Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

İlmi Araştırma Ahlakının Bazı Temel Sorunları

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Ahmed Yüksel Özemre Araştırma Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 635 Hit : 7473 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Vahiy Akıl İlişkisi
2 Üsküdarın Kuşları
3 Üsküdarın Kaybolan Lezzetleri
4 Üsküdarın Kaybolan Kokuları
5 Üsküdarın Kadınları
6 Üsküdarın Dergahları
7 Üsküdarda Manevi Hayat
8 Üsküdarda Konak Hayatı
9 Üsküdarda Ezan
10 Üsküdarda Ebru Sanatı
11 Üsküdar Sehaveti
12 Türkçe Kuran Çevirilerinde Nefs Ruh Resul Nebi Yakıyn Mevt Kelime Çiftlerindeki Kavram Kargaşası
13 Türk Tesbihçiliği
14 Türk Dilinin Zenginliğinin Mücessem Şahidi Kubbealtı Lugatı
15 Taklidi İmandan Tahkiki İmana Geçişin Dramı
16 Simetrik Ebru
17 Said Nursinin Eserinde Esir Kavramı
18 Rölativite Teorisinin 100. Yıldönümü Münasebetiyle XX. Yüzyılın En Büyük Teorik Fizikçisi
19 Psikologlarımız
20 Ortaçağı Sever misiniz?
21 Nevruz Bayramının Kökenleri
22 Mücahid Tomanın Kitabı
23 Mucize
24 Modernist Akım İçinde Kuran Tefsirleri
25 Mesnevide Vehim
26 Masonluğun Kökeni
27 Louis Massignon
28 Kuran Tilavetinde Üsküdar Ağzı
29 Keplerde Pitagorcu Düşüncenin Evrimi
30 Kalıcı Doktrinler Geçici Doktrinler
31 Kader ve Kazaya İmanı Anlamak
32 İslamiyet Açısından Reenkarnasyon
33 İslamda Kadın Hakları
34 İslam Hoşgörü ve Eşitlik
35 İncillerin Tarihine Giriş
36 İlmi Araştırma Ahlakının Bazı Temel Sorunları
37 Hz. Peygamber (s.a.)'in Risaletinin Evrenselliği
38 Hıristiyanlık İslam İle Bağdaşamaz
39 Hadislerin Sıhhati Meselesine Objektif Bir Metodoloji Çerçevesinde Bakış
40 Gazetecilik Bir Sanattır
41 Epistemolojinin Tanımı ve İşlevi
42 Dücane Cündioğluya Açık Mektup
43 Dinler Arası Diyalog
44 Din Nedir?
45 Çağımızda Tasavvuf
46 Bilgi Çağında Hikmetin Yeri ve Önemi
47 Aziz Mahmud Hüdayide Mirac Neşesi
48 Abdest ve Kurbanın Remzi (Sembolik) Anlamı

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı
1 İlk Atom Mühendisimiz Ahmet Yüksel Özemrenin Ardından…

Özeti
treatment of aids early hiv symptoms in men aids pictures
doxycycline doxycycline doxycycline
cialis coupon cialis coupon cialis coupon
bystolic coupon 2013 site bystolic generic alternative

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar
Yayınlandığı Tarih 15 Şubat 2005
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=94&Itemid=57

Makale Metni   [Yazdır/Print]

İlmî Araştırma Ahlâkının Bazı Temel Sorunları

 

Ahlâk Nedir?

Belirli bir düzene bağlı olduklarını beyân eden ya da gerçekten de bağlı olan kişilerin: 1) haksızlığa uğramamaları, ve 2) haksızlığa sebep olmamaları için uymaları gerekli olan: A) kurallar'ın, ve B) davranış biçimleri'nin oluşturdukları normlar topluluğuna o düzenin ahlâk sistemi ya da, kısaca, ahlâk'ı (etika'sı) denir. Edeb ise "ahlâkın zorunlu kıldığı hayat tarzına uymak irâdesi ve sebâtı" demektir. Bu irâde ve sebâta sâhip kimselere de "edepli" ya da eski deyimiyle "müeddeb" denir.

 

Buna göre, bir ahlâk sisteminden söz edilebilmesi için hem iyi tanımlanmış bir düzenin ve hem de bu düzene bağlı olan kişilerin mevcûd olması şarttır. Şu hâlde ahlâk kavramı hem düzen ve hem de o düzene ait kişiler yönünden izâfîlik arz etmektedir. Bu gözlem ise, doğal olarak, farklı ahlâk kavramlarının var olabilmelerine ışık tutmaktadır.

 

Farklı ahlâk sistemlerinin biribirlerine göre durumları acaba nasıl olabilir? Bir de bunu gözden geçirelim. Farklı iki ahlâk sistemini oluşturan norm kümeleri: ya 1) biribirlerinden bağımsızdırlar (yâni bunların arakesit kümesi boş kümedir), ya 2) bu iki kümenin bazı normları ortaktır (yâni arakesit kümesi boş küme değildir), ya da 3) kümelerden birisi diğerinin bir alt kümesidir.

 

Meselâ "iblîslere mahsûs ahlâkı oluşturan normların kümesi" ile "İslâm ahlâkının normlarını oluşturan küme"nin arakesiti boş kümedir; ama musevî ahlâk normlarının kümesi ya da laik cumhuriyet ahlâkının normlarının kümesi ile islâmî ahlâk normlarının kümesinin arakesit kümeleri boş küme değildir. Buna karşılık, meselâ İslâm'da aile ahlâkını oluşturan normların kümesi Kur'ân'ın vaz etmiş olduğu ahlâk normlarının bir alt kümesinden ibârettir.

 

İlâhî Ahlâk ise Allāh'ın, Hâlik ve Rab olarak, mahlûkātı ile Ulûhiyet'i arasında vaz etmiş olduğu hukukun normlarıdır. Buna binâen kâmil din de, söz konusu normlara uyarak Allāh'ın ve mahlûkātının hukukuna riâyet etmek demektir.

 

İlim Ahlâkı

Bu kapsamda, bütün bir toplumu oluşturan fertlerin Toplum Ahlâkı'ından da, belirli bir mesleğe mensûb kimselere özgü Meslek Ahlâkı'ndan da söz etmek mümkündür. Meslek Ahlâkı'na batı dillerinde Deontoloji denilmektedir. Bu kelime Eski Grekçe'de "deon: yapılması gereken" ve "logos: beyân, açıklama" kelimelerinden oluşturulmuş bileşik bir kelime olup yapılması gerekli olan görevlerin ve bunlarla ilgili kuralların açıklanması anlamında kullanılmaktadır. Meselâ Tıbbî Deontoloji, hekimlerin: 1) tıb ilmiyle, 2) diğer meslekdaşlarıyla, 3) hastalarla, 4) toplumla, 5) tıb öğrencileriyle, 6) sağlık personeliyle, 7) tıbbî malzeme üreticileri ve satıcılarıyla, ve 8) kurumlarla olan ilişkilerindeki: A) ahlâkî sorumluluklarını ve B) bunların sınırlarını tanımlamaktadır.

