Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Hadislerin Sıhhati Meselesine Objektif Bir Metodoloji Çerçevesinde Bakış

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Ahmed Yüksel Özemre Hadis Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 485 Hit : 6037 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Vahiy Akıl İlişkisi
2 Üsküdarın Kuşları
3 Üsküdarın Kaybolan Lezzetleri
4 Üsküdarın Kaybolan Kokuları
5 Üsküdarın Kadınları
6 Üsküdarın Dergahları
7 Üsküdarda Manevi Hayat
8 Üsküdarda Konak Hayatı
9 Üsküdarda Ezan
10 Üsküdarda Ebru Sanatı
11 Üsküdar Sehaveti
12 Türkçe Kuran Çevirilerinde Nefs Ruh Resul Nebi Yakıyn Mevt Kelime Çiftlerindeki Kavram Kargaşası
13 Türk Tesbihçiliği
14 Türk Dilinin Zenginliğinin Mücessem Şahidi Kubbealtı Lugatı
15 Taklidi İmandan Tahkiki İmana Geçişin Dramı
16 Simetrik Ebru
17 Said Nursinin Eserinde Esir Kavramı
18 Rölativite Teorisinin 100. Yıldönümü Münasebetiyle XX. Yüzyılın En Büyük Teorik Fizikçisi
19 Psikologlarımız
20 Ortaçağı Sever misiniz?
21 Nevruz Bayramının Kökenleri
22 Mücahid Tomanın Kitabı
23 Mucize
24 Modernist Akım İçinde Kuran Tefsirleri
25 Mesnevide Vehim
26 Masonluğun Kökeni
27 Louis Massignon
28 Kuran Tilavetinde Üsküdar Ağzı
29 Keplerde Pitagorcu Düşüncenin Evrimi
30 Kalıcı Doktrinler Geçici Doktrinler
31 Kader ve Kazaya İmanı Anlamak
32 İslamiyet Açısından Reenkarnasyon
33 İslamda Kadın Hakları
34 İslam Hoşgörü ve Eşitlik
35 İncillerin Tarihine Giriş
36 İlmi Araştırma Ahlakının Bazı Temel Sorunları
37 Hz. Peygamber (s.a.)'in Risaletinin Evrenselliği
38 Hıristiyanlık İslam İle Bağdaşamaz
39 Hadislerin Sıhhati Meselesine Objektif Bir Metodoloji Çerçevesinde Bakış
40 Gazetecilik Bir Sanattır
41 Epistemolojinin Tanımı ve İşlevi
42 Dücane Cündioğluya Açık Mektup
43 Dinler Arası Diyalog
44 Din Nedir?
45 Çağımızda Tasavvuf
46 Bilgi Çağında Hikmetin Yeri ve Önemi
47 Aziz Mahmud Hüdayide Mirac Neşesi
48 Abdest ve Kurbanın Remzi (Sembolik) Anlamı

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı
1 İlk Atom Mühendisimiz Ahmet Yüksel Özemrenin Ardından…

Özeti
women cheat on their husbands infidelity in marriage unfaithful wife
link how many women cheat on husbands why do wifes cheat
manufacturer coupon for bystolic open bystolic savings card
abortion pill abortion pill abortion pill

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar
Yayınlandığı Tarih 27 Ocak 2005
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=190&Itemid=57

Makale Metni   [Yazdır/Print]

"Hadîslerin Sıhhati" Meselesine "Objektif Bir Metodoloji" Çerçevesinde Bakış

 

Hadîs Neye Denir?

1) Hz Muhammed'in (Kur'ân-ı Kerîm'de tesbit edilmiş olan vahyin dışında) söylemiş olduğu rivâyet edilen sözlere, 2) O'nun yazdırmış olduğu mektuplara ve evrâka, 3) kendisinin vasıflarını haber veren rivâyetlere, 4) O'nun bir olay karşısında izhâr ettiği tutumunu ve tavrını anlatan rivâyetlere, ya da 5) Peygamber'in hâl-i hayâtında vuku bulmuş bir olaya şâhid olanların rivâyetlerine ve hattâ bâzen, 6) Mâlik bin Enes'in (712-795) Muvattâ isimli hadîs külliyâtında yer almış olduğu gibi, Sahâbe ve Tabiîn'in şahsî görüş ve fetvâlarına dair rivâyetlere dahî hadîs denilmektedir1. Eğer Peygamber, sözlerinde, doğrudan doğruya Allāh'ın (Kur'ân'da bulunmayan) kelâmını dile getirmekteyse buna da hadîs-i kudsî denilmektedir.

 

Pekçok hadîs külliyâtı bulunmaktadır. Bunların en tanınmış ve de mûteber addedilenleri ise Buhârî'nin2 (810-870), Müslim'in3 (819-875), Ebû Dâvûd'un4 (817-889), Tirmizî'nin (824-892), Neseî'nin (830-915) ve İbni Mâce'nin (824-886) hadîs külliyâtlarıdır. Bu altı hadîsçinin külliyâtlarının tümüne Kütüb-i Sitte (Altı Kitap) denilmektedir. Kütüb-i Sitte, bir kısmı mükerrer, yaklaşık 31.000 kadar rivâyet ihtivâ etmektedir5. Bunları ve diğer hadîs kitaplarını6: A) önyargısız ve B) ciddî bir biçimde inceleyen biraz idrâk ve temyîz sâhibi bir müslüman: 1) Kur'ân'a, 2) Cenâb-ı Peygamber'in bizzât Kur'ân'ın övdüğü yüce ahlâkına, 3) Cenâb-ı Hakk'ın mîzân üzere vaz edip hıfzetmekte olduğu Tabîat kānûnlarına, 4) müşâhedeye - mantığa - sağduyuya muhâlif, ya da 5) biribiriyle çelişik pekçok rivâyeti [yâni Kur'ân'ın menşe' ve mâhiyet i'tibâriyle lâ rayba fîh (II/2) olmasına karşılık, bu hadîs külliyâtlarının çok şüpheli ve şâibeli rivâyetleri de] barındırması karşısında, ister istemez, hadîs adı altında toplanmış bulunan bu rivâyetlerin sıhhati meselesiyle dramatik bir biçimde karşı karşıya kalmaktadır.

 

Özellikle Emevî ve Abbâsî dönemlerinde pekçok hadîs uydurulmuş olmasından sonra yapılmış olan ayıklama ameliyelerine rağmen nasıl olup da bir kısmı çok mûteber addedilen hadîs kitaplarında hâlâ bu kabil rivâyetlerin kalmış olması anlaşılabilir bir keyfiyet değildir.

 

Bu durumda, mûteber addedilen bu kitaplardaki ve diğerlerindeki rivâyetler her ne olursa olsun: 1) gene de her türlü şüpheden-hâtâdan uzak, ve 2) aslā sorgulanamaz (lâyüs'el) sahîh hadîs olarak mı kabûl edilecektir?7 Yoksa, bunların daha objektif kıstaslar çerçevesi içinde yeniden incelenip dikkatli bir elemeye tâbi' tutulmaları mı gerekecektir? Bu bakımdan hadîslerin sıhhati meselesi, eninde sonunda, sahîh rivâyeti sahîh olmayandan ayırabilen objektif bir metodoloji meselesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Ancak, şimdiye kadar bu konu, bildiğim kadarıyla, aslā objektif bir metodoloji meselesi olarak idrâk ve temyîz edilmiş değildir. Bütün bu hadîslerin sahîh olduğunu iddia edenler, bunların sıhhatine delîl olarak, bunları sahîh olarak kabûl eden başka müellifleri göstermekle meseleyi hallettiklerini vehmetmektedirler. Bunun aksine, rivâyetlerdeki bu tutarsızlıkları müşâhede ve tesbit etmiş bulunanların bir kısmı ise, işin kolayına kaçmakta ve, ya hadîslerin tümünü reddetmek ya da hadîslerin dinî hayata yön verme fonksiyonunu minimuma indirmek gibi olumsuz bir tutum takınmaktadırlar. Bu tavırların her ikisi de ilmî ve de objektif bir metodolojiyle ilgisi olmayan sübjektif vehimlerden başka bir şey değildir.

