Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

İman Esaslarından Kader

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Yener Öztürk Kelam Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 253 Hit : 7715 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Kuranı Hakimde Dirilişi İspat
2 Kader İnancının Önemi
3 İyilikler Allahtan Kötülükler Nefistendir
4 İman Esaslarından Kader
5 Hurma Ağaçlarının Aşılanması İle İlgili Rivayetlerin Tevhidi Rububiyet Açısından Değerlendirilmesi
6 Aklen ve Dinen Eksik Olma İfadesini Nasıl Anlamalıyız ?
7 Abese ve Tevella İfadelerinin Muhatabı Kimdir ?

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
Altı rüknün ayrılmaz esaslarından biri olan kadere imanın zarureti, İslâm âlimlerince genel olarak iki delile dayandırılır. Bunlardan birincisi, Cenab-ı Hakk’ın kayıtsız ve sınırsız (mutlak) olan ilim, irade, kudret vb. sıfatlarına iman etmenin gereği. İkincisi, manevî tevatür derecesine ulaşmış bulunan, anlamı gayet açık haberlerin/hadîslerin varlığı. 2 Bu itibarla bir Müslüman Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına ve öldükten sonra diriltilmeye inandığı gibi, topyekun varlıkla alakalı ilahî takdire (kadere) de inanmakla mükelleftir.
gabapentin cost at walgreen gabapentin cost at walgreen gabapentin cost at walgreen

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar
Yayınlandığı Tarih
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki

Makale Metni   [Yazdır/Print]

İman Esaslarından Kader

İman, bölünmez bir bütündür ve altı rüknün tamamına inanmayı gerektirir. Bu rükünlerin tamamına inanılması halinde iman gerçekleşmiş olur. Çünkü ‘iman, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdanî hakikattir ki, ayrılmayı kabul etmez. Ve öyle bir mahiyettir ki, parçalanmayı kaldırmaz. Ve öyle bir bütündür ki, bölünmeye imkan tanımaz.’1

Altı rüknün ayrılmaz esaslarından biri olan kadere imanın zarureti, İslâm âlimlerince genel olarak iki delile dayandırılır. Bunlardan birincisi, Cenab-ı Hakk’ın kayıtsız ve sınırsız (mutlak) olan ilim, irade, kudret vb. sıfatlarına iman etmenin gereği. İkincisi, manevî tevatür derecesine ulaşmış bulunan, anlamı gayet açık haberlerin/hadîslerin varlığı. 2 Bu itibarla bir Müslüman Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına ve öldükten sonra diriltilmeye inandığı gibi, topyekun varlıkla alakalı ilahî takdire (kadere) de inanmakla mükelleftir.

Ne var ki inananların tamamına yakınının, erkan-ı imaniyeden biri olarak bilip tasdik ettiği bu esası, -‘kader, iman edilmesi gereken bir esas olarak Kur’ân’da açıkça geçmiyor’ gerekçesiyle- bazı marjinal fikirli zevatın reddettiği görülmektedir. Biz bu noktadan hareketle, insanımızın zihninde asla yer bulmamış olan, ancak sun’î bir şekilde zihinlerde uyarılmaya çalışılan bazı şüphe ve tereddütleri giderme maksadına yönelik olarak birkaç noktaya temas etmekte yarar görüyoruz.

Kader Esasını ‘İmanın Bir Rüknü’ Olarak Kabul Etmeyenlerin  İddiaları

Önce kader esasını ‘imanın bir rüknü’ olarak kabul etmeyenlerin seslendirdikleri iddiaları zikredip bunları kritiğe tâbi tutacağız:

Birinci iddia, ‘iman esaslarını bir arada bildiren âyetlerde kadere imanın belirtilmemiş olması’ şeklindedir.

Acaba, âyet-i kerimelerde (bkz.: Bakara Sûresi, 2/177, 285; Nisa Sûresi, 4/136), bu hususa açıkça yer verilmemiş olmasından hareketle ‘Dinde kadere iman söz konusu değildir.’ gibi bir hükme varmak ne kadar tutarlıdır?

Meseleye dikkatlice yaklaşıldığında bu iddianın tutarlı olmadığını/olamayacağını kolaylıkla anlamış olacağız.

Bu çerçevede konuya iki açıdan bakacağız.

a. Pek çok hadiste yer alan ‘