 

İlim ahlâkı da görünüşte bir meslek ahlâkıdır ama İslâm'a göre İlâhî Ahlâk'ın bir alt-kümesidir; ve hiçbir din İslâm kadar ilme değer vermiş, ilim ahlâkını ve âlimi yüceltmiş değildir. Kur'ân'ın hemen hemen 1/8 kadarını oluşturan 750 kadar âyet inananları:

 

1. düşünmeye,

 

2. tabiatı incelemeye,

 

3. aklı en isâbetli biçimde kullanmaya,

 

4. olayların sebeplerini kavramaya

 

dâvet ve teşvik etmektedir. Oysa Kur'ân'da insanların biribirleriyle olan sosyal ve hukukî münâsebetlerini düzenleyen yalnızca 250 kadar âyet bulunmaktadır.

 

Hz Muhammed'in peygamberliğini tebliğ ve tasdîk eden ilk vahyin "Oku!" emriyle başlamış olmasını da, inananların ilim kazanmanın yolu-yordamı konusunda Cenâb-ı Hakk'ın lûtufkâr bir işâreti olarak kabûl etmek gerekir. Nitekim İslâm Âlemi bu emre ne zaman uymuşsa parlak medeniyetlerin anası olmuş; ve ne zaman bu emri unutmuşsa her bakımdan acze düşmüştür.

 

Hz Muhammed dahi ilim adamlarını (ulemâ'yı) Peygamberlerin vârisleri gibi şerefli bir unvanla taltif etmiştir. O'nun ilim konusundaki yüzlerce hadîsinden şu birkaçı İslâm'da ilmin ve âlimin yeri ve değeri hakkında ne güzel müjdelerdir:

 

İlmi Çin'de dahi olsa arayın; gidin elde edin! Çünkü ilim sâhibi olmak her müslümana farzdır. Şüphe yok ki melekler ilim sâhibi olmak isteyenin üstüne kanatlarını gererler.

 

İlim definelerdir; ve o definelerin anahtarı da sorudur. Allāh'ın rahmeti üzerinize olsun! Soru sorun! Çünkü soruda dört kişiye ecir vardır: sorana, öğretene, dinleyene ve bunları sevene.

 

İlim ile mal bütün ayıpları örter.

 

İlim tahsil etmeğe çalışmak dine ne güzel bir yardımdır!

 

Kimse, bir ilmi yaymaktan daha üstün bir sadaka veremez.

 

İlminden yararlanılan âlim, ibâdetle vakit geçiren bin kişiden daha hayırlıdır.

 

İlme tâlib olan kimseye Cennet tâlib olur.

 

Âlim kimseyle düşüp kalkmak, oturup durmak ibâdettir.

 

Âlim ile âbid arasında yetmiş derece vardır.

 

Hayırsızların en hayırsızı ilim adamlarının hayırsızı, hayırlıların en hayırlısı da ilim adamlarının hayırlısıdır.

 

Âlim kimsenin yüzüne bakmak ibâdettir.

 

İlmi yazın ki kaybolmasın!

 

Allāh'ım, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım!

 

Rabb'm benim eşyâ hakkındaki ilmimi arttır!

 

Allāh'ım, Beni ilimle zengin et, akılla ve yumuşaklıkla beze, kötülükten çekinmekle yücelt, kötü işlerde bulunmamakla güzelleştir!

 

İlmin âfeti unutmaktır. Ehil olmayana ilim öğretmekse ilmi yitirmektir.

 

Şüphe yok ki ilmin aşağılık kimselerden aranıp istenmesi kıyâmet alâmetlerindendir1.

 

İslâm'da ilmin ve ilim sâhibi kimsenin bu derecede yüceltilmesindeki hikmet ilmin Cenâb-ı Hakk'a izâfe edilen: Hayat, İlim, Semi', Basar, İrâde, Kudret, Kelâm ve Tekvîn olarak belirlenmiş olan Sıfat-ı Sübûtiye'den biri olması ve ilim sâhibi kimsede Cenâb-ı Hakk'ın bu sıfatının nûrunun tecellî etmesinden ötürüdür.

 

İslâm'da ilmin kaynağı ve ilmin asıl sâhibi, ilmi ezelî ve ebedî olup bütün mükevvenâtı kuşatan va Zât'ına İlim sıfatını lâyık gören Zât-ı İlâhî'dir. Cenâb-ı Hakk'ın Bakara sûresinin 255. âyetinde de te'yid ettiği gibi "İnsanlar O'nun ilminden ancak gene O'nun müsaade ettiği kadarını kuşatabilirler". Bu da ilmin neden bütün insanlara ve neden tümüyle verilmediğinin, neden zamana bağlı bir gelişim ve evrim içinde bulunduğunun hikmetine ve, ayrıca da, âlimin ilmiyle boş yere mağrûr olmaması gerektiğine işâret eder. Nitekim Cenâb-ı Peygamber başka iki hadîsinde:

 

Âlimin sermâyesi kibirliliğini terketmektir.

 

İlmiyle öğünen kimseye düşman olun!

 

diyerek ilmin âlimin zâtî malı değil, fakat ilmin zâtî Sâhibi tarafından kendisine tevdî edilmiş, hıyânet etmemesi gereken bir emânet olduğuna işâret etmektedir.

İşte bütün bunlardan ötürü İslâm'da din ile ilim arasında aslā doktriner bir çelişki mevcûd olmamıştır. Hıristiyanlıkta ise din ile ilim XVII. yüzyılın başındanberi, biribirinden bağımsız ve hattâ doktrin temelinde biribiriyle çelişik iki müessese olarak algılanmış; ve bu çelişki Galileo Galilei'nin (1564 – 1642) ilmî düşüncelerinden ötürü 1633 yılında Engizisyon Mahkemesi tarafından mahkûm edilişi ile, bir paradigma (yâni bir "düşünce kalıbı") olarak Batı Düşüncesi'ne yerleşerek hıristiyan aydınlarının vicdanları üzerine ağır bir ipotek vaz etmiştir. II. Vatikan Konsili de bu Konsil'iden sonra gelen Papa'lar da bütün çağdaşlaşma (aggiorna-mento) veyâ çağdaş görünme çabalarına rağmen, bu ipoteğin kalkması için resmî hiçbir teşebbüste bulunmamışlardır.