 

İnen Vahy İle Hz Peygamber'in Ümmetine Vahy-dışı Hitâbı Arasındaki Mâhiyet Farkı

Kur'ân vahyin mâhiyetini, aşağıdaki âyette de görüldüğü vechile, iki kısma ayırmaktadır:

Sana Kitâb'ı indiren O'dur. Ondan bir kısmı muhkem (hüküm ifâde eden, mânâsı açık ve te'vil-yorum gerektirmeyen) âyetlerdir.Bunlar Kitâb'ın anasıdır (temelidir). Diğer kısmıysa müteşâbih (bir olguyu bir başka olguya benzetim yoluyla ifâde eden, ve dolayısıyla da gerçeği açık bir biçimde ifâde etmeyen) âyetlerdir. Kalplerinde (doğrulukdan) inhirâf bulunanlar fitne çıkarmak ve (kendi çıkarlarına uygun bir biçimde) te'vil etmek için O'ndaki müteşâbih âyetlere uyar. Oysa onların te'vîlini ancak Allāh ve ilimde râsih olanlar bilir. Onlar: "Biz O'na inandık, hepsi de Rabb'imizin katındandır" derler. Bunu ise ancak ûlü-l elbâb (akıllarını dirâyet ve isâbetle kullanabilenler) akledip düşünebilir. (III/7)

 

Buna göre: 1) Kur'ân âyetleri muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki türlüdür; 2) muhkem âyetler Kur'ân'ın temelidir; 3) müteşâbih âyetler te'vîle muhtaçtır; 4) ancak, müteşâbih âyetlerin te'vîlini yalnızca Allāh ve ilimde rüsûh sâhibi olanlar bilir (yâni muhkem âyetlerin herkesin fehâmetine açık olmasının tersine müteşâbih âyetler herkesin fehâmet ve idrâkine açık değildir8; 5) bu âyetler muhkem âyetler gibi hem inanmayı ve hem de bunlarla amel etmeyi gerektiren âyetler değil, yalnızca inanmayı gerektiren âyetlerdir; 6) kalplerinde doğrulukdan inhiraf bulunanlar fitne çıkarmak ve/veyâ, ilimde rüsûh sâhibi olmamalarına rağmen ille de te'vil etmek gâyesiyle, müteşâbih âyetlere başvururlar.

 

Buna karşılık Hz. Peygamber'in ümmete hitâbında Cenâb-ı Hakk, O'na, mesajını açık ve net bir şekilde duyurmasını (XXIV/54); Rabb'in yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağırmasını, ne insanlarla en inandırıcı yöntemlerle tartışmasını (XVI/125) emretmiştir. Ayrıca Cenâb-ı Hakk: "Nitekim size, mesajlarımı iletmesi, sizi arındırması, vahiy ve hikmeti bildirmesi ve bilmediklerinizi öğretmesi için içinizden bir resûl gönderdik" (II/151) demektedir.

 

Resûllullāh'ın bütün bunlardan, ve hele hele öğreticilik (muallimlik) ve mürebbi'lik görevlerinden, ictinâb etmesi aslā mümkün değildir. Kur'ân'ın övdüğü yüce ahlâkı dolayısıyla Cenâb-ı Peygamber'in peygamberliğinin gereği olan öğüt vermede eksik ve kusurlu davranması da muhâldir. O mutlakā efrâdını câmi' ve ağyârını mâni', açık ve de seçik kelâm etmelidir. Yâni Hz Peygamber'in sözleri, beşerî açıdan, te'vîl gerektirecek kadar esrarlı ve muğlāk olamaz. Aksi hâlde bu, Resûlullāh için büyük bir nâkısa olurdu. Zâten İslâm fıkhına göre ancak zâhire göre hüküm verilir. Bir kimse Hz Peygamber'e atfedilen bir rivâyetteki nâkısaları te'vîl etmeğe tevessül edip de bu sözlerin ardında bulacağını umduğu mânâyı bizzât kendisi üretmeye kalkışacak olursa bu yalnızca, onun, elindeki metnin zâhirini tahrîf etmesi ve kendi nefsinin sübjektif semeresini Hz Peygamber'e izâfe etmesi demektir.

 

Şu hâlde, bir kimse kalkar da Resûlullāh'dan yapılan rivâyetlerin bâzılarının hem sahîh ve hem de tıpkı müteşâbih âyetlerde olduğu gibi te'vîl edilmesi gerekliliğini savunursa bu, Resûlullāh'ın (XXIV/54) âyetinin emrine uymamış olduğu hakkında zımnî ve vahîm bir ithâm olurdu. Yok eğer söz konusu rivâyet konusunda en ufak bir şekil, mânâ, delâlet ve mâhiyet şüphesi varsa, zâten sırf bu yüzden, o rivâyetin sahîh hadîs olarak kabûlü muhâldir.

 

Kur'ân'a Göre Hz Peygamber'in Nitelikleri

Hakkında: "O hâlde Sen Allāh'a tevekkül et! Muhakkak ki Sen apaçık hakka uymaktasın" (XXVII/79)9; "Muhakkak ki Sen en yüce ahlâka uymaktasın" (LXVIII/ 4)10; "Biz Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (XXI/107); "Kim Resûl'e itaat ederse Allāh'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, Biz Sen'i onların başına koruyucu olarak göndermedik" (IV/80)11; "Allāh'a ve Resûl'üne îmân edin..." (XLVIII/9, LVII/7); "Allāh'a ve Resûl'e itaat edin ki merhamet edilmişlerden olasınız!" (III/132); "... Resûl size neyi verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan çekinin" (LIX/7); "Ey îmân edenler! Allāh'a ve Resûl'e ihânet etmeyin..." (VIII/27); "Eğer O [Resûl] Bize bâzı sözler isnâd etmeğe kalkışsaydı Biz O'nun kuvvetini-kudretini alır, can damarını keserdik de buna sizden kimse engel olamazdı" (LXIX/44-47)12 âyetleri bulunan Cenâb-ı Peygamber'e, bu âyetler kapsamında, tâbi' olmak bakımından mü'minler büyük bir sorumluluk altında bulunmaktadırlar.

 

Unutulmamalıdır ki Kur'ân'daki âyetlerden bir tânesini reddetmek dahî kişiyi İslâm'ın dışında bırakır. Kur'ân ise tümüyle her türlü şüphenin ötesindedir (II/2); ve Kur'ân'ın her türlü şüphenin ötesinde olduğu da her müslüman tarafından dâima zinde tutulan kesin bir idrâk ile idrâk edilmelidir.

 

Yukarıdaki âyetlerin içeriği, her müslümanı, Cenâb-ı Peygamber'in yaptığını yapmak ve yapmakdan çekinmiş olduğundan da çekinmek yolunda Peygamber'in ahlâkını örnek almayı (XXX/21) bir hayat tarzı olarak idrâk etmekle mükellef kılmaktadır. Bu bakımdan günümüze kadar intikāl etmiş olan hadîslerin: 1) sıhhatinden emîn olabilmek de, 2) sıhhatli olanlarına uymak da, Hz Peygamber'i örnek almak isteyen "idrâk ve iz'an sâhibi her müslüman için", olağanüstü bir öneme sâhiptir.

 

Yukarıda zikredilmiş olan âyetler, müslümanlar için, Resûlullāh'ın da her türlü şüphenin ötesinde tutulması gerektiğinin tartışılmaz dayanaklarıdır. Buna karşılık vahyin, indiği zaman tesbit edilmiş (yâni hemen sahâbe tarafından ezberlenmiş ve vahiy kâtipleri tarafından da yazıya geçirilmiş) olması hasebiyle zaman içinde değişikliğe uğratılmasının (tahrîf edilmesinin) önüne geçilmiş olmasına karşılık Resûlullāh'ın: 1) günlük yaşantısı, 2) çeşitli vesilelerle söylemiş olduğu sözleri, ve 3) çeşitli olaylar karşısında takınmış olduğu tutum ve tavırları hakkındaki bilgilerimiz yalnızca O'nun vefâtından seneler sonra yazıya dökülmüş olan rivâyetlere dayanmaktadır.

 

Bu durumda müslümanlar, kendisine hakkıyla tâbi' olabilmek için, Resûlullāh hakkında edilen rivâyetlerin sıhhatinden nasıl emîn olabileceklerdir?

 

Hadîslerin Sıhhati'nin Olmazsa Olmaz İlk Şartı

Hadîslerin sıhhatinden emîn olmak, râvîler zincirinin güvenilirliği ya da râvîlerin biribirleriyle ilişkilerinin sıhhati gibi bugün için tahkik edilmesi mümkün olmayan sübjektif temellere değil, bunlardan tümüyle bağımsız objektif bir temele dayandırılmalıdır.

