Paşanın eserleri ve baş­ka müelliflerden yaptığı neşirler konu­sunda belirtilmeden geçilmeyecek bir nokta, onun bunlara kendi ismini koy­mak istemeyişidir. Eserleri içinde sade­ce Hikmet-i Târih ve yalnız ikinci bas­kısı ile Lehce-i Osmânî'de ismi görülür.

 

Bir de Târih-i Osmânî'nin bazı ilânlar­da Ahmed Cevdet Paşa'ya ait gösteril­mesi dolayısıyla 1868 (1285) baskısının arka sayfasında, bunun Ahmed Vefik'e ait olduğunu bildiren bir kayıt konul­muştur.

 

Ahmed Vefik Paşa, devrinde kendini takdir edenlerce memleketimizin nâdir yetiştirdiği ve dil, lügat, tarih, coğrafya, edebiyat gibi çeşitli sahaları kuşatan engin bilgisiyle vatana şeref veren bir şahsiyet olarak görülmesi karşısında, sahip olduğu bilgi ve kültür derecesin­de verimli olmadığı, mühim ve kalıcı eser ortaya koymadığı gibi görüşlere de hedef olmuştur.

Kendisini küçümse­mek isteyenler, XIX. asır yenileşme çağı nesillerinin ansiklopedist tutum ve zih­niyeti aşıp belirli bir ihtisas sahasında derinleşememiş, hâlis erüdisyon eserle­ri ortaya koyamamış oldukları gerçeğini bir tarafa bırakarak, onu devrinin şart­ları dışında mücerret ölçülere vurmaya kalkışmakla Ahmed Vefik Paşa'nın ger­çek fikrî hüviyetini gözden kaçırmışlar­dır.

 

Târih-i Cevdet örneğindeki istisna­nın dışına çıkılırsa, ilim ve kültür saha­sında ilk yenilik nesillerinin Şinâsi, Münif Paşa, Ziya Paşa, Nâmık Kemal, Ali Suâvi, Ahmed Midhat gibi önde gelen isimle­rinden hangisinin günümüze kadar devam eden kalıcı eser bırakmış olduğu düşünüldüğünde, onu kalıcı eser bırak­mamakla suçlayan görüşün tek taraflı­lığı anlaşılır.

Kaldı ki, Türk dilinin o ka­dar arzu edilmesine rağmen yenileşme çağı müelliflerinden hiçbirinin ortaya ko­yamadıkları lügatini ilk defa o meydana getirmeye muvaffak olmuş ve eseri üs­telik günümüze kadar da istifade saha­sında kalabilmiştir.

 

Ahmed Vefık'in dar, eskimiş ve gayri ilmî bir çerçeve içine hapsedilmiş dil ve tarih anlayışına ge­tirmeye çalıştığı millî uyanıştaki öncü hisse ve tesirini görmek istemeyen, hiz­metini bugüne kadar sürdüren Lehce-i Osmânî ile yaptığı büyük işi kavraya­mayan, edebiyatımız için başlı başına bir hadise olan Moliere adapte ve tercüme­lerini dahi kale almayan aleyhteki bu kabil görüşler bugün artık ciddi sayıla­mazlar.

 

En başarılı tarafı olduğu teslim edilen Moliere tercüme ve adaptelerinin bile onun kaleminden çıkmış olmayıp bu Fransız yazardan bir iki eseri Farsça'ya çevirmiş Mirza Habib adlı, Türkçe bilgisi Türk dilini derin kaynaklarından tanıyıp işleyen A. Vefık'in vukufu karşısında za­vallı kalacak bir İranlı'ya mal edilmek istenmesi, onun şahsiyetini inkârda ne derecelere kadar gidilmiş olduğunu göz önüne serer.

Nâmık Kemal, Ebüzziyâ Tevfik ve Kemalpaşazâde Said onun de­ğer ve meziyetlerini inkâr edenlerin ba­şında gelmişlerdir. Kendisine karşı aşırı bir düşmanlık duygusu içinde olan Nâ­mık Kemal, kanaatlerinde tezada düş­mek bahasına onu her yönden kötüleyip batırmaya çalışmıştır. Nâmık Kemal, A. Vefık'in Türk diline ve kültürüne yap­mak istediği millî hizmeti idrak edeme­dikten başka ona bilhassa bu yönlerin­den cephe almıştır.