 

Gerek ilgili Kur'ân âyetleri gerekse hadîsler İslâm'ın İlim Ahlâkı'nın normlarının temelini teşkil ederler. Ancak, günümüze kadar, bu ahlâk başlıbaşına bir doktrin olarak ve sistematik bir biçimde ele alınıp da işlenmiş değildir. Bu ahlâk müslüman ilim adamlarının kendi kābiliyet, fehâmet ve temyîzleri çerçevesi içinde hayatlarını tanzim ve tezyîn eden bir modus vivendi yâni bir hayat tarzı şeklinde tezâhür edegelmiştir.

 

İslâm Dinine Göre İlim Ahlâkının Temel İlkeleri

İslâm'a göre İlim Ahlâkı'nın temel ilkelerine girmeden önce Arapça'da KFR (kefere) masdarının etimolojik anlamının "örtmek, saklamak" olduğuna dikkati çekmek istiyorum. Bu masdar, dinî anlamda, Hakk'ı ve Hakîkat'ı örtmek, saklamak anlamını kazanmıştır. Bu kapsamda da âmene (inanmak) masdarının zıddı görünümündedir. Kefere'den türetilen kâfir'in anlamları: inanmayan, örten, saklayan'dır. Şu hâlde kâfir: Hakk'ın ve Hakîkat'ın tecellîlerini örten ve/veyâ bunlara inanmayan kimse demektir. Küfr ise: Hakk'ı ve Hakîkat'ı (hem kendi kendisinin fehâmet ve temyîzine, hem de başkalarının Hakk'ı Hakk ve Hakîkat'ı da Hakîkat olarak fehm ve temyîz etmelerine e n g e l olacak şekilde) örtüp saklamaktır. Bu kapsamda küfrün zıddı sıdk ve kâfirin zıddı da sıddîk (her ne bahâsına olursa olsun doğru olan ve doğruyu beyân eden)dir. İslâm'da küfr haramdır; ve insanın nefsini küfrden sakınması ise ibâdet mesâbesindedir.

 

Kur'ân'da:

"Allāh'a yalan isnad edenden ya da kendisine ulaşan doğru haberi yalanlayandan daha zâlim kim olabilir ki?" (XXXIX/32)

 

"Sana gelen ilimden sonra eğer bazı kimselerin yersiz isteklerine2 uyacak olursan, sen elbette ki zâlimlerden olursun" (II/145)

 

Şu hâlde bir âlim, ilmî hakîkatları nefsinin hevâ ve hevesine mağlûb olarak olduğundan başka göstermeğe yâni bunların mâhiyet ve hüviyetini örtüp saklamamağa kalkışmadığı sürece hem bu yönden küfrden korunmuş olur ve hem de Cenâb-ı Hakk'ın Güzel İsimleri'nden El Alîm ism-i şerîfinin gereğine göre hareket etmiş olarak o ismin tecelligâhı olmuş olur. Yâni İslâm, âlimin sıddîk olmasını taleb etmektedir. Kanaatimce İslâm'da İlim Ahlâkı'nın, üzerine inşâ edilmesi gereken en önemli ilke budur. Âlim, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine emânet ettiği ilmi korumak ve bu emânete hıyânet etmemekle yükümlü olduğunun idrâkine sâhip olmalı ve bu nûru aslına uygun olarak yansıtması gerektiğinin idrâkini de daima zinde tutmasını bilmelidir.

 

Kur'ân'da:

Ve ululanıp insanlardan yüz çevirme! Ve yeryüzünde kasılarak yürüme! Şüphe yok ki Allāh kibirlenen, övünüp duranların hiçbirini sevmez. (XXXI/18)

 

Hadîslerde3 ise:

Ümmetimin hayrlıları âlimlerdir; âlimlerin hayrlıları da merhametli olanlardır.

 

Ümmetimin helâki fenâ âlimler ve câhil âbidler yüzündendir. Fenâların fenâsı fenâ âlimler, iyilerin iyisi de iyi âlimlerdir.

 

Âlimler arasında öğünmek, akılsızlara kendisini göstermek ya da halkın gönüllerini çekmek için bilgi elde eden Cehennem'e yönelmiştir.

 

Tamah âlimlerin kalbinden Hikmet'i giderir.

 

Allāh, ilmini kendisine saklayıp gizleyene ateşten bir gem vurur.

 

Âlimlerin fenâsı emîrlerin4 ayağına gidenler, emîrlerin iyisi de âlimleri ziyâret edenlerdir.

 

... Kime bir şey belletiyorsanız ona karşı alçak gönüllü olun; cebbâr âlimlerden olmayın.

 

İstediğiniz kadar okuyun! Bildiğinizle amel etmedikçe Allāh sizi mükâfatlandırmaz.

 

Bildiği ile amel edene Allāh bilmediğini de bildirir.

 

Az başarı çok bilgiden iyidir.

 

Kıyâmet gününde en ağır azâbı görecek olanlar Allāh'ın, (sâhip olduğu) ilminden faydalanmayan âlimlerdir.

 

Bilginler üç çeşittir. Birinci kısmı bilgisiyle yaşar, insanlar da onun sâyesinde rahatça, bilgisinden faydalanarak geçinirler. Bir başka kısmıysa, insanlar onun sâyesinde yaşarlar da kendisi bildiğini tutmaz, kendi kendisini helâk eder. Bir de ilmiyle yaşıyan fakat başkasını yaşatmayan, halka faydası dokunmayan bilgin vardır.

 

Bilgiyi (ehlinden) gizleyene her şey, hattâ denizdeki balık ile havadaki kuş bile lânet eder.

 

İlmiyle öğünen kişiye düşman olun.

 

Kim "Ben âlimim" derse odur câhilin ta kendisi.

 

Her kim Allāh rızâsı için tevazuu kendisine âdet edinirse Cenâb-ı Hakk onu yükseltir.

 

İnsanların iki bölüğü vardır ki bunlar düzgün oldu mu bütün insanlar düzelir, bunlar bozuldu muydu bütün halk bozgunluğa düşer. Bunlar bilginler ve buyruk sâhipleridir.

 

buyurulmaktadır. Ayrıca Hz İsâ da:

 

Ağaçlar çok ama hepsi de meyva vermez. Meyvalar çok ama hepsi de tatlı olmaz. İlimler çok ama hepsi de faydalı olmaz.

demiştir.

 

Buna göre âlimin hayrlısı: 1) öğünmeyi, kibri, tamahı, nekesliği, fırsatçılığı terk eden, 2) ilimlerinden faydalanan, ve 3) başkalarını da faydalandıran alçak gönüllü âlimlerdir.