 

İlk hadîs toplayıcıları rivâyetlerin sıhhatinden emîn olmanın kıstası olarak râvîler zincirinin13 güvenilir kimselerden oluşmuş olmasını prensip ittihâz etmişlerdir. Oysa içtimaî hayatta bâzı hatâları görülmüş olsa bile bir kişinin Hz Peygamber'den bir hadîs rivâyet ettiğinde de muhakkak hatâlı olacağını peşînen kabûl etmek gerçeği yansıtmayabileceği gibi bu tutum ahlâken (XLIX/12) âyetine14 de aykırıdır. Öte yandan güvenilir olduklarına inanılan râvîlerin hepsinin de hâfızalarının zâfiyet göstermemiş ve dillerinin sürçmemiş olduğunu kim garanti edebilir15? Ortadan kaldırılması mümkün olmayan bu şüpheler dolayısıyla, râvîler zincirinin kendi-başına-rivâyetin-sıhhatinin-garantisi olarak addedilmesi epistemolojik açıdan tatminkâr ve objektif bir kıstas değildir. Çünkü hem Emevîler ve hem de Abbâsîler döneminde, uydurulmuş bir hadîsin altına güvenilir olduğuna inanılmış bir râvîler zinciri ekleyerek sayısız uydurma hadîsin imâl edilmiş olduğu bilinen bir olgudur.

 

Bugün hadîs ile meşgûl olan pekçok kimsedeki yaygın kanaat isnâd konusunun günümüz için de geçerli, ve her hadîs rivâyetini doğru olarak kabûl etmenin saflık olduğudur. Bu zevât asl olanın: her hadîsi araştırmak, doğruluğunu veyâ yanlışlığını ortaya koymak olduğunda hemfikirdirler. Ancak isnâd sisteminin bugün hadîsler için geçerli olmadığı, onun yerine kaynakların geçerli olduğunu savunmakta ve "Kimden duydun?" değil de "Hangi kaynaktan aldın?" sorusuna verilen cevâbın, hadîsin sıhhatini garanti eden, yeterli bir cevap olacağını kabûl etmektedirler16.

 

Burada da objektif bir metodoloji yerine sübjektif bir otoriteye rücû'un17 ağır basmakta olduğu gözlenmektedir.

 

Gene yukarıda zikredilmiş olan âyetlerden ötürü kesin olan bir şey varsa o da Cenâb-ı Peygamber'in âyetlerin nüzûlünden sonra bunlara (yâni Kur'ân'a) muhâlif hiçbir sözünün ya da hareketinin olamayacağıdır. Bu i'tibârla, şu ya da bu şekilde Kur'ân'a muhâlif olduğu ortaya konan bir rivâyet hakkında verilebilecek tek hüküm bu rivâyetin sahîh bir hadîs sayılamıyacağıdır.

 

(1) Şu hâlde, râvîlerinin kim olduklarına bakılmaksızın, bir rivâyetin sahîh sünnetten sayılabilmesi için "birinci objektif18 kıstas" onun Kur'ân'a muhâlif bir muhtevâsı olmamasıdır. Yâni Sünnet'in sahîh olmasının olmazsa olmaz ilk şartı, rivâyetinin Kur'ân'a muhâlif olmamasıdır. Zâten bu konuda Cenâb-ı Peygamber de:

"Benim sözlerimi Allāh'ın kitabının ölçülerine vurunuz. Şâyet uygun düşerse o bendendir ve onu ben söylemişimdir"19

diyerek bu olmazsa olmaz şarta mü'minlerin dikkatini çekmiş bulunmaktadır.

 

Şimdi bir misâl olarak Müslim ve Tirmizî'de bulunan şu hadîsi göz önüne alalım20:

 

"... Asıl müflis, kıyâmet günü namazı ile, orucu ve zekâtı ile gelir. Öte yandan, şuna buna hakāret etmiş, iftirâ atmış, birinin malını yemiş, öbürünün kanını akıtmış ve falanı dövmüş olarak gelir. Yaptığı iyilik ve sevapları işte böylece ona buna dağıtılacaktır. Borcu ödenmeden sevapları biterse, bu defa onların günahlarını kendisi yüklenecek ve sonra da cehenneme atılacaktır."

 

Bu rivâyet, en azından son cümlesi açısından, Hz Resûl'ün söylemesi imkân dışı olan uydurma bir rivâyettir; çünkü "kimsenin bir başkasının günahını yüklenmeyeceği" hakkındaki Kur'ân'ın (VI/ 164, XVII/15, XXXV/18, XXXIX/7 ve LIII/38) âyetlerine muhâliftir.

 

Hakkında Âyet Nâzil Olmazdan Önceki Nebevî Uygulamaların Sahîh Sünnet'den Sayılmayacağı Hakkında

Bununla beraber, burada bir ihtimâlin daha vârid olduğuna dikkati çekmek gerekmektedir. O da Cenâb-ı Peygamber'in bu sözlerinin mezkûr âyetlerden daha hiç biri nâzil olmadan söylemiş olması ihtimâlidir. Peygamber aslā bir âyeti nakzedemez ve neshedemez ama âyet pekālâ Peygamber'in (beşerî vasfıyla söylemiş olduğu) sözlerini hem nakzedebilir ve hem de neshedebilir. Hz Peygamber ileride yanlış anlama ve uygulamalara yol açmasın diye ve yüksek bir idrâk ve hikmetle, ağzından Kur'ân hâricinde çıkmış olan sözlerin kayda geçirilmesine herhâlde sırf bu yüzden izin vermemiştir.

 

Buna benzer bir durum da zinâ suçu işleyenlere recm (yâni taşlayarak öldürme) cezâsının uygulanmış olduğuna dair rivâyetler için de vâriddir. Kur'ân'da: "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şâhit getirin. Eğer şâhitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yâhut Allāh onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin" (IV/15), "İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa cezâ verin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara cezâ verip eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allāh tevbeleri kabûl eden ve çok esirgeyendir" (IV/16) ve "Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekten her birine yüz sopa vurunuz; Allāh'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allāh'ın dininde (hükümleri uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezâya şâhit olsun" (XXIV/2) denilmektedir.

 

Buna rağmen bâzı hadîslerde Cenâb-ı Peygamber'in zinâ suçu sâbit olan birkaç kişiyi recmettirmiş olduğu rivâyet edilmektedir21. Hz Peygamber'in Kur'ân'ın (XXIV/2) âyetindeki açık hükmü çiğneyerek zinâya uygulanan cezâyı nefsânî olarak arttırması Kur'ân'ın O'nun yüce ahlâkı hakkındaki tavsifi ve Peygamber'e yüklemiş olduğu mükellefiyetler (IV/105, V/48-49, XIV/11, XVIII/27) ile bağdaşmadığından: 1) ya bu hadîsler uydurma hadîslerdir, 2) ya da bu recm uygulaması henüz (IV/15, IV/16 ve XXIV/2) âyetleri nüzûl etmeden vuku bulmuş olan, o zamanki yaygın örfe uygun bir uygulamadır.

 

Ne gariptir ki Türkiye Diyânet Vakfı'nca bir heyete hazırlattırılarak yayınlanmış olan Kur'ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli'nin Ankara 1993 târihli 2. baskısının 79. sayfasında (IV/16) âyetine eklenmiş olan açıklayıcı not aynen şöyledir:

"Bu iki âyet fuhuş denilen çirkin fiil ile ilgilidir. Müfessirlerin çoğuna göre her ikisi de zinâ denilen fuhşa ait olup, birincisi evlilerin zinâsı, ikincisi ise bekârların zinâsı hakkında ilk devirlerde tatbik edilen cezâyı açıklamaktadır. Daha sonra gelen âyet (Nûr 24/2) ve hadîsler ile Hz. Peygamberin tatbikātına göre bu âyetler neshedilmiş, bekârların zinâsı için belli sayıda sopa, evlilerin zinâsı için ise "recm" cezâsı getirilmiştir..."

 

Aynı Meâl'in 349. sayfasında Nûr sûresinin 2. âyetine eklenmiş olan açıklayıcı not da aynen şöyledir:

 

İslâm hukuku dilinde bu cezâlandırma şekline "had" denir. Âyette emredilen bu uygulama yalnız bekâr olup da zinâ eden içindir. Eğer evli bir erkek ve kadın zinâ etmişlerse buna "recm" cezâsı verilir.