Reşid Paşa çevresinde yetişmekle be­raber kendisini devrin reform humma­sına kaptırmayan Ahmed Vefik, sosyal hayatta geçmişin gelenek ve töreleriyle alâkayı kesmek yoluna giren Avrupa hayranlığına iyi gözle bakmamış, geti­rilmek istenen reformlarda İslâmiyet'in medeniyetçe yükseliş için kaynak hiz­metini görecek değerlerinden istifade edilmesi gerekliliğine inanmıştı.

Giyini­şinden aile hayatı ve ev içi dekoruna kadar kendisini gösteren millî yaşayış üslûbu ile A. Vefık, Tanzimat'ı yapan ve devam ettiren neslin ricali içinde Avru­pa heveskârlığına uzak kalmış, Batı'nın taklit edilmek istenen yönlerine karşı daima millî değer ve güzellikleri öne koymuş bir insan  olarak XIX. Asırda Türk cemiyetinin medeniyet değiştir­mesi çağında çok ayrı bir yere sahip olmuştur.

Ahmed Vefık'in. zamanında kendisini takdir edenler dışında gerçek hizmet ve değeri ancak millî görüşlerin iyice geliştiği II. Meşrutiyet sonrasında anla­şılmaya başlamıştır.

Daha hayatta iken Batı'da kendisin­den yabancı dildeki kitaplarda bahsedi­len, ansiklopedilere dahi girmeye baş­layan Ahmed Vefik Paşa üzerinde ba­şından beri memleketimizde yazılanlar uzun süre basit ve yetersiz hal tercümeleriyle, eserleri ve şahsiyeti hakkın­da sathî makalelerden öteye geçeme­miştir.

Teferruatlıca bir hal tercümesi ilk defa torununun kaleminden 1896'da ortaya çıkmış, daha sonra bütün yazı­lanlara esas teşkil eden, ancak muhte­lif yanıltıcı ve eksik tarafları da bulunan bu yazıyı da çok sonraları İbnülemin'in buradaki bilgileri daha ileri götüren iki hal tercümesi çalışması takip etmiştir (1917, 1944).

Kendisiyle ilgili inceleme­ler pek geç başladığı gibi günümüze ka­dar da yeterli bir seviyeyi bulamamıştır.

İsmail Hakkı'nın "Osmanlı Meşâhir-i Üdebâsı" serisinin ikinci kitabı olarak neşredileceği 1896'da haber verilmekle beraber basılmayan kitabından bu yana hakkında çıkan ilk eser, İsmail Hikmet'in vesika yerine hayale dayanan 1932'deki küçük risalesi olmuş, ikinci eseri de M. Zeki Pakalın'a ait.

incelemeden ziyade A. Vefik Paşa hakkında yazılanları bir araya getirmekten ibaret kalan hacimli bir derleme teşkil etmiştir.

Ahmed Vefık Paşa'ya dair bibliyografyada adları gö­rülecek daha sonraki monografi ve ya­zılar bunlardaki bilgileri eksik, hatta da­ha da yanlış şekilde tekrarlamaktan başka bir şey yapmamışlardır.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ansiklopedi maddesi (1941), getirdiği dikkatler ve değerlen­dirmelerle Ahmed Vefık hakkında yazı­lanlar arasında ayrı bir yer tutmakta­dır.

1941'den bu yana Ahmed Vefık Pa­şa'ya dair olan çeşitli ansiklopedi mad­deleri hep A. H. Tanpınar'ın bu yazısının hülâsa ve tekrarı durumundadır.

F. A. Tansel'in üç büyük makalelik çalışması şimdiye kadar A. Vefık Paşa hakkında yapılmış en ciddi inceleme olmakla be­raber birçok fahiş hatanın yanı sıra ya­nıltıcı bilgi ve hükümlerden kurtulama­mıştır.