 

Gene hadîslerde:

Sefih (âdî) kimselerle cidalleşmek, âlimlere karşı üstünlük taslamak ve bu sûretle insanların teveccühüne mazhar olmak kasdıyla ilim tahsil etmeyiniz. Zirâ bu gâye için okuyanlar Cehennem'liktir.

 

Allāh'ın en fazla buğz ettiği kimse cidalleşmede direnen kimsedir.

 

İlimde cidalleşmeyi öğrenen topluluk uygulamadan uzaklaşır.

 

Doğruyu bulduktan sonra cidalleşme âfetine kapılmadıkça bir topluluk doğru yoldan sapmaz.

denilmektedir.

 

Buna göre âlim y a l n ı z c a hakîkatı keşfe, korumaya ve inandırıcı delîlleriyle tebliğe memurdur. Âlim, hakîkatın ve bu hakîkatın yol açtığı ilmin menşei de, vasîsi de, savunucusu da değildir.

 

Allāh, tıpkı din söz konusu iken olduğu gibi, ilmin de menşei olmak hasebiyle onun hem vasîsi ve hem de koruyucusudur. Bu bakımdan İslâm'da âlimin ilmî bir gerçeği herkese kabûl ettirmek gibi bir sorumluluğu yoktur. Âlim, ilmî bir gerçeği herkese kabûl ettirmek gibi bir sorumluluğu bulunmadığının sorumluluğunu müdrîk, temkinli ve vakur olmalıdır.

 

Gerçekten de cidâl insanı rakîbine üstün kılmak için her çâreyi mubah gören bir davranış biçimidir. İmâm-ı Gazalî İhyâ-i Ulûmü-d Dîn isimli eserinde "cidâl marazı"nın (tıpkı safsatacılık marazını kendilerine meslek, gâye ve hayat tarzı edinmiş olanlarda görüldüğü gibi) hased, kibir, kin, gıybet, öğünme, tecessüs, hınç, nifak, riyâ, inkâr ve hakkı - görüp - de - kabûl - etmeyerek - bile - bile - cidâle - aşırı - hırsla - sarılma gibi büyük ahlâkî zaaflara ve bu zaaflardan doğacak olan belâ ve âfetlere nasıl yol açtığını ayrıntılarıyla izah etmiştir. Cidâlden vaz geçmenin fazîleti de şu hadîsde bildirilmektedir:

 

Kim ki bâtıl (haksız) olduğunu anlayıp da cidalleşmeyi terk ederse Allāhu Teâlâ ona Cennet'in kenar yerinde bir ev ihsân eder. Kim ki haklı olduğunu bildiği hâlde cidalleşmeyi terkederse Allāhu Teâlâ ona Cennet'in en iyi yerinde bir binâ inşâ eder.

 

Bundan başka, Hz. Peygamber:

İlmi yayınız, öğretiniz! Eğitim ve öğretim usûllerini kolaylaştırınız, kat'iyyen güçleştirmeyiniz! Okuttuklarınıza daima öğrendiklerini, anladıklarını, ilerlediklerini müjdeleyiniz! Öğretirken karşınızdakilerin anlayış yetenekleri az olduğunda kızıp bağırmayınız, sükût etmeyi seçiniz!

 

... Ehil olmayana ilim öğretmek ise ilmi yitirmektir.

 

buyurmaktadır. Gerçekten de ilim öğretilmesi konusunda ehil olmayanlar verilen ilmi kabûl edemeyecek kadar koyu câhil olan ve cehâletlerinde ısrar edenler ile kötü niyetli olanlardır. Hz Alî'nin dediği gibi: "... Câhiller âlimlere düşmandırlar".

 

Şu hâlde "öğretimi kolaylaştırma" ve "ilmi ancak ehline tevdi etmek" İslâm'ın âlime yüklediği iki önemli ahlâkî sorumluluktur.

 

Bugünün dünyâsında ve her çeşit süflîliği, pespâyeliği ve cehâleti fazîletlermiş gibi gösteren Medya'nın olumsuz etkilerine ve ilim ihtikârıyla "köşeyi dönme" çağrılarına rağmen nefsine ve idrâkine hâkim olarak bu ilkelere sarılabilen vakur ilim erbâbına ne mutlu!

 

İlim Adamı Kime Denir?

Aslında, ilim ahlâkının bir doktrin olarak açıkça ortaya konulmasının ve üniversitelerimizde sistematik bir biçimde okutulup yorumlanmasının isâbetli olacağı âşikârdır. Bunun sâyesinde ilim adamı namzetlerini ilim ahlâkı bakımından hayrlı bir biçimde yönlendirmek ve kendilerinin ilim ahlâkına aykırı davranışlardan korunmalarına yardımcı olmak mümkün olabilecektir.

 

Avâmın ve Medya'nın genellikle bilim adamı diye bilip takdîm ettiği kimseler arasında, aslında: 1) bilimsel nitelikleri, 2) etkinlikleri, ve 3) ilmi idrâk ve ilim hakkında tefekkür yetenekleri yönlerinden bir hiyerarşi (silsile-i merâtib, derecelendirme) mevcûddur.

 

1. Bilim teknisyeni bu hiyerarşinin en alt düzeyinde bulunur. Bilim teknisyeni üniversite eğitiminden sonra en az yüksek lisans ya da doktora derecesini kazanmış; bunun sonucu olarak da, ister uygulamalı isterse teorik olsun, ilmin çok dar bir alanında bir metodun uygulanması konusunda uzmanlaşmış bir kimsedir.

 

2. Bilim adamı ise ilmî literatürü izlemede, bilim teknisyeni düzeyinde iken üzerinde uzmanlaşmış olduğu metodu farklı alanlara uygulayabilmede, başka özgün metodlar ihdâs etmede ve uygulamada yetenek sâhibi kimsedir.

 

3. Âlim, bilim adamlığı vasfından başka, uzmanı olduğu alanların: 1) târihine, 2) felsefesine, 3) epistemolojisine, 4) politikasına, 5) psikolojisine, 6) sosyolojisine, 7) ekonomisine, ve 7) deontolojisine de hakkıyla vâkıf olan ve bütün bu konuları global bir şekilde kuşatarak derinliğine tahliller yapabilen bir kimsedir.