 

Görüldüğü gibi söz konusu müellifler Hz Peygamber'in Kur'ân'ın bir hükmünü ortadan kaldırabileceğini (neshedebileceğini) ve onun yerine kendisinin uygun gördüğü (dolayısıyla İlâhî/Kur'ân'î değil de nefsânî) bir uygulamayı vaz edebileceğini söylemektedirler. Kanaatimce bu, Hz Peygamber'in yazımızın başına dercetmiş olduğumuz Kur'ân âyetleriyle müsellem olan yüce ahlâkını tekzîb eden ve O'nu Kur'ân'ın (yâni Allāh kelâmının) üstünde bir mevkie yerleştiren olağanüstü vahim bir hatâ, bir vehim ve bir idrâk eksikliğidir.

 

Bundan çok daha vahim bir hatâ da recm cezâsıyla ilgili olarak Hz Ayşe'ye izâfe edilen bir başka uydurma rivâyettir:

Âişe (radyallāhü anhâ)'dan: Şöyle demiştir:

 

Andolsun ki recm etme âyeti ve yetişkin kişiyi on defa emzirme (sebebi ile nikâhlanmanın haramlığı) âyeti indi ve andolsun ki bu âyetler tahtımın altındaki bir yaprakta (yazılı) idi. Resûlullāh (sallallāhü aleyhi ve sellem) vefât edip biz O'nun ölümü ile meşgûl olunca, evde beslenen bir koyun (veyâ bir keçi) girip o yaprağı yedi"22

 

Bu rivâyet Kütüb-i Sitte'de yalnızca İbn Mâce'nin Sünen'inde bulunmaktadır. Ayrıca, Kütüb-i Sitte'nin hepsinde de yer almış olan olan bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir:

..... (Abdullah) bin Abbâs (radiyallāhü anhümâ) dan rivâyet edildiğine göre:

 

Ömer bin el-Hattâb (radiyallāhü anh) (halîfe iken Medîne-i Münev-vere'deki Mescîd-i Nebevî'de bir Cumâ hutbesinde) şöyle demiştir:

 

(Ey Müslümanlar) Şüphesiz ben şundan korkarım: Halkın üzerinden uzun bir zaman geçer de nihâyet bir adam: Ben Allāh'ın kitabında (zinâ eden evliyi) recmetme (hükmünü) bulmuyorum, der ve bu yüzden halk Allāh'ın farîzalarından birini terketmekle dalâlete giderler. Bilmiş olun ki (zinâ eden) kişi muhsan (evlenmiş) olup beyyine (dört erkek şâhid), veyâ gebelik, ya da itirâf olduğu zaman şüphesiz recmetmek haktır. Şüphesiz ben recm âyetini okudum. Âyet şudur: "Şeyh ve şeyhâ (yâni muhsan erkek ve kadın) zinâ ettikleri zaman onları muhakkak recmediniz".Resûlullāh (sallallāhü aleyhi ve sellem) recmetti ve O'ndan sonra da biz recmettik23.

 

Bu son iki rivâyetin uydurma oldukları şuradan bellidir ki bunlar "Kur'ân'ı muhakkak ki Biz indirdik ve muhakkak ki O'nun koruyucusu da Biz'iz" (XV/9) âyetinin kesin hükmüne muhâlif iddialar içermektedirler. Zîrâ bu âyet Cenâb-ı Hakk'ın kelâmı ile, idrâk ve iz'an sâhiplerine: 1) Kur'ân'ın bizzât Kendisi'nin koruması altında olduğunu, ve bundan dolayı da ebediyyen 1) herhangi bir eksikliğe uğramaksızın, 2) herhangi bir ek ile tahrîf edilmeksizin Hz Cebrâil'in Hz Muhammed'e tebliğ ettiği şekliyle muhâfaza edileceğini vaad ve ilân etmektedir. Sözde-recim-âyeti'nin bugünkü Mushaf'da bulunmadığının iddiası ise Cenâb-ı Hakk'a yalan ve vaadini tutmamak isnâdları değil midir?

 

Bu durumda, söz konusu iki rivâyetin hem Hz. Ayşe'nin ve hem de Hz. Ömer'in imajlarını tahrif etmeğe yönelik bir propagandanın eseri olması da muhtemeldir.

 

Anakronik24 Unsurlar İhtivâ Eden Rivâyetler Uydurmadır

Hadîs olarak telâkki edilen bâzı rivâyetler anakronik unsurlar ihtivâ etmektedir. Meselâ Tirmizî'de bulunan ve İbn Abbâs'dan neşet ettiği söylenen:

"Ümmetimden iki sınıf vardır ki, bunların İslâm'dan nasipleri yoktur: Mürcie ve Kaderiyye"25

rivâyeti uydurma bir rivâyettir; çünkü Cenâb-ı Peygamber'in zamanında Mürcie ve Kaderiyye fırkaları da bunların doktrinleri de teşekkül etmiş değildi. Mürcie "amele önem vermeyen ve îmânı yeterli gören" bir fırka ve Kaderiyye de VIII. yüzyılın ortalarında yâni Cenâb-ı Peygamber'in vefâtından yüz yıl kadar sonra ortaya çıkmış olan Mu'tezile fırkasının "herkesin kendi kaderini kendisinin yaratacağı" husûsundaki doktrinidir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Peygamber'e izâfe edilen bu sözler bizzât onun ağzından çıkmış sözler değil, vefâtından belki bir ya da iki yüzyıl sonra O'na izâfe edilmiş olan uydurma sözlerdir.

 

Kezâ Müslim'de Kitâbü-l Fazâilü-s Sahâbe bahsinde bulunan ve Ebû Sufyân'ın şu rivâyeti de muhteşem bir anakronizma örneğine dayanan uydurma bir rivâyettir:

Ebû Sufyân'dan: Resûl'e dedim ki: "Ey Allāh'ın Resûlü! Bana üç iyilikte bulun! Kızım Ümmü Habîbe'yle evlen! Oğlum Muâviye'yi kâtib yap! Ve müslümanlarla savaştığım gibi kâfirlerle savaşmam için bana emir ver!"

 

Hâlbuki Ebû Süfyân'ın kızı Ümmü Habîbe H. 6/M. 628 yılında Habeşistan'da mültecî olarak bulunuyorken Hz Peygamber ile evlenmiştir. Nikâh Hz Peygamber'in gıyâbında kıyılmış, vasîliğini Hâlid bin Saîd yapmış ve Peygamber'i de Habeşistan Necâşî'si temsil etmiştir. Ebû Sufyân ise, bu hâdiseden iki yıl sonra H. 8/M. 630 yılında ve Mekke'nin fethi akabinde müslüman olmuştur.

 

(2) Bu bakımdan hadîs niyetine yapılmış olan bir rivâyetin sıhhati konusunda bir başka objektif kıstas da rivâyetin anakronik unsurlar ihtivâ etmemesidir.

 

Cenâb-ı Peygamber'in Kur'ân Tarafından Övülmüş Ahlâkına Muhâlif Rivâyetler

Hadîs olarak telâkki edilen bâzı rivâyetlerde Cenâb-ı Peygamber'in bizzât Kur'ân tarafından övülmüş olan ahlâkına muhâlif unsurların bulunması da o rivâyetin sahîh olmadığının objektif delîlidir.

 

Bu kabil rivâyetlerden biri de Ebû Dâvûd'da yer almıştır. Kā'b bin Mâlik'den geldiği söylenen bu rivâyet Hz Peygamber'in, kendisi aleyhinde şiirleri ile tezyîf edici ve inatçı bir propaganda yapan Mekke'li Kā'b bin el- Eşref'i bir adam gönderterek öldürtmüş olduğu hakkındaki iftirâdır26. Âlemlere rahmet olarak gönderildiği (XXI/107) âyetiyle tesbit edilmiş olan bir Peygamber'in bu kabil bir suikast ile bir şâiri öldürtmüş olması muhâldir27.

 

Kur'ân'ın övdüğü yüce ahlâkı dolayısıyla Cenâb-ı Peygamber'in peygamberliğinin gereği olan öğüt vermede eksik ve kusurlu davranması da muhâldir. O mutlakā efrâdını câmi' ve ağyârını mâni', açık ve de seçik kelâm etmelidir. Bu ahvâle aykırı rivâyetlerin O'na izâfe edilmemesi gerekir. Bunun aksinin vârid olması Hz Peygamber'e bühtândır.

