Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Mevlevi Musikisi

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
İsmail Baha Sürelsan Tasavvuf Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 89 Hit : 6490 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Mevlevi Musikisi

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
manufacturer coupon for bystolic open bystolic savings card
cialis coupon cialis coupon cialis coupon
sumatriptan succinate sumatriptan succinate sumatriptan succinate
bystolic coupon 2013 forest patient assistance bystolic generic alternative

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar Türk Edebiyat Dergisi, sayı:28, s. 33.
Yayınlandığı Tarih Şubat 1974
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Mevlevi Musikisi

 

Türk musikîsini,  genel olarak:

a- Dînî Türk musikîsi,

b- Din   dışı   (profane) Türk musikîsi,

diye iki kısma ayırabili­riz. Bunlardan «Dînî Türk musikîsi» de birisi Cami' musikîsi» ve diğeri «Tari­kat, Tekke veya Tasavvuf musikîsi» olmak üzere iki şubeye ayrılır.  Tarîkat musikîsi tâbirinden, vak­tiyle (yâni 1925 tarihine kadar) muhtelif tarikatla­rın dînî merasimlerinde icra edilen musikî anlaşı­lır. 

Bu yazımızda, Türk ta­rîkat musikîlerinin en mü­him kolunu teşkil eden, san'atta en yüksek seviye­lere ulaşmış, son derece muhteşem ve mutantan bir musikî olmakla müte­mayiz ve başka tarikatların musikîleri ile mukayese kabul etmeyecek mertebe­de üstün bir mevkii hâiz bulunan (Mevlevî musikî­si) hakkında umumî bir fikir vermeye çalışacağız. Şu kısa îzâhâtten, mev-

levî musikîsinin ayrı bir system tonal ve değişik usûllere mâlik bir çeşit musikî değü, dînî Türk musikîsinin sâdece form, uslûb ve ifâde bakımların­dan özelliği bulunan bir kolu olduğu belirmiş bu­lunuyor. Şu halde mevle­vî musikîsi denilince, bu tarikata özgü ve «mukaabele» adı verilen «sema'» merasimlerinde dînî mâhi­yetteki bedenî ve bedîî hareketler sırasında icra edilen dînî musikîyi anla­mak gerekeceği kendiliğin­den anlaşılır.

Mülga mevlevîhânelerde her hafta yapılan mukaabele merasimine «Ayîn» dahi denilmekle beraber bu terim, aynı za­manda sema' sırasında ça­lınıp okunmağa mahsus büyük bir dînî Türk mu­sikîsi formunun da adıdır.

Mevlevî mukaabelesinin, tekke ve zaviyelerin kapatıldığı 1925 tarihine kadar devam edegelen son şeklini hangi târihte almış olduğu bilinemiyorsa da, mukaabele merasim ve usûllerinin onbeşinci asır ortaları veya sonlarında en manâlı ve mütekâmü şeklini almış olabileceği tahmin edilebilir.

Helmut Ritter'in, vak­tiyle Berlin'de, Doğu mu­sikîleri araştırma cemiye­tinin nesir organı olarak yayımlanmış bulunan «Zeitschrift für vergleichende Musikwissenschaft» mec­muasının 1933 tarihli ve 2 sayılı nüshasında ya­yımlanan makaalesinde: Sultan Veled (1226-1312) in Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî  (1207-1273)  hak­kında «O, gece ve gündüz zamanını musikî ve raks ile geçirirdi; yerde bir te­kerlek gibi dönerdi ve mu­sikişinaslara altın ve gü­müş verirdi.» dediğini kaydetmesi ve diğer taraf­tan baba ile oğulun bizzat musikî ile meşgul olmuş ve «rebab» isimli sazı çal­mış olduklarının bilinmesi keyfiyeti muvacehesinde, onüçüncü asır ortalan ile ondördüncü asır başların­da da musikî refakatinde sema' yapılmış olduğuna muhakkak nazarı ile bakı­labilir. Ancak dahî Türk bestekârı Itrî (1640? — 1712) devrine gelinceye kadar mevlevî mukaabe-lelerinde bir «Na't» oku­nup okunmadığı ve o za­manlar sema' sırasında ça­lınıp söylenmiş olan bes­telerin, bugün bildiğimiz «Âyîn» formuna uygun olup olmadığı hususları meçhûlümüzdür.