 

4. Allâme ise birden fazla ilimde âlim olan kimseye yakıştırılan sıfattır.

 

5. Bilginlerin bu dört mertebesi de kesbîdir; yâni insan, irâdesi ve azmi sâyesinde, çalışıp çabalamakla bu mertebelere erişebilir. Bunların üstünde ise, ancak fıtraten çok üstün yeteneklerle donatılmış olarak kâmil bir allâmenin eğitimiyle farklı bir olgunluk kazanmış ve olağanüstü derin bir sezgiyle ilmî hakîkatları aslına ihânet etmeyecek kadar sâdık bir biçimde fehm, idrâk ve temyîz edebilen, bunlardan pratik sonuçlar da çıkarabilen, hem ilmî ve hem de beşerî olgunlukları temkin, adâlet ve ihsân ile bezenmiş kimseler de vardır ki bunlara da hakîm denir.

 

Burada takdîm edilen bilginler hiyerarşisinde, kazanmış oldukları bilgi düzeyi ve deneyimleri dolayısıyla, kendi dar uzmanlık alanlarının dışındaki konularda en kolay yanılma tehlikesine mâruz bulunanlar: bilim teknisyenleri ile bilim adamlarıdır. Bunlar genellikle iki-değerli Aristo mantığının kurallarını uygulamayı iyi bilirler, ve her bir olayın da somut bir sebebe bağlandığına îman ederler. Hele bunlar deneysel alanda çalışan kimseler ise bu îman daha da kuvvetli olur. Zâten hepimiz daha ilkokuldan başlayarak her olayın maddî bir sebebi bulunduğuna inandırılmıyor muyuz? Pedagoji açısından ele alındığında bu, çocukluk çağı için isâbetli bir eğitim tarzıdır. Zirâ ilkokuldaki eğitimden gâye çocukları, etraflarındaki âlemde olayların biribirine bağlı olarak ve anlaşılması mümkün bir düzen içinde vuku bulduğu, yâni içinde yaşamakta olduğumuz bu âlemin anlaşılabilir ve anlaşılmasının da elzem olduğu fikrine alıştırmaktır.

 

İşte bu alıştırmada nedensellik (illîyet) ilkesi , yâni her şeyin bir sebebi bulunduğuna îman, merkezî bir rol oynar. Bu ise akıl yürütmede, mantığı isâbetli bir biçimde kullanma hasletiyle birlikte bilgi elde etmenin kapılarını açan iki anahtardır.

 

Ancak: 1) her şeyin belirli bir sebebi olduğuna îman etmek başka şey, 2) o sebebi fehm ve idrâk etmek başka şey, 3) o fehm ve idrâk edilen sebebi teşhis ve temyîz etmek başka şey, 4) o sebebin gerçekten de bu teşhise uygun olarak mevcûd olduğunu isbat etmek başka şey, 5) o sebebin söz konusu olayı doğuran yegâne sebep olduğunu (yâni bu sebep ile olay arasında gözden kaçmış bir sebepler zinciri bulunmadığını) isbat etmekse bambaşka şeydir.

 

Bilim teknisyenlari ile bilim adamları ya kendi dar uzmanlık alanlarının sınırları içinde meselenin bu cepheleriyla hiç karşılaşmamış oldukları ya da meselenin bu cepheleri kendilerini hiç ilgilendirmemiş olduğu için sebep kavramının muğlâklığı üzerinde genellikle kafa yorup araştırma yapmış kimseler değildirler. Dar uzmanlık alanlarının her günkü gözlemlerinin kendilerine telkin ettiği kaba "sebep" kavramı yalnızca onların dünyâya bakış açısını biçimlendirmekle kalmamakta, onlara, her şeyi ama her şeyi açıklayabilmenin ya da reddedebilmenin baş döndürücü kudretine sâhip oldukları serâbının karşı koyulmaz cezbesini de aşılamaktadır.

 

Bu cezbe onları, bazen, ilmî olarak açıklayamadıkları ya da beşer olarak karşı oldukları bazı olaylar karşısında olayı sübjektif bir biçimde ve ilim-dışı motivasyonlarla (sâiklerle) reddetmeğe; ya da olay apaçık ortada iken bunu, tümüyle ilim-dışı sebepler uydurarak ve uydurdukları sebeplerin realitesini tahkik etmeğe gerek duymaksızın yalanlamağa kadar götürebilmektedir. Ve bunu yaparlarken de Gerçeği arayan Gerçeğin kulu ve hizmetkârı objektif bir âlim gibi değil de kendilerine inanmıyan râfızîler tarafından, otoritelerine karşı böylelikle işlenmiş olan taarruz cürmünün (Frasızcasıyla: crime de lèse-majesté'nin) cezâsını vermek için afaroza başvuran öfke küpü Papa'lar misâli hınçla yaparlar. Bu davranış biçimi, maalesef, akademik ortamlarda da nâdirattan değildir. Akademik ortamların dışında da bütün Türkiye bu gibi tipleri ve bu kabil davranışları (gerek bazı açık oturumlar, gerekse bazı konuların bilimsel irdelenmesi dolayısıyla) televizyon ekranlarında ibretle seyretmek fırsatını sık sık bulmaktadır.

 

Ancak, hemen belirtmek gerekir ki bu kabil tipler ve davranışlar yalnızca Türkiye'ye münhasır değildir. Dünyâ'nın her yerinde, bilim teknisyenleri ile bilim adamlarının bir kısmı için bu, böyledir. Bu kategorideki bilginlerin psikolojisinin marazî bir vechesini aksettiren bu kabil davranış bozukluklarına biz Papalık kompleksi adını veriyoruz.

 

Bu davranış bir ideolojik doktrin olarak Pozitivizm'in ifrâda kaçan bir deformasyonu olan Bilimcilik Mezhebi'nin belirgin özelliğidir5. Bu mezhebin sâliklerinde görülen en belirgin semptom, her ama her meselenin: 1) iki-değerli Aristo mantığındaki kıyas (sillojizm), ve 2) nedensellik ilkesi (illiyet prensibi) aracılığıyla akılcı(!) ve de bilimsel(!) bir biçimde tahlil edilebileceğine ve bir çözüme kavuşturulacağına dair katı bir îman sâhibi olmalarıdır.

 

Mantığın iki-değerli Aristo mantığından ve hele hele kıyasdan ibâret olmadığını bilmedikleri; ayrıca ilmin bazı konularının nedensellik ilkesine uymamakta olduğu keyfiyetinden de sebep kavramının çağdaş tahlilinden ve kritiğinden de haberleri olmadığı için bu kimseleri ilmî temkin ve tetkike dâvet etmek de hep sonuçsuz kalmaktadır.