 

Bu kapsamda belirli bir kesimde sahîh hadîs diye pek revaç bulmuş olan "Ümmetimin ihtilâfı rahmettir" sözü de aslā Hz Peygamber'e izâfe edilemez. Bu uydurma bir rivâyettir. Zîrâ (X/40, XI/85, XXVIII/77, XLVII/22-23, vb...) âyetlerinde de takbîh edilmiş olduğu vechile bozgunculuk yâni fesad çıkarma da en azından iki cenah arasında bir ihtilâf doğurur. Tıpkı 4. halîfe Hz Alî'ye başkaldıran Muâviye'nin ve kezâ Hz Ayşe ile Talha ve Zübeyr'in sebeb oldukları fesadlarda olduğu gibi. Bu fesadlar binlerce müslümanın kanının akmasına sebeb olmuştur. Bunun neresi rahmettir? Burada haksız olan taraflar Âhiret'te bu ihtilâfların hesabını muhakkak vereceklerdir. Tevhîd dini olan İslâm'da rahmet olan müslümanların ihtilâfı değil, ancak ve ancak vahdetidir.

 

(3) Şu hâlde hadîs niyetine yapılan bir rivâyetin sahîh olmasının bir başka objektif şartı da rivâyetin Cenâb-ı Peygamber'in bizzât Kur'ân tarafından övülmüş olan yüce ahlâkına muhâlif unsurlar ihtivâ etmemesidir.

 

Fizikî Olarak Allāh'ın Kevnî Düzenine Muhâlif Unsurlar İhtivâ Eden Rivâyetler

Buhârî, Müslim ve Tirmizî'de İbn Mes'ûd'dan rivâyet edilmiş olan28:

"Biz Allāh Resûlü sallallāhu aleyhi ve sellem ile Mina'da bulunurken ânîden ay ikiye bölündü. Bir parçası dağın arkasına, diğer parçası da önüne düştü. Allāh Resûlü sallallāhu aleyhi ve sellem bize: "Şâhit olun, bakın!" buyurdu"

 

hadîsi de uydurma bir hadîstir. İkiye parçalandıktan sonra bir parçası Mina dağının arkasına diğer parçası da önüne düşmüş olan nesne aslā Ay olamaz. Ay, Dünyâ'nın çekim kuvvetine bağlı olarak yaklaşık 384.000 km uzaklıkta dolanan, çapı da Dünyâ'nınkinin dörtte birinden biraz büyük, yâni yaklaşık 3.470 km olan bir gök cismidir. Ay şu ya da bu şekilde ikiye bölünse ve bu her iki parça da (bütün mekanik kānûnlarının aksine) Dünyâ'ya yönelse, hızları ne kadar büyük olursa olsun, bu parçaların yeryüzüne düşmesi göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zaman süresi içinde değil, en azından birkaç gün içinde olur. Ayrıca bu kadar büyük parçaların toprağa çarpmaları da yeryüzündeki bütün hayâtın sonu olurdu.

 

İbretle okunması gereken ve Usmâ (ya da Umeys) kızı Esmâ'dan iki ayrı şekilde rivâyet edilen uydurma bir hadîs29 de şöyledir:

Birinci versiyon - " Allāh Resûlü sallallāhu aleyhi ve sellem öğle namazını Sehbâ'da kıldırıp Ali'yi bir işe gönderdi. Dönünce Peygamber sallallāhu aleyhi ve sellemin ikindi namazını kıldığını gördü. Sonra Peygamber sallallāhu aleyhi ve sellem başını Ali'nin kucağına koyup uyudu. Güneş batıncaya kadar onu kımıldatmadı. Ondan sonra Allāh Resûlü sallallāhu aleyhi ve sellem şöyle dua etti: Allāh'ım! Kulun Ali kendini Peygamberi için hapsetti. Ne olur Güneş'i onun için geri çevir!". Esmâ dedi ki: "Dağların ve yerin üzerinde görününceyedek Güneş onun için tekrar doğdu. Bunun üzerine Ali kalktı, abdest alıp ikindi namazını edâ etti. Ondan sonra Güneş tekrar battı. Bu olay Sehbâ'da cereyân etmiştir".

 

İkinci versiyon – Dedi ki: "Peygamber sallallāhu aleyhi ve selleme vahiy indiği zaman, nerdeyse bayılacak gibi olurdu. Bir gün O'nun başı Ali'nin kucağındayken kendisine vahiy indi. Daha sonra Allāh Resûlü sallallāhu aleyhi ve sellem ona: İkindiyi kıldın mı? Diye sordu. Hayır dedi. Bunun üzerine Allāh Resûlü sallallāhu aleyhi ve sellem Allāh'a dua etti de Güneş'i geri çevirdi ve Ali namazını kıldı". Esmâ dedi ki: "Güneş battıktan sonra tekrar doğduğunu ve Ali ikindiyi kılıncayadek (gökyüzünde) durduğunu gördüm".

 

Bu kevnî olayı binlerce kişinin görüp tanıklık etmesi gerekirken olayın yalnızca Usmâ (ya da Umeys) kızı Esmâ tarafından görülmüş olması bunun ya rüyâda ya yakazada vuku bulmuş sübjektif bir olay olduğuna ya da bu hanımın ismi kullanılarak uydurulmuş bir rivâyet olduğuna işâret etmektedir.

 

Kur'ân'da: "(Allāh) göğü yükseltti ve mîzânı vaz etti" (LV/7) ve kezâ "eğer Hakk onların keyiflerine uysaydı, gökler yer ve bunların içinde bulunan kimseler bozulur giderdi..." (XXIII/71) denilmektedir.

 

İlk âyet Cenâb-ı Hakk'ın bütün fizikî Kâinat için bir ölçü, bir denge vaz etmiş olduğunu ifâde etmektedir ki bu, Sünnetullāh da denilen, Tabîat kānûnlarıdır. Bu kānûnlar sâyesindedir ki bizler gök cisimlerinin hareketlerini hesaplayabilmekte ve bundan ezân vakitleri gibi pratik sonuçlar çıkarmakta; ya da uzaya atılan Uzay Mekiği'nin yörüngesini tâyin ederek uzayda ne zaman nerede bulunması gerektiğini ve Dünyâ'ya ne zaman ve hangi yörüngeyi izleyerek dönmesi gerektiğini tesbit edebilmekteyiz. Bu (fizik, mekanik, kimya, vb... gibi) Tabîat kānûnlarında Cenâb-ı Hakk'ın vaz etmiş olduğu mîzân'ın dışında hiçbir değişiklik, hiçbir bozulma yoktur. Olsa olsa beşerin bunları lûtf-i ilâhiyle keşfetmesinde zaman içinde ve (II/255) âyetine göre30 tecellî eden ilmî ilerleme sâyesinde hassasiyeti arttırıcı iyileştirmeler vardır.

 

İkinci âyette ise, idrâk ve iz'ân sâhibi kimselere, göklerin yerin ve bunların içinde bulunan kimselerin bozulup gitmemesi için, inanmayanların keyiflerine uyulmıyacağı ve bildirilmektedir.

 

Bununla irtibatlı olarak Ebû Avâne'nin Müsned'inde yer alan31 bir hadîs de idrâk ve iz'an sâhiplerine Hakk'ın bizzât vaz etmiş olduğu mîzânın korunduğu ve korunacağı te'yid etmektedir. Hz. Peygamber, oğlunun vefâtına tesâdüf eden bir Güneş tutulmasının halk tarafından Güneş'in de Peygamberin yasına iştirâk etmekte olduğu şeklinde yorumlanması üzerine hutbede: "Ay ve Güneş Allāh'ın âyetlerinden bir âyettir ve Allāh ne Muhammed'in oğlunun ölümü, ne de bir fânînin doğumu için âyetini değiştirir" demiştir.

 

(4) Şu hâlde hadîs niyetine yapılan bir rivâyetin sahîh olmasının bir başka objektif şartı da rivâyetin Allāh'ın fizikî olarak mîzân üzere koruduğu kevnî düzene muhâlif unsurlar ihtivâ etmemesidir.

 

Müşâhedeye, İlme ve Sağduyuya Muhâlif Unsurlar İçeren Rivâyetler

Çeşitli hadîs külliyâtlarında karşılaşılan bâzı hadîslerde müşâhedeye, ilme ve de özellikle sağduyuya muhâlif rivâyetlere rastlanılmaktadır. Bununla ilgili birkaç misâl aşağıda takdîm edilmektedir.

 

"Rabb kızarsa vahyi Farsça indirir. Râzî olursa Arapça indirir"32

rivâyeti uydurma bir rivâyettir. Cenâb-ı Peygamber hiçbir sehâbiye Farsça bir âyet ezberletmiş ya da yazdırmış değildir.