Zamanımıza kadar ge­lebilmiş olan en eski mev­levî âyinleri «Beste-i ka­dîm» ismiyle anılan ve kimler tarafından beste­lendikleri veya daha ön­celeri mevcut bestelerin muayyen bir şekilde tertib ve tanzimi sureti ile han­gi musıkîşinaslarca düzen­lendiği bilinmeyen (Penç-gâh, Dügâh ve Hüseynî) âyinleridir. Bu en eski üç mevlevî âyininin, aşağı yukarı, beş asırlık bir ma­zisi olabileceği tahmin edi­liyor.

Beste-i kadîm denilen bu üç mevlevî âyininden sonra, onyedinci asırdan itibaren    son zamanlara kadar Türk bestekârların-ca, çeşitli makamlardan 130 kadar mevlevî âyîni bestelenmiştir. Bunlardan 51 tanesi büyük bestekâr ve musikî âlimimiz Hüse­yin Sadettin Arel (1880-1955) e ait olup intişar etmemiş, başka bestekâr-1arımızca bestelenmiş mevlevî âyinlerinden 16 sı da maalesef unutulmuş­tur. Bugün bestekârı bilinen en eski mevlevî âyîni "Bayatî Âyîn-i şerîfi" olup mübdii, Köçek Mus­tafa Dede Efendi (vefat: 1689) dir. Onyedinci as­rın dînî eserler bestekârı Köçek Mustafa Dede Efendi, Konya ve İstanbul mevlevîhânelerinden sonra en mühim bir mev­levî dergâhı olan Afyonkarahisar mevlevîhanesinin şeyhi idi.

Mevlevî âyinlerinin güf­teleri, bestekârlarınca, ge­nellikle Mevlânâ'nın şiirle-rinden seçilirdi. Âyîn için­de bazen başka şâirlerin güftelerine de arada yer verildiği olur. Fakat bil­hassa üçüncü selâmlarda aksak semaî usûlündeki kısa bir saz terennümün­den sonra umumiyetle Mevlânâ'nın torunu (Sul­tan Veled'in oğlu) Ulu Arif Çelebi (1272-1319) nin arkadaşı ve dervişle­rinden olup «Eflâkî» mahlası ile anılan tasavvuf şâ­iri Konyalı Şemseddin Ahmed (1291 ? — 1360) in uzunca bir şiirinden alınan şu:

Ey ki hezâr aferin bu nice sultân olur

Kulu olan kişiler Hüsrev-ü Hâkaan olur

Her ki bugün VELED'e inanuben yüz süre

Yoksul ise bay olur bay ise sultân olur

 

mısra'ları da, yürük semaî usûlünde bestelenmiş ola­rak, asıl güftenin arasında yer almış bulunur.

Muhtelif makamlardan çeşitli usûllerle bestelenmiş ve büyük Türk bestekârı Nâyî Osman Dede Efendi (1652 ? — 1729) nin mu­azzam «Mi'râciye» sinden sonra Türk musikîsinin en büyük formu olan mevlevî âyinleri, az çok değişik şe­killer arzetmekle beraber, esas itibariyle her birine «selâm» adı verilen dört bölümden müteşekkildir. Âyînlerin dördüncü selâm­ları, ikinci selâmlarında olduğu gibi, ağır. evfer usûlünde ve ikinci selâm­larının ezgisine uygun bir surette bestelenmiş bulun­duğundan, form bakımın­dan bir mevlevî âyînini — çok umumî ve geniş mânâda— A B C D şek­linde ifâde etmek müm­kündür. Mevlevi   âyinlerinin başlarında bir na't-hân (na't okuyan) tarafından okunan ve güftesi Mevlânâ'ya ait bulunan Itrî'nin Rast makamındaki muh­teşem na'ti ile ve ondan sonra çalman peşrev, âyîn içindeki  saz terennümleri ve âyinin sonunda icra edilen son peşrev ve yü­rük semaîler esas âyine dahil olmadığı gibi, bunla­rın aynı bestekâra ait bu­lunması da şart değildir.

Şimdi, umumî bir fikir verebilmek üzere, bir mevlevî mukaabelesinin sâdece musikî ile ilgili bu­lunan safhalarını ele ala­rak bu merasimin nasıl ce­reyan ettiğini kısaca nakle çalışalım :

Mukaabele günlerinde öğle namazından sonra mevlevîhânenin şeyhi, se-ma'hânedeki kendi makaamına (post'una) oturur. Dervişler de kendilerine mahsus kıyafetleri ile diz çökmüş, ayakları   çıplak, başları öne  eğik  ve mu­rakabeye dalmış bir va­ziyette sema'hâne kapı­sının  sağ  tarafında  mev­ki alırlar. Mutrib'den (âyîni okuyan ve çalanla­rın teşkil ettiği hey'et'den) bir zât bir Aşr-ı şerif okur. Bundan sonra şeyh, ancak  pek  yakınındakilerin duyabileceği kadar hafif bir sesle  dua eder.