 

İlim Ahlâkı Açısından Pozitif İlim ve Metafizik

Lâtince kökenli pozitif kelimesinin etimolojik anlamı: kesin, değişime uğramaz'dır. Müsbet kelimesi ise Arapça'da sübût etmiş yâni "delîllere dayandırılarak kesinlik kazandırılmış" anlamındadır. Görülüyor ki gerek Arapça müsbet kelimesi gerekse Lâtince kökenli pozitif kelimesi aynı anlama sâhiptirler. Buna göre "İlim Felsefesi"nde Pozitif ya da Müsbet İlimler delîllere dayandırılarak, aksinin doğru olduğu gösterilinceye kadar (yâni bir anlamda izâfî bir) kesinlik kazandırılmış bilgiler içeren ilimler hakkında kullanılmaktadır.

 

Bu, bir bakıma: 1) herhangi bir kimsenin kendi Muhayyele'sinin telkin edebileceği yanıltıcı ilhâmın, mâhiyetini aslā değiştiremeyeceği, 2) bu bilgileri tesbit ve idrâk edenden de, tesbit ve idrâk için yararlanılan (hisler, gözlem ve ölçü âletleri, akılyürütme kuralları... gibi) araçların tümünden de bağımsız, 3) kişilerin nefisleriyla değil objeler ile kāim olan objektif bilgilere dayanan ilim demektir.

 

Pozitif ilimlerin objektifliği ya Matematik'de olduğu gibi mantık kurallarının işlerliliğiyle; ya da diğer ilimlerde olduğu gibi bu mantık kurallarının işlerliliği yanında bu ilimlerin öngördükleri olayların gözlem ve ölçümlerinin mümkün hatâ sınırları içinde uyuşmalarıyla (ve ayrıca da bütün bu olguların K.R. Popper anlamında yanlışlanabilir olmalarıyla, yâni bu olguları gözlem ve ölçümler aracılığıyla yalanlayabilmenin yol-yordamının potansiyel olarak mevcûd olmasıyla6) temin edilir.

 

Binâenaleyh, ölçüme tâbî tutulamayan ya da kendisi değilse bile etkileri de ölçülüp gözlenemeyen, pozitif ilimlerce bilinen olaylara ircâ edilemeyen (indirgenemeyen) ya da bunlarla ilgisi kurulamayan (ayrıca, yanlışlanabilirlik kriteri'ne uymayan) bilgi ve olgular pozitif ilimlerin kapsamı dışında kalır. Bunlara pozitif-ilim-dışı veyâ (Eski Grekçe'de tabiat karşılığı füzis kelimesinden mülhem olarak) fizik-dışı, fizik-ötesi yâni metafizik bilgiler ya da olgular denir.

 

İşte pozitif ilimlerin sınırları bu kapsamda belli olmaktadır. Pozitif ilimlerin, kendi alanları dışında kalan ve erişemedikleri olgu ve bilgiler için kendi çerçeveleri içinde söyleyebilecekleri bir şeyleri yoktur. Eğer bir kimse bunun aksini iddia eder de meselâ Rûh'un var ya da yok olduğunu pozitif ilimlerin çerçevesi içinde tartışmağa kalkışır ve hattâ tartışma hakkının olduğunu iddia ederse, ya pozitif ilim ile metafiziği bir kavram kargaşası sefâleti içinde biribirine karıştırıyor ya da pozitif-ilimsi bir görünüm altında safsata ya da sübjektif bir spekülâsyon yapıyor demektir, vesselâm! Zirâ metafizik alanına ait bir kavramın ontolojik realitesini pozitif ilim kıstaslarına göre kabûl ya da red etmeğe kalkışmak bir avuç leblebinin ağırlığını bir diyapazonun çıkardığı "lâ" notasının sesi cinsinden ölçmek kadar abestir.

 

Hemen ifâde etmek gerekir ki Metafizik felsefenin çok önemli kollarından biridir ama pozitif ilim değildir. Metafiziğin ayrı bir realitesi, ayrı bir değeri, ayrı bir etkinliği, ayrı bir vizyonu vardır. Bir kimse metafiziğin çerçevesi içinde kalarak pozitif ilimlerin mâhiyetiyle ilgili olay ve olguları pekālâ tartışabilir; bunun otantik bir anlamı ve değeri vardır. Ama bu durumda aslā pozitif ilim yapıyor olmaz! Fakat eğer bir kimse pozitif ilimlerin kıstaslarına dayanarak metafiziğin mâhiyeti ile ilgili olay ve olguları tartışmağa kalkışırsa artık pozitif ilim değil yalnızca pozitif ilim görüntüsü altında metafizik ve hem de semeresiz bir spekülâsyon ve hattâ safsata yapıyor demektir.

 

Pozitif ilimlerde objektiflik bilinci, târih boyunca, çok yavaş gelişmiştir. Objektifliği bir modus vivendi (bir hayat tarzı) hâline getirmek ise çok sıkı bir otokritiği, ve bir nefis hâkimiyetini gerektirir. Bugün bile, kendi alanlarında ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, bütün bilim adamlarının ilim yaparken ve hele ilmi yorumlarlarken ve de ilmin pratik sonuçlarını uygulamaya koyarlarken objektifliğe her zaman sıkı sıkıya riâyet ettiklerini savunmak mümkün değildir.

 

Bu zaafın sebeplerinin başında da gençlere ilim öğretirken bunlara paralel olarak bir İlim Târihi ve bir de İlim Ahlâkı derslerinin okutulmaması gelir. Bu, üniversite eğitiminin gerçekten de önemli bir prensip eksikliğidir. İlim Ahlâkı'na sâhip bir bilim adamı: hem 1) pozitif ilim ile metafiziği tefrik ve temyîz etmekte muktedir, ve hem da 2) "ben pozitif ilim ile metafiziği şu ya da bu şekilde biribirine karıştırsam bile kimse farkına varmaz; ben de dâvâmda üstün gelmiş görünmek için bu kavram kargaşasında istediğim gibi mugālâta ve safsatayı rahatça yapar, mücâdelemi başarıya ulaştırırım" kolaylığına sığınmayacak kadar: A) nefsine hâkim, B) ilmine karşı âdil, ve de 3) iz'an sâhibi olmak mecbûriyetindedir.

 

Pozitif ilimlerin izah gücünün ve sınırlarının kesinlik kazanması da metafizikten ve metafizik içerikli kavramlardan ve hattâ bir takım mitos'lardan (efsânelerden) arındırılması da kolay bir süreç değildir. Bugün bile, uğraştıkları ilmin değeri ve epistemolojisi üzerinde kafa yormak fırsatını bulamamış fakat çok değerli ve verimli bilim adamları dahi bu konuları kolaylıkla biribirlerine karıştırabilmektedirler. Bu durum ilim elde etmenin ne kadar zor ama ilim hakkında sağlıklı, isâbetli ve realist bir tefekkürün ise daha da zor olduğunun; böyle bir tefekkürde, temyîzin yanılma payının ve fehâmetin atâletinin ne denli büyük olabildiğinin delîlidir.