Buradaki bütün yanlış bilgiler ondan faydalanan birçok yazıya da geç­miş bulunmaktadır.

 

women cheat on their husbands infidelity in marriage unfaithful wife

Dipnotlar

Hocaları    

Öğrencileri    

H. Bilgi Kaynakları
Hal Tercümeleri: E. Dutemple. "Ahmed-Ve-fyk Pacha", La Grande Encyclopedie, Paris (I89l'den önce), I, 913-914; [Ahmed ihsan], "Ahmed Vefik Paşa", SF, nr. 3 (28 Mart 1307), s. 28-29; "Ahmed Vefik Paşa", Resimli Gazete, nr. 3 (28 Mart 1307), s. 37-38; Sicill-i Osmânî (1308), I, 308-309; 1311, II, 420-421; IV, 531; Faik Reşad, Terâcimi Ahuâl, İstanbul 1313, s. 16-18; Osmanlı Târih ue Müverrihleri (Cemâ-leddin'in Âyîne-i Zurefâ sına zeyillerden, Vefik Paşa'nın torunu Hayrünnisâ Hanımın "Müver­rih Ahmed Vefik Paşa" adlı makalesi), İstan­bul 1314, s. 126-144; Kâmûsü'lalâm (1316), VI, 4688-89; Satnâme-i Nezâret-i Maârifi Umû-miyye, İstanbul 1317, s. 44-47 (Hayrünnisâ'da-ki kronolojinin aynen tekrarıdır); E. W„ "Ah­med Vefik Pasha", EBr. (1910), I, 432-433; 1972, I, 411-12; Musauoer Dâiretü'l-maârif 11913), I, 737-7'40; İbnülemin. Eukafı Hümâ­yun Nezâretinin Târihçe-i Teşkilâtı ue tiüzzâ-rın TerâcimiAhuâli, İstanbul 1335, s. 114-122; Osmanlı Müellifleri (1342), III, 160-162; Fr. Ba-binger. GOtV(I927). s. 105, 141, 185, 373-374; (T trc), s. 116, 157, 204, 405-406; İsmail Hik­met [Ertaylan], Ahmet Vefik Paşa, İstanbul 1932; Fr. Giese, "Ahmed Wefik Pasha", El (AlrrU, I, 216-217; Luigi Bonelli. "Ahmed Vefiq Pascia", Enciclopedia Italiana, Milano 1929, II, 22; M. Turhan Tan. "Ahmed Vefik Paşa", Hayat An­siklopedisi, İstanbul 1936, X, 4444-4445; M. N. Özön. Zoraki Tabib, İstanbul 1940, Önsöz, s. 5-23; Ahmed Haindi Tanpınar. "Ahmed Vefik Paşa", İA (1941), cüz 3, s. 207-210; M. Zeki Pa-kalın. Ahmed Vefik Paşa, İstanbul 1942; İbnüle­min. Son Sadnâzamlar {1944), V, 651-738; Mu­rat Uraz. Ahmet Vefik Paşa, İstanbul 1944; Gövsa. Türk Meşhurları |I945|, s. 26-27; Dâniş-mend. Kronoloji (19611, IV, 511-512; F. A. Tan-sel. "Ahmed Vefik Paşa", TTK Belleten, nr. 109 (1964), s. 117-139; a. mlf.. "Ahmed Vefik Pa­şanın Eserleri", TTK Belleten, nr. 110 (1964), s. 249-283; a. mlf.. "Ahmed Vefik Paşanın Şah­siyetinin Teşekkülü - Husûsî Hayatı ve Muh­telif Karakterleri", TTK Belleten, nr. 113 11965), s. 121-175; J. Deny. "Ahmad Wafîk Pasha", El2 (Fr 1,1, 307-308; El2 (ing.), I, 298; Kâmil Ke-pecioğlu. Bursa Kütüğü, Bursa İl Halk Kütüpha­nesi-Eski Eserler Kısmı, nr. 4159, IV, 328-329; Sevim Güray. Ahmet Vefik Paşa, Ankara 1966. Edebiyat Tarihleri: İsmail Hikmet [Ertaylan], Türk Edebiyatı Tarihi, Baku 1925, I, 248-285; ibrahim Necmi, Târîh-i Edebiyyât Dersleri, İstan­bul 1341 r. (1925), II, 93-100; ismail Habib. Türk Teceddüd Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1340 (1926), s. 408-413, 606; a. mlf. Tanzimattan Beri Ede­biyat Tarihi, istanbul 1942, s. 145-149, 215-216; Agâh Sırrı [Levend], Edebiyat Tarihi Dersleri: Tanzimat Edebiyatı, İstanbul 1934, s. 89. 