Bu duayı müteakip «na't-hân» (na't okuyan) ayağa kalkar, mutrib   dâiresin­den şeyhe karşı eğilip se­lâm verdikten sonra mev­levî musikîsi repertuarının şaheserlerinden olan Itrî'­nin na'tini terennüme baş­lar. Na'tin okunması bi­tince nâyzen-başı, o gün­kü mukaabelede hangi makamdan bir âyîn icra edüecekse o makamdan bir taksim yapar. Taksim bittikten sonra nâyzen-başının idaresindeki nâyzenlerle kudümzenlerden (kudüm çalanlardan)  ve kudümzenbaşının idaresin­deki âyînhân   (âyîn oku­yan)’lardan müteşekkil mutribin nefesli ve vurma sazları,  yâni nây ve ku­dümler tarafından o günkü âyinin ilk saz eseri olan peşrev çalınmağa başlanır.  (1920-1922 yılları arasında Bursa Mevlevîhânesi mutribinde ney  ve kudümlerden başka «kaanûn»  da görmüştüm. Bazı kaynaklar son za­manlarda  mutribde kaanundan başka Ud, keman ve hattâ piyano gibi saz­ların da görüldüğünü kay­dediyorlar.)

Peşrevin ilk nağmesi ile birlikte şeyh ve dervişler, ellerini yere vurduktan sonra, ayağa kalkarlar «Sultan Veled devri» deni­len ve Sema'hâne  çevresinde yapılan üç defalık tura başlarlar. Bu turda dervişlerin yürüyüş istikaameti, bir saatin akrep ve yelkovanının dönüş istikaametinin aksi tarafadır. Dervişlerin yaptığı bu Sul­tan Veled devrine şeyh ve sema'zen de katılırlar. Kapı hizasına gelindiğin­de her derviş, şeyh maka­amma karşı eğilmek sure­tiyle, selâm verir. Sultan Veled devrinin üçüncü dö­nüşünde dervişler, ilk defa mevkî almış olduk­ları yerlerde dururlar. Şeyh de makaamma ka­dar olan kısa mesafeyi katederek yürür ve maka-ama karşı eğilip selâm ver­dikten sonra, makaamma oturur. Şeyhin makaammı selâmladığı esnada çalın­makta olan peşrev de ar­tık bitmiş olur ve nâyzen-başının kısa bir taksimini müteakip mutrib tarafın­dan, âyinin birinci selâmı­nın çalınıp okunmasına başlanınca dervişler, cüp­pelerini oldukları yere bı­rakarak, sema'zenin idâreresi altında sema'a başlar­lar.

Dervişlerin kolları ha­vaya kaldırılmış, sağ elle­ri çapraz olarak avuç içle­ri yukarıya doğru, sol el­leri ise yere dönmüş bir vaziyettedir. Başlar, sağ kol tarafına eğilmiş, göz­ler hemen hemen kapanmış gibidir. Sema esna­sında, dervişlerin giydiği özel elbisenin çok geniş ve bol büzgülü eteği (tennu­re) havalanarak kendi mihveri etrafında dönen beyaz bir dâire manzarası arzeder. Dönmekte olan dervişler, âyinin birinci selâmının sonunda durur­lar ve sema'hânenin çev­resine doğru çekilirler. Şeyh, iki üç adım atarak dervişleri selâmlar. Der­vişler de, ellerini çapraz­lama göğüslerine koymak suretiyle, şeyhin selâmına mukaabele ederler. Sonra şeyh yine makaamına av­det eder.

Âyinin ikinci selâmında da, birinci selâmda oldu­ğu gibi, ilk defa başlanıl­dığı şekilde dervişler tek­rar sema'a başlarlar ve bu selâmın sonunda da, keza yine aynı şekilde, bir duruş arası bulunur. Sonra âyi­nin üçüncü selâmı başlar ve diğer selâmlarda oldu­ğu gibi, yine bir duruştan sonra dördüncü selâma geçilir.

Âyinin son peşrev ve son yürük semaîsinin de çalınmasını müteakip nây-zenbaşının kısa bir taksimi ile musikî ve sema' aynı zamanda nihayete ermiş olur, dervişler de eski yer­lerine avdet ederler.


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Nurgül Çepni / 12.7.2009



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...