 

"Ey Hümeyrâ33! Güneşlenen su ile yıkanma! Zîrâ o cüzzâm yapar"34

şeklindeki rivâyet akla, sa33ğduyuya ve gözlemlere aykırıdır. Eğer bu doğru olsaydı yazın sıcak havada denize girenlerin hepsinin cüzzâm illetine yakalanmış olması gerekirdi.

 

"Sıcak şiddetlenince (öğle) namazını soğutun (tehir edin biraz). Çünkü sıcağın şiddeti Cehennem'in hararetindendir."35

şeklindeki rivâyetin son cümlesi ise en azından acâyiptir. Burada öğle sıcağının Cehennem'in hararetinden neşet ettiği gibi bir özdeşleştirme yapılmaktadır ki bunun ilim ve sağduyu ile ilgisi yoktur. (VII/40) âyetinde suçluların cezâ yeri olarak nitelendirilen Cehennem'in ateşinin Dünyâ'ya kadar erişip de mü'minleri dahî rahatsız ettiğini telmih eden bu ifâde, söz konusu rivâyetin en azından ikinci cümlesinin uydurulmuş olmasının delîlidir.

 

Buhârî'nin Türkçe tercümesindeki şu rivâyetin36 ise, olağanüstü garâbetine rağmen, Buhârî'nin külliyâtında nasıl olup da yer almıştır, anlaşılır iş değildir:

" Ebu Hüreyre radiyAllāh ü anhden:

Şöyle demiştir: Resulullah sallalahu aleyhi vesellem (efendimiz) buyurdu ki her kim Cuma günü cenabet guslü ile istiğsal ettikten sonra (ilk saatte Cuma namazına) giderse bir deve, ikinci saatte giderse bir sığır, üçüncü saatte giderse (sağlam) boynuzlu bir koç, dördüncü saatte giderse bir tavuk, beşinci saatte giderse bir yumurta37 kurban etmiş gibi (sevaba nail) olur..."38

 

Etimolojik olarak kurban: "Cenâb-ı Rabbü-l Âlemiyn'e yakınlaşmayı (kurbiy-yet'i) sağlayan şey" anlamında ise de dinî uygulama bakımından: "Rabb'ın rızâsını kazanmak gâyesiyle belirli şartlara riâyet ederek belirli bâzı hayvan türlerini usûlünce boğazlamak, ya da bu türlü boğazlanan hayvan" anlamındadır. Kütüb-i Sitte'de Hz Peygamber'in kendisi için hep koyun, zevceleri için de bâzen sığır kurban ettiğini bildiren onlarca hadîs bulunmaktadır. Ayrıca tavuğun ve hattâ yumurtanın dahi(!?) kurban ilebileceğini bildiren bir başka rivâyet de bulunmamaktadır. Ayrıca yumurtanın usûlüne uygun bir biçimde nasıl boğazlanacağı da bir başka önemli mesele olup bu hususta da herhangi bir rivâyete ya da fetvâya(!?) rastlamamış olduğumu ifâde etmem gerekir.

 

Bundan başka, meselâ İstanbul'da, 21 Aralık 2001 Cuma günü Güneş'in doğuşu 07.19 ve öğle ezânı vakti de 12.09 dur. Buna göre o gün, bir deve kurban etmiş olmanın sevâbını kazanmak isteyen bir kimsenin boy abdesti aldıktan sonra Cuma namazına 07.09 da gitmesi ve câmide 5 saat beklemesi gerekecektir. Yok eğer yalnızca bir yumurta kurban etmiş olmanın sevâbıyla yetinmek isterse câmiye Cuma ezânından bir saat önce gitmiş olması yeterli olacaktır.

 

Dünyâ'nın ömrünün 7000 yıl olduğu husûsunda özellikle Suyûtî tarafından takdîm edilen rivâyetler de, bugünkü ilmî sonuçların Dünyâ'mızın yaşını 4,5 milyar yıl olarak tesbit etmiş olması dolayısıyla, i'tibâr edilmemesi gereken uydurma rivâyetlerdir.

 

(5) Şu hâlde hadîs niyetine yapılan bir rivâyetin sahîh olmasının bir başka objektif şartı da müşâhedeye, ilme, sağduyuya muhâlif unsurlar ihtivâ etmemesidir.

 

Mesele Çözmek Yerine Çözülmez Meseleler Vaz Eden Rivâyetler

Bâzı rivâyetler bir meseleyi çözecek yerde çözülmesi mümküm olmayan meseleler vaz etmekle mâlûl gözükmektedirler. Meselâ:

"Cuma'da hazır bulunun ve imâma yakın durun! Çünkü kişi cuma'da (imamdan) uzak durursa (böylece) Cennet ehlinden olduğu hâlde Cennet'ten uzaklaşmış olur"39

rivâyetini ele alalım. Bu rivâyet, imâma yakın durmanın tanımının ne olduğu anlaşılmadığından şüphe uyandırıcı bir rivâyettir. İmâma yakınlık onun hemen arkasında durmak mıdır, ilk iki safın kapsamı içinde mi telâkki olunmalıdır ya da câmide ne kadar saf varsa bunların yarısı mıdır? İmâma yakın olacağız diye Cuma' namazına iki saat önce tehâcüm eden mü'minlerden kaçı yakın sayılacaktır? Bu rivâyet mesele çözmemekte, aksine çözümsüz meseleler vaz etmektedir.

"Batıdan ve doğudan fitne zâhir olduğu zaman Şam'ın ortasında toplanın. Zîrâ o gün yerin altı yerin üstünden iyidir"40

 

rivâyeti ise, benzer şekilde, bir sıkıntıyı ortadan kaldıracak yerde çözümü olmayan meseleler ve sıkıntılar vaz etmektedir. Batıdan ve doğudan fitne çıktığı zaman bütün müslümanlar Şam'a nasıl vâsıl olacaklardır? Fitne kuzeyden ya da güneyden zuhur ettiğinde müslümanların herhangi br tedbir almalarına gerek yok mudur? Söz konusu fitne bugün çıkmış olsa Şam şehri ya da Sûriye mıntıkası41 birbuçuk milyar müslümanı nasıl istiâb edecektir? Müslümanlar Şam'da toplandılar diye fitneden nasıl korunmuş olacaklardır? Bunlar burada ne zamanadek kalacaklardır? Bu kadar insanın Şam'da toplanması sayısız ikmâl, barınma ve geçim meselelerini ve bunlara bağlı olarak sayısız fitneyi de peşinden sürüklemeyecek midir? Bana kalırsa bu rivâyet Şam'ı hânedanlıklarının başkenti yapmış olan Emevîler'in bu şehre ve de Sûriye'ye kutsal ve de mubârek bir veche kazandırmak için uydurmuş oldukları bir şeydir.

 

Fesâhatı, belâgatı ve merhameti müsellem olan, işleri kolaylaştırmasıyla meşhûr Hz Peygamber'in mezkûr rivâyetlerin muhtevâsını ifâde etmiş olması muhâldir. Bunlar: 1) ya sonradan uydurulmuştur, 2) ya da râvîler Hz Peygamber'in merâmını anlamaksızın kendi idrâk kapasitelerine göre hatırlarındaki sözleri su-i niyetleri olmaksızın deforme ederek kâğıda dökmüşlerdir. Her iki hâlde de bu rivâyetlerin aydınlatıcı, irşâd edici ve mesele halledici fonksiyonları kalmamıştır. Bundan ötürü bunları sahîh hadîs olarak addetmak ve bunlarla amel etmek mümkün değildir.

 

(6) Şu hâlde hadîs niyetine yapılan bir rivâyetin sahîh olmasının bir başka objektif şartı da çözümü olmayan meseleler vaz etmiş olmamasıdır.

 

Hadîsleri Hakkında Hz Peygamber'in Tavsiyeleri

Hz. Peygamber Celâlüddin Süyûtî'nin Câmi'u-s Sagîr başlıklı hadîs külliyâtında şu hadîsler ilgi çekicidir:

"İyice bildiklerinizin dışında benden söz nakletme konusunda Allāh'dan korkun. Kim bile bile benim söylemediğim bir sözü söyledi diye benim adıma yalan konuşursa Cehennem'deki yerini hazırlasın"42

 

"Benim bir sözümü duydunuz mu, benim söylediğimi bildirerek size bir söz söylediler mi, o sözü gönlünüz tasdîk ederse, o söz kalbinizi yumuşatırsa, o sözü kendinize yakın bulur, benimserseniz bilin ki o söze sizden daha yakınım ben (, gerçekten de benim sözümdür o söz). Fakat size bir sözüm söylenince gönlünüz inkâr ederse o sözü, içinizde bir beğenmezlik, bir nefret duygusu uyandırırsa o söz, kendinizden uzak bulursanız o sözü, bilin ki o söze sizden de uzağım ben (, benim sözüm değildir o söz)"43.