162, 167-208; Mustafa Nihat [Özön], Metinlerle Mu­asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1934, I, 215-232, 295-462; a.mlf. Son Asır Türk Edebi­yatı Tarihi, İstanbul 1941, s. 142-147, 183, 225, 310, 447; Ahmed Hamdi Tanpınar, XIX Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1956, s. 256-257, 260; 0. Spies. "Die moderne Türkische Literatür", Handbuch der Orientalistik, Leiden -Köln, 1963, V {Türkologie), s. 377, ayrıca bk. 334; Banarlı. RTET(1978), cüz, 14, s. 1067-1069. Çeşitli Yönleri: Ch. White. Tree Years in Constantinople; or, Domestic Manners of the Turks in 1844, London 1846, II, 151-152, 176; Destrilhes, Confidences sur la Turquie, Paris 1855, s. 34, 38, 78, 79, 246: Ch. Rolland, La Turquie Contemporaine, Paris 1854, s. 149-152; A. Ubicini. La Turçuie Actuelle, Paris 1855, s. 184187; W. N. Senior. Journal Kept in Tur-key and Greece in the Autumn of 1857 and the Beginnig of 1858, London 1859, tür. yer.; Belin. "Essais sur l'histoire economicjue de la Turquie", JA, VI. seri, IV (1864), s. 243, 305; V (1865), s. 138; a.mlf.. Türkiye Iktisadt Tarihi Hakkında Tetkikler (trc M. Ziya I Karamürselli, İstanbul 1931, s. 67, 106, 126, 146; Marie de Launay v.dğr.. LArchitecture Ottomane, Cons­tantinople 1873, s. 25-26 / Usûl-i Mimârt-i Os­mânî, İstanbul 1290, s. 22-24; Leon Parvillee, Architeclure et Decoration Turçues au XV Siecle, Paris 1874, s. 4, 14-15; E. de Keratry. Mourad V: Prince-Sultan-Prisonnier d'Etat, Pa­ris 1875, s. 275; [A. D. Mordtmann], Stambul und das moderne Türkenthum, Leipzig 1877, I, 167-173; E. Dutemple, En Turçuie d'Asie, Pa­ris 1883, s. 38-41; Ch. Mismer. Souuenirs du Monde Musulmane, Paris 1892, s. 143-148; Cevdet. Mâruzât, s. 60-61; Lutff. Târih, IX, 140; 1988, X, 56, 68, 73, 87, 105; Süleyman Paşa, Umdetul-Hakâyık, İstanbul 1928, VI, 332-338, 413, 418-19, 436, 459-460; Sir Austen Henry Layard, Autobiography and Letters, London 1903, II, 47-55, 74-77, 82, 86, 89-90, 92-93; Be­liğ, Güldeste (Eseri neşreden ve Paşa'nın valili­ği zamanında Bursa belediye başkanı olan Bur­salı Eşref Beyin A. Vefik Paşa'nın müfettişlik ve valiliği sırasında Bursa'daki icraatı hakkında derkenar notları), s. 195, 237, 246-247, 332-334, 372, 391, 433-436, 438, 440, 471-472, 478; P. Fesch, Constantinople aux derniers jours d'Ab-dul-Hamid, Paris 1907, s. 287-292, 307-318; Ahmed Sâib, Abdülhamid'in Euâll-l Saltanatı, Kahire 1326, s. 157-158, 160-161, 174-177; Mahmûd Celâleddin, Mir'âtı Hakikat, İstanbul 1326, I, 272-273; II, 77; III (1327). 