 

İşte bunun içindir ki bilim teknisyenleri ve bilim adamlarının bolluğuna karşı âlimlerin yetişmesi çok daha zor ve nâdir olmaktadır.

 

Pozitif İlimlerin Mâhiyeti ve Sınırları Açısından

Bilginlerin Ahlâkî Sorumlulukları

Pozitif ilimlerle uğraşmak için, her şeyden önce, ister açıkça isterse zımnen ikrâr sûretiyle (yâni dile getirilmeksizin, örtülü olarak) mutlakā:

 

1. Bizden bağımsız olarak var olan bir dış âlemin varlığına,

 

2. Bu dış âlemden bilgi (informasyon) elde etmenin mümkün olduğuna, ve

 

3. Bu dış âlemin anlaşılabilir olduğuna, yâni bu âlemde vuku bulan olayların: A) tasvir edilebilir, B) izah edilebilir, ve C) öngörülebilir olduklarına peşînen îman etmek gereklidir. Bu asgarî îman olmazsa bu dış âlem hakkında herhangi bir ilmin kazanılamayacağı da âşikârdır.

 

Pozitif ilimlerin dayanmakta oldukları bu îmanın temelindeki bu söz konusu üç aksiyomun pozitif ilimlerin içinde değil sınırlarının dışında kaldığına dikkati çekmek isterim. Yâni bu üç aksiyom, kendileri hakkında, pozitif ilimlerin herhangi bir hüküm verebileceği nesneler değildir; ve bu yönleriyla de bunlar ilmî değil, metafizik muhtevâlıdırlar. Bu özelliklerinden ötürü de tartışmaya, spekülâsyona ve hattâ istismâra her zaman açıktırlar.

 

Ancak, sırf bu îmanla pozitif ilimlerin kendiliğinden iktisâb edilemeyeceği de âşikârdır. Pozitif ilimlerin kazanılması için, önce bunların konularına giren nesneleri ve kavramları: 1) açık, 2) seçik, ve 3) kesin bir biçimde tanımlamak gerekir. Bu mesele halledilip de muhtemel kavram kargaşalarının böylelikle peşînen önüne geçildikten sonra:

 

1. Dış âlemden bilgi (informasyon) elde etmenin yol-yordamlarının yâni metodolojilerinin,

 

2. Bu metodolojilerin gerçeği yansıtabilmedeki isâbetliliğinin, gücünün ve sınırlarının,

 

3. Elde edilen bu bilgilerin biribirleriyla olan ilişkilerini (ilintileri ve sebep-sonuç ilişkilerini) ve bunları modellendirecek olan matematiksel araçların,

 

4. Bu araçların fizikî realiteyi yansıtabilmedeki isâbetliliğinin, gücünün ve geçerlilik sınırlarının,

 

5. Bunlara dayalı olarak teori kurmanın ya da senaryo üretmenin: A) metodolojisinin, B) diyalektiğinin,

 

6. Kurulan teorilerin gözlem ve deneylerle uyumluluğunun,

 

7. Bu teori ve senaryoların7 epistemolojik değerlerinin

 

belirlenmesi gerekir.

 

Görülüyor ki pozitif ilim iktisâbı için izlenmesi gerekli olan yol, aslında, her babayiğitin altından kalkamayacağı kadar olağanüstü çetin ve meşakkatli bir yoldur. Bu, hatâ kabûl etmeyen bir süreçtir. Bu süreçte en ufak bir hatâ derhâl sırıtır ve, kendisi hatâ yaptığının farkında olmasa bile, müellifini derhâl afişe eder. Bu çetin süreç hep, pozitif ilimleri objektif, ve eriştiği sonuçları da: 1) bunları anlamağa, 2) kontrol etmeğe, ya da 3) bu sonuçları doğuran girişimleri tekrarlamağa muktedir kimseler nezdinde geçerli kılmak içindir.

 

İşte gerçek âlim olmak, bunun için, çok zordur. Âlim sıfatına gerçekten de lâyık olanlar ancak, pozitif ilimlerin iktisâbında söz konusu sürecin başından sonuna kadar her bir safhasına hakkıyla vâkıf ve hâkim olan kişilerdir. Bu sürecin yalnızca bazı safhalarına vâkıf ve hâkim olabilenler ise bilim teknisyenleri ve bilim adamlarıdır.

 

Pozitif ilimler sürekli evrim hâlindedir; bilim teknisyenlerinin, bilim adamlarının ve âlimlerin katkılarıyla her geçen gün daha da gelişmekte, sınırları daha da genişlemektedir. Bu kapsamda pozitif ilimler dış âlem hakkındaki son sözü söylemiş ve tabiatın bütün sırlarını da objektif bir biçimde anlaşılabilir kılmış değildirler! Hattâ tabiatın bütün sırlarının, sınırları ve metodolojileri bu türlü vaz edilmiş olan pozitif ilimler aracılığıyla çözülüp çözülmeyeceği de, Gerçek denilenin ta kendisine erişilip erişilemeyeceği de objektif bir cevâbı olmayan metafizik içerikli yâni pozitif ilimlerin kapsamı dışında kalan sorulardır.

 

Bu durumda pozitif ilimler erbâbına çok büyük bir ahlâkî sorumluluk düşmektedir. Gerek pozitif ilim iktisâbında, gerek pozitif ilimlerin çeşitli vechelerinin takdîminde ve yorumunda, gerekse ilmî değer yargılarında pozitif ilim erbâbı nefsânî dürtülerle değil fakat pozitif ilimlerin kendilerine kazandırmış olması gereken objektiflik, temkin ve vekar ile hareket etmelidirler. Ancak, bunun çok yoğun bir ilmî faaliyet, geniş bir görgü ve derin bir sezgiyle çok zor elde edilebilen bir haslet olduğu da âşikârdır.

 

Ne kadar allâme olursa olsun hiçbir pozitif ilim erbâbı kendisine takdîm edilen bir konuyu ayak-üstü çatılan bilimsi görünüşünden başka hiçbir meziyeti olmayan (yâni gözlem ve deneylerle geçerliliği tahkîm edilmemiş, hayâl mahsûlü izahlar içeren) mesnedsiz teorilerle açıklamağa yeltenmek gibi beşerî ve ilmî bir zaaf sergilememelidir. Ne kadar allâme olursa olsun hiçbir pozitif ilim erbâbı ne kendisinin ve ne de pozitif ilimlerin bugünkü durumunun her konuyu açıklayabildiği ve hele bu açıklamanın da gerçeğe uyduğu vehmine ve yobazlığına kapılmamalıdır.