 

Bu sonuncu rivâyetin, eğer sahîh ise, hadîsler arasında mü'minler için sübjektif bir ayıklama ve rivâyetin sıhhatine inanma imkânı tanıdığı âşikârdır. Ancak, bu rivâyetin tek başına bir kıstas alınması ve yukarıda zikredilmiş olan: "Benim sözlerimi Allāh'ın kitabının ölçülerine vurunuz! Şâyet uygun düşerse o bendendir ve onu ben söylemişimdir" rivâyetinin hükmünü geçersiz kılması mümkün ve de rasyonel değildir.

 

Bu sübjektif kıstas yukarıda sıralamış olduğumuz 6 objektif kritere de takılmamış olan bir rivâyetin sıhhati hakkında ileri sürülebilecek sübjektif kabûl ya da red husûsunda mü'mini mânevî sorumlulukdan âzâd eden, merhamet ve müsâmaha dolu nebevî bir ruhsattır. Hadîsçiler arasında sıhhatleri çok tartışılmış olan: "Sen olmasaydın, Sen olmasaydın bu felekleri yaratmazdım", "Ölmeden önce ölünüz!", "Nefsini bilen Rabb'ini bilir", vb... gibi hadîslerin kabûl ya da reddi husûsunda fikir beyân etmiş kimseleri Cenâb-ı Peygamber'i rencîde etmiş olmak kuşkusundan kurtaracaktır ama o hadîsin sahîh olup olmadığı husûsunu gene de mübhem bırakacaktır.

 

Sonuç

İlk hadîsçiler rivâyetlerin sıhhatini râvîlerin güvenilir olması kriterine bağlamışlardı. Ama aynı kriter, farklı motivasyonlar uğruna, aynı râvî zincirlerine dayanarak sayısı milyonu aşan hadîslerin uydurulmasına da fırsat verdi. Daha sonra bâzı hadîs külliyâtları zaman içinde sahîh ve mûteber addedildiler. Bugün ise elimizde râvîlerin güvenilirliği hakkında objektif araştırma imkânı kalmamış olduğundan hadisle meşgûl ilâhiyatçılar bir hadîsin sıhhatini kaynağına yâni söz konusu mûteber addedilen kitaplarda bulunmasına bağlamakta ve bu kitaplardaki hadîsleri sorgulamaya gerek duymadan sahîh olarak kabûl etmektedirler.

Ancak, bunların yalnızca sübjektif (nefsânî) kabûller olduğu âşikârdır. Çünkü yalnızca Kütüb-i Sitte denilen hadîs küllîyâtlarını bile: A) önyargısız ve B) ciddî bir biçimde inceleyen biraz idrâk ve temyîz sâhibi bir müslüman: 1) Kur'ân'a, 2) Cenâb-ı Peygamber'in bizzât Kur'ân'ın övdüğü ahlâkına, 3) Cenâb-ı Hakk'ın mîzân üzere vaz edip hıfzetmekte olduğu Tabîat kānûnlarına, 4) müşâhedeye-mantığa-sağduyuya muhâlif, ya da 5) biribiriyle çelişik pekçok rivâyeti barındırması karşısında, ister istemez, bu kitaplarda hadîs adı altında toplanmış bulunan bu rivâyetlerin sıhhati meselesiyle dramatik bir biçimde karşı karşıya kalmaktadır.

Bu durum, mûteber olduğu söylenen bu hadîs küllîyâtlarının sıhhati meselesinin bu gibi sübjektif kriterlere değil de objektif kriterlere bağlanmasının ve bütün hadîslerin, şekil ve muhtevâ açılarından, vaz edilecek objektif bir metodolojiye göre yeniden incelenip ayıklanmasının gerekli olduğun telkin etmektedir. Yukarıdaki incelememiz bu kabil objektif bir ayıklama metodolojisinin objektif kriterleri olarak aşağıdaki kriterlerin uygulanmasının isâbetli olacağını ortaya koymuş bulunmaktadır:

 

1. Hadîs metninin Kur'ân'a muhâlif bir muhtevâsı olmamalıdır.

 

2. Hadîs metni anakronik unsurlar ihtivâ etmemelidir.

 

3. Hadîs metni Cenâb-ı Peygamber'in bizzât Kur'ân tarafından övülmüş olan yüce ahlâkına muhâlif unsurlar ihtivâ etmemelidir.

 

4. Hadîs metni Allāh'ın fizikî olarak mîzân üzere koruduğu kevnî düzene muhâlif unsurlar ihtivâ etmemelidir.

 

5. Hadîs metni müşâhedeye, ilme ve sağduyuya muhâlif unsurlar ihtivâ etmemelidir.

 

6. Hadîs metni çözümü olmayan meseleler vaz etmiş olmamalıdır.

 

Doğrusu, bu objektif kriterler tatbîk edilerek Kütüb-i Sitte'de bir ayıklanmaya tevessül edildiğinde, bu kriterlere takılmamış kaç rivâyetin geriye kalacağını fevkalâde merak etmekteyim. Bu yeni kriterleri vaz ederken yalnızca bir araştırma yönü belirlemiş olduğumun da farkındayım. Hadîslerin sıhhati meselesi, meselenin objektif bir metodoloji meselesi olduğunu teşhis ve temyîz edebilen diğer başka araştırıcıların vaz edecekleri başka objektif kriterlerin ilâvesiyle mutlakā tahkim edilmelidir.

 

 

Dipnotlar

[1]İmâm Mâlik bin Enes Muvattâ'yı Abbâsî halîfesi Ebû Câfer el-Mansûr'un arzusu üzerine ve 40 yılda hazırlamıştır. İlk olarak yaklaşık 100.000 hadîs rivâyeti ihtivâ etmekte iken, müellifinin sıkı bir eleme çalışması yapması üzerine 40 yıl sonunda Muvattâ'daki rivâyetler 1720'ye inmiştir.

[2]Buhârî Sahîh isimli, tekrarlarıyla birlikte 7.397 (tekrarsız 2.602) rivâyet içeren, eserini 600.000 rivâyet arasından eleme yaparak derlemiştir.

[3]Müslim kitabını 300.000 hadîs arasından ayıklayarak tasnif etmiştir. Müslim'in kitabı 4000 kadar hadîs ihtivâ etmektedir.

[4]Ebû Dâvûd kitabını 500.000 hadîs arasından ayıklayarak tasnif etmiştir. Ebû Dâvûd'un kitabı 4800 kadar hadîs ihtivâ etmektedir.

[5]Hadîs külliyâtları hiç kuşkusuz bunlardan ibâret değildir. Ahmed bin Hanbel'in (781-855), bir rivâyete göre 750.000 bir diğer rivâyete göre de bir milyon rivâyet arasından eleme yaparak 28 yılda tamamladığı söylenen ve 10.000 i mükerrer 40.000 rivâyet ihtivâ eden Müsned'ini de zikretmek yerinde olur. (Eğer bu bir milyon rivâyet sahîh olsa idi Cenâb-ı Peygamber'in, 23 hicrî yıllık peygamberlik döneminde ve her gün yalnızca 6 saat uyku uyumuş olduğu varsayımı altında, ortalama her 9 dakikada bir hadîs söylemiş olması ya da bir rivâyete konu olacak bir hareket yapmış olması gerekecekti).

[6]Meselâ: Mâlik'in, Dârimî'nin, Ahmed bin Hanbel'in, Ebû Ya'lâ el-Mevsilî'nin, Bezzâr'ın, Tâberânî'nin ve Suyûtî'nin hadîs külliyâtlarını.

[7]Hadîslerin hadîsçiler nezdinde sahîh addedilmesinin kriterleri genellikle râvîlerinin: 1) ahlâkî vasıfları, 2) içtimaî durumları, ve 3) biribirleriyle olan ilişkileri hakkındaki rivâyetlere dayanmaktadır.

[8]Bu, tıpkı, Yüksek Cebir'deki Hiperkompleks Sistemler'in ya da Teorik Fizik'teki A.Einstein'ın Rölâtivite Teorisi'nin bir ilkokul öğrencisinin fehm ve idrâkine açık olan bir keyfiyet olmamasına benzer.

[9]Bu âyet Hz Muhammed'in ahvâlinin hakka uygun olduğunu ilân etmektedir.