61-62, 67, 69-71, 85-87, 113, 116, 125, 129-131; Mehmed Memduh. Esvât-ı Sudur, İzmir 1328, s. 32-34; VVashburn. Fifty Years in Constantinople, Bos-ton-New York 1909, s. 7, 11, 54-56, 74, 118119, 130; Ali Kemal, "Türklüğün Pîri", Peyam-Sa-bah, Edebî ilâve, nr. 25, (29 Kânunusâni 1336); Ali Ekrem. "Sahâyif-i Hâtırat", Yeni Gün, nr. 302 (17 Kânunusâni 1336-1920): Mahmûd Ce-vad. Maârifi Umûmlyye Nezâreti ue İcrââtı, is­tanbul 1338, s. 127128; Abdurrahman Şeref. Târih Musahabeleri, istanbul 1339, s. 172-173, 223-224, 261, 264-266, 284-286; Ziya Gökalp. Türkçülüğün Esasları, Ankara 1339, s. 6-7, 12; Abdülhak Hâmid. "Hâtırat", İkdam, nr. 9635 (28 Kânunusâni 1924); İ. Kunoş. Türk Halk Ede­biyatı, istanbul 1925, s. 43-56 (Veled Çelebi'nin Önsözü, s. 6, 8); Ali Fuad. "Ahmed Vefik Pa­şa", SF, nr. 1554-80 (27 Mayıs 1926), s. 26-29; nr. 1555-81 (3 Haziran 1926), s. 43-44; nr. 1556-82 (10 Haziran 1926),s. 57-59; a.mlf. "Târihî Fıkralar: Ahmed Vefik Paşa Fıkarâtı", SF, nr. 1627-153 (20 Teşrinievvel 1927), s. 362-363; nr. 1628-154 (27 Teşrinievvel 1927), s. 378-379; nr. 1629-155 (3 Teşrinisani 1927), s. 394-395; Ak-çuraoğlu Yusuf. "Türklük Fikri, Türkçülük Cereyanı, Türk Ocakları", Türk Yılı, İstanbul 1928, s. 301-304; Fuad Köprülü, Milli Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirteri, İstanbul 1928, s. 44; a.mlf. "Ahmed Vefik Paşa", Cumhuriyet, nr. 1383 (13 Mart İstanbul 1928); Raschdau. Ein slnkendes Reich, Berlin 1934, s. 120-121, 143-144, 157, 160, 179, 186; M. N. Özön. "Ahmed Vefik Paşa ve Ernani Tercümesi", Kalem, nr. 2(15 Nisan Ankara 1938), s. 54-60; Mükrimin Halil Yınanç. "Tanzimattan Meşrûtiyete Kadar Bizde Tarihçilik", Tanzimat I, İstanbul 1940, s. 577, 585, 592; Osman Ergin, Türkiye Maârif Ta­rihi, istanbul 1940, II, 649-650; İhsan Sungu. "Ahmet Vefik ve Ziya Paşaların Tartuffe Ter­cümeleri", Tercüme, nr. 4, 1940, s. 62-78; nr. 6 (1941), s. 558-571; Necip Aksoy, "Bursaya Ge­len Valiler: A. Vefik Paşa", Uludağ, nr. 56-57, Bursa 1943, s. 17-26; Z. Velidî Togan. "Ebülgâ-zî Bahadır Han", İA (1946), cüz 30, s. 82; a.mlf. Tarihte Usûl, istanbul 1950, s. 181-182, 2. bs. 1969, s. 169170; Karal. Osmanlı Tarihi, VIII, 280-284; R. Deverieux, The First Ottoman Cons-titutionnel Period.Baltimore 1963, s. 156-163; Haluk Ülman, 1860-1861 Suriye Buhranı. Os­manlı Diplomasisinden Örnek Bir Olay, An­kara 1966, s. 62-70, 113; Yuluğ Tekin Kurat. Henry Layard'ın İstanbul Elçiliği, Ankara 1968, s. 9, 58, 61-63, 67, 94, 118, 164, 166-167, 169; Süheyl Ünver, "Ahmed Vefik Paşa Kütüpha­nesi", Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni, XVI, nr. 