 

Gözlemler, Türkiye'de, bilim teknisyenleri ile bilim adamlarının önemli bir bölümünün kendilerine yöneltilen her soruya (kendi uzmanlık alanlarına girse de girmese de, bu soru pozitif ilimlerin bugünkü düzeyinin cevaplandırabileceği bir soru olsa da olmasa da) muhakkak ve bizzat bir cevap uydurmayı maalesef bir tutku hâline getirmiş olduklarını göstermektedir. Bir pozitif ilim erbâbı, kendisini küçük düşürmemek için, cevâbını bilmediği bir soruya cevap uydurmaktan da buna ayak-üstü çatılmış bilimsi görünüşlü temelsiz teorilere dayanan uyduruk bir izah yamamaktan da kaçınmasını bilecek kadar irâdesine hâkim, âdil, temkinli ve dürüst olmalıdır.

 

İlmî değeri olmayan, sübjektif bir boşboğazlıktan öteye gitmeyen uyduruk bir izah müsveddesi yerine o konuda bilgisi bulunmadığını beyân etmek ya da pozitif ilimlerin bugünkü durumunun söz konusu meseleyi ilmî ve objektif bir biçimde izah etmeğe henüz muktedir olmadığı ifâde etmek ise ilim erbâbı vasfına yakışan, ilim ahlâkına uygun, isâbetli ve selâbetli bir tutum olur. Ancak, örneklerinden görülmektedir ki nefsânî dürtüler, ilim erbâbının bir kısmının bu konuda berrâk bir bilince ve sorumluluk duygusuna sâhip olmalarına müsaade etmemektedir. Bu eksikliği ortadan kaldırmak üzere hiç değilse bütün doktora öğrencileri için zorunlu bir ders olarak İlim Ahlâkı dersinin ihdâs edilmesinin isâbetli bir tedbir olacaktır.

 

 

Dipnotlar

[1]Bu hadîs dahi ilim ehlinin ne büyük bir ahlâka sâhip olması gerektiğine ışık tutmaktadır.

[2]Hevâ ve heveslerine.

[3]Bu makālede, genellikle, İstanbul'da Arkın Kitabevi tarafından 1970'lerde yayınlanmış olan, Abdülbâkî Gölpınarlı'nın H. Muhammed ve Hadisleri kitabından faydalanılmıştır.

[4]Devlet erkânı ve bürokratlar.

[5]Bk. Ahmed Yüksel Özemre: İslâm'da Aklın Önemi ve Sınırı, 2. Baskı, Kırkambar Yayınları, İstanbul 1998, XXI. Bölüm: "Bilimcilik" Dininin Âmentüsü, s.271- 298.

[6]Bir teorinin, bir modelin, bir senaryonun ya da bir iddianın yanlışlanabilir olması onun ilmî olmak vasfını belirleyen çok önemli bir kıstastır. Meselâ ellerinde taşıdıkları bir sarkacın salınımlarına ya da sapan şeklindeki bir ağaç parçasının titremesine bakarak arazide su arayan kişileri yalancı çıkarmanın, yalanlayabilmenin imkânı yoktur. Böyle bir kimse su bulunduğunu işâret ettiği yer kazılıp da su çıkmazsa daima işâret etmiş olduğu yerde suyun bulunduğunu ama toprağın yeterince kazılmamış olduğunu iddia edebilecektir. Onu yalanlayabilmek için mutlaka o yerin antipoduna kadar kazmak gerekir ki bu da pratik yönden mümkün değildir. Kezâ bir kişinin nevropatik olmasını S. Freud "libido'ya ya da hadım olma kompleksi'ne bağlarken A. Adler küçüklük kompleksi'ne, C.G. Jung ise kollektif arke-tipler'e atfetmektedir. Bu üç izah çabasının da yalanlanabilmesi mümkün olmadığından bu iddialar ilmî değil sübjektif iddialar sınıfına girmektedir.

[7]Burada senaryo kavramını belirginleştirmekte yarar vardır. Senaryo: belirli bir zaman aralığı içinde sıralanan ve biribirlerine bir şekilde bağlı olan olaylar topluluğu demektir. Epistemoloji kapsamı içinde ise senaryo: geçmişte bir kere vuku bulmuş ve/veyâ her safhası hakkında tam ve kesin bilgi sâhibi olamadığımız olayların, olabildiğince bir sebeb-sonuç ilişkisini gözeterek, nasıl oluştuklarınıakla-yatkın bir biçimde sıralamayı amaçlayan özel bir modeldir.

 

Meselâ Evren'in bir Büyük Patlama (Big Bang) sonucu doğmuş olduğunu ve bu patlamadan sonraki üç dakika içinde bütün temel tânecikler ile elementlerin oluşmuş olduklarını anlatan ve bir dizi varayıma dayanan Lemaître-Gamow-Weinberg teorisi(!) aslında akla-yatkın bir senaryodan başka bir şey değildir. Buna alternatif bir başka senaryo da Hoyle-Gold-Bondi'nin farklı bir varsayım kümesine dayanan Evren'in Durağan Hâl Teorisi(!)'dir.

 

Benzer şekilde, kıtaların her yıl biribirlerinden uzaklaşmasının mekanizmasını açıklamayı hedef alan Alfred Wegener'in (1880-1930) Kıtaların Kayması Teorisi (!) de akla-yatkın bir senaryodur.

 

Kezâ Charles Darwin'in (1809-1882) Türlerin Evrimi Teorisi(!) de bu kapsamda aslā bir teori değil yalnızca bir senaryodur.

 

Aynı şekilde bütün dinozorların bundan 65 milyon yıl önce pekçok hayvan ve bitki türüyle birlikte Dünyâ sahnesinden silinip gitmiş olmalarının akla-yatkın bir açıklamasını amaçlayan Volkanik Âfet varsayımına dayalı olaylar zinciri de Semâvî Âfet varsayımına dayalı olaylar zinciri de bu anlamda ve aynı sonucu açıklamaya yönelik olarak geliştirilmiş olan ve gerçeği yansıttığını ispat etmenin de reddetmenin de mümkün olmadığı yalnızca iki ayrı senaryodur.

 

Bir teorinin isâbetli olmasının kriteri gözlem ve deneylere uygunluğudur. Gözlem ve deneyler teorinin mîhenk taşıdır. Ancak senaryoları bu kritere tâbî tutmak mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki aynı bir olayı, gözlem ve deneye uygunluk açısından değil de akla-yatkınlık açısından açıklayabilen birden fazla alternatif senaryo üretmek mümkün olmaktadır.

 


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Nurgül Çepni / 5.3.2010



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...