[10]Bu âyet ise Hz Muhammed'in ahlâkının en yüce ahlâk olduğunu beyân etmektedir.

[11]Bu âyet Cenâb-ı Peygamber'in mertebesinin yüceliğinin, O'nun gerçekten de Allāh'ın Arz'daki halîfesi olduğunun ve O'na itaat etmenin Allāh'a itaat etmekle eş tutulacağının, Allâh'ın rızâsını kazanmak için O'na itaat etmenin gerekliliğinin delîlidir.

[12]Bu âyet de Cenâb-ı Peygamber'in kendi nefsinden Allāh'a hiçbir şey izâfe ve isnâd edemeyeceğinin delîlidir.

[13]Râvîler zinciri'ne senet ya da isnâd da denir.

[14]"Ey inananlar, zandan çok sakının! Zîrâ zannın bir kısmı günâhdır. Biribirinizin gizli şeylerini araştırmayın! Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin..."

[15]Kütüb-i Sitte'de ve Muvattâ'da bulunan ve Ebû Hüreyre'den menkul bir rivâyette Cenâb-ı Peygamber'in: "Evde, atta ve kadında uğursuzluk vardır" dediği ileri sürülmektedir. Hz Peygamber'in zevcesi Hz Ayşe: Ebû Hüreyre bu hadîsi ezberleyememiş! Çünkü Peygamber (s.a.v.): "Allāh Yahudilerin belâsını versin! Onlar (nasıl oluyor da) evde, kadında ve atta uğursuzluk olduğunu söyleyebiliyorlar" dediği esnâda Ebû Hüreyre içeriye girmiş, fakat sözün başına değil sonuna yetişmiştir diyerek Ebû Hüreyre'nin hatâsını tashîh etmiştir. (Bk.Ebû Hüreyre'ye Yönelik Eleştiriler, s. 85-86, İnsan Yayınları, İstanbul 2001).

Osman Güner: Bu durum Ebû Hüreyre'nin hadîs rivâyetinde dikkatsiz ve tedbirsiz olduğuna ve, hadîsçilerin râvîlere uyguladıkları kriterler açısından, rivâyetlerine i'tibâr edilemiyeceğine delâlet eder. Bununla beraber, Cenâb-ı Peygamber'in yanında en çok 3 yıl bulunmuş olan Ebû Hüreyre, bir rivâyete göre 5300 küsûr ve Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'ne göre ise (Bk. A.g.e., cild: 10, s. 162, İstanbul 1994) 3800 küsûr rivâyetle hadîs râvîleri arasında ilk sıradadır. Buna karşılık, Hz Muhammed'in en yakın ve en kadîm dâvâ arkadaşlarından Ebû Bekir'in rivâyet ettiği hadîslerin sayısı 142, Ömer'inkilerinki 50, Osman'ınkilerinki 14 ve Alî'ninkilerinki ise 20 kadardır.

[16]Meselâ Bk. Beşir İslâmoğlu: Hadîs Dersleri, Denge Yayınları, s. 67, İstanbul 1996.

[17]Otoriteye rücu' epistemik değeri olmayan, Ortaçağ İslâm ve Hristiyan âlemlerinde yaygın bir sözde-ispat tarzıdır.

[18]Objektif: yâni kişilereden bağımsız.

[19]Celâlüddin Suyûtî: Câmi'ü-s Sagîr Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi", 1. cild, s. 319, No. 659, Yeni Asya Neşriyât, İstanbul 1996.

[20]Bk. Rûdânî: Cem'ul-Fevâid (Büyük Hadîs Külliyatı), 5. cild, s. 384, No. 9993, İz Yayıncılık/Yeni Şafak, İstanbul 1997.

[21]Bk. Rûdânî: Cem'ul-Fevâid (Büyük Hadîs Külliyatı), 3. cild, s. 63-71, No. 9993, İz Yayıncılık/Yeni Şafak, İstanbul 1997.

[22]Bk. Sünen-i İbn-i Mâce Tercemesi Ve Şerhi, terceme ve şerh eden: Haydar Hatipoğlu, cild: 5, Kitâbü-n Nikâh bölümü, s. 415, Kahraman Yayınları, İstanbul 1983.

[23]Bk. Sünen-i İbn-i Mâce Tercemesi Ve Şerhi, terceme ve şerh eden: Haydar Hatipoğlu, cild: 7, Kitâbü-l Hudûd bölümü, s.156, Kahraman Yayınları, İstanbul 1983.

[24]Anakronik: târihe (kronolojik sıralamaya) aykırı.

[25]Bk. Rûdânî: Cem'ul-Fevâid (Büyük Hadîs Külliyatı), 4. cild, s. 214, No. 7673, İz Yayıncılık/Yeni Şafak, İstanbul 1997.

[26]Bk. Rûdânî: Cem'ul-Fevâid (Büyük Hadîs Külliyatı), 3. cild, s. 215, No. 6215, İz Yayıncılık/Yeni Şafak, İstanbul 1997.

[27]Bu rivâyetin de istedikleri kimseleri sorgu sual etmeksizin öldürme yetkisine sâhip olduklarına delîl olsun diye iktidârı elinde tutanlar tarafından uydurulmuş olması ihtimâlden uzak değildir.

[28]Bk. Rûdânî: Cem'ul-Fevâid (Büyük Hadîs Külliyatı), 5. cild, s. 85, No. 8530, İz Yayıncılık/Yeni Şafak, İstanbul 1997.

[29]Tâberânî: Mu'cemü-l Kebîr/ Bk. Rûdânî: Cem'ul-Fevâid (Büyük Hadîs Külliyatı), 5. cild, s. 85, No. 8533-8534, İz Yayıncılık/Yeni Şafak, İstanbul 1997.

[30]"...İnsanlar O'nun (yâni Allāh'ın) ilminden ancak O'nun istediği kadarını kuşatabilirler (idrâk edebilirler...)

[31]Bk. Mustafa İslâmoğlu: Üç Muhammed (İki Tasavvur Bir Gerçek), 2. Baskı, s.42, dipnotu: 29, Denge Yayınları, 2000.

[32]Bk. Sâdık Cihan: Uydurma Hadîslerin Doğuşu Ve Sosyo-Politik Olaylarla İlgisi, s. 22, Etüt Yayınları, Samsun 1997.

[33]Hümeyrâ: Hz Peygamber'in zevcesi Hz Ayşe'ye hitâb şekli.

[34]A.g.e. s. 22.

[35]Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî: Râmûz-ul Ehâdîs Tercümesi, s. 47, No. 370, Pamuk Yayınları, İstanbul.

[36]Zeynüddin Ahmed Zebidî: Sahihi Buharî Muhtasarı Tecridi Sarih Tercemesi (Çeviren Ahmed Naim), cild: 3, s. 17, Hadîs no. 480, Diyânet İşleri Reisliği Neşriyâtından No. 7, İstanbul 1936.

[37]Eğer bu rivâyet sahîh ise(!), bundan bir müddet önce tavuğun da kurban edilebileceğine fetvâ vermiş olan Marmara İlâhiyat Fakültesi eski Dekanı Prof.Dr. Zekeriyya Beyaz'a yapılmış olan eleştiriler isâbetsiz olmuştur. Olsa olsa bu zât bu hadîse binâen yumurtanın dahî kurban edilebileceği konusunda halkı bilgilendirmemiş olması açısından eleştirilebilirdi!

[38]A.g.e. de s. 20 de, Neseî'de bulunan bir diğer rivâyette "tavuk ile yumurta arasında bir de serçe kurban etmek fazîletini bahş eden bir mertebenin daha zikredilmiş" olduğu ifâde edilmektedir.

[39]A.g.e. s. 32, No. 213.

[40]A.g.e. s. 54, No. 443.

[41]Eskiden Şam hem Şam şehrine ve hem de Sûriye mıntıkasına delâlet etmekte idi (Bk. İslâm Ansiklopedisi, Şam bendi, MEB Yayınları)

[42]Celâlüddin Suyûtî: Câmi'ü-s Sagîr Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi", 1. cild, s.65-66, No. 78, Yeni Asya Neşriyât, İstanbul 1996.

[43]Abdülbâkî Gölpınarlı: H. Muhammed ve Hadisleri, s.1, No. 1, Arkın Kitabevi, İstanbul 1957. Kezâ Bk. Câmi'ü-s Sagîr'ın Hicrî 1286 Mısır/Bulak Matbaası basımının 1. cildi, s.44.

 

 


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Nurgül Çepni / 6.3.2010



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...