1, Ankara 1967, s. 26-35; Orhan F. Köp­rülü, "Ahmed Vefik Paşa Kütüphanesinin Ka­talogu Hakkında", TK, nr. 100 (Şubat 1971). s. 306-310: Adela Krikavovâ, "Der Bericht über Persische Handschriften aus der Hin-terlassenschaft von Ahmed Vefik Paşa und aus zwei weiteren Türkischen Bibliotheken", TTK Bildiriler IX, Ankara 1988, II, 1079-1086. Tiyatro Faaliyeti: Ahmed Fehim. "Sahnede Elli Yıl", Vakit, nr. 3058 (8 Temmuz İstanbul 1926); nr. 3060 (10 Temmuz 1926); nr. 3117 (5 Eylül 1926); nr. 3131 (9 Eylül 1926); Ahmed İh­san. "İstanbul Postası-Ahmed Vefik Paşa", SF, nr. 1495-21 (9 Nisan 1341), s. 340; Hâmid Zübeyir. "Orta Oyuncularından Pîşekâr Küçük İsmail'in Hatıratı", TY, nr. 204-210 (Teşriniev­vel 1928), s. 9-10; K. Kemal, "Klasikleri Oyna­malı mıyız?", Dârûtbedâyi, nr. 14 (15 Şubat 1931), s. 6-7; Reşat Nuri Güntekin, "Ahmed Vefik Paşa'nın Ölüm Yılı", Vatan (I Nisan İs­tanbul 1941); Kemal Kâmil Aktaş, "Küçük İs­mail", Perde ue Sahne, nr. 3 (Haziran İstanbul 1941), s. 8-9; Selim Nüzhet Gerçek. "Bursa ve Adana Tiyatroları", Perde ve Sahne, nr. 10 (ikinci Kânun İstanbul 1942). s. 3-4; Cevdet Pe­rin. Tanzimat Edebiyatında Fransız Tesiri, is­tanbul 1946, s. 82-99; Refik Ahmet Sevengil. Türk Tiyatrosu Tarihi III. Tanzimat Tiyatrosu, İstanbul 1961, s. 112-138; Metin And, 100 So­ruda Türk Tiyatrosu Tarihi, İstanbul 1970, s. 160-162, 170; a.mlf, Tanzimat ue İstibdat Dö­neminde Türk Tiyatrosu, Ankara 1972, s. 75-76, 88-89, 261-262. Vesikalar: Catalogue de la Bibtiotheque de Feu Ahmed V6fyk Pacha/Ahmed Vefik Paşa Kütübhanesinin Defteridir, İstanbul 1893; Meh­med Selahaddin. Bir Türk Diplomatının Eorâk-ı Siyâsiyyesi, İstanbul 1306, s. 94-95, 103-104, 120-121, 175, 201-202; G. Noradounghian. Re-ceuil dActes lnternationaux de TEmpire Otto­man, Paris 1902, III, 125-130; Ahmed Refik. Lamartine, Türkiye'ye Muhaceret Kararı, İzmir-deki Çiftliği (1849-1853), İstanbul 1925, s. 23-26, 28; a.mlf. Türkiye'de Mülteciler Meselesi, İstanbul 1926, s. 146, 148, 152, 159, 170-171, 176, 196, 198, 215; Hakkı Tank Us, Meclis-i Meb'usan 1293-1877, İstanbul 1939-54, MI; lon Matei. "Sur les relations d'Ahmed Vefik Pacha avec les Roumains", SAO. VII (1968), s. 95-131; VIII (1971), s. 71-102 (trc. Z. Kerman, "Ahmed Vefik Paşanın Rumenlerle Münase­beti" ), TDED, XX (1973). s. 49-51; "Ahmed Ve­fik Paşanın Rumenlerle Olan Münâsebetle­rine Dâir", TDA, nr. 20 (1980), s. 123-160.
read here read read

Yazara Ait Ses Dosyaları
# Media Adı

Yazara Ait Videolar
# Media Adı

Yazara Ait Görsel Eserler
# Media Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Nalan Sert / 8.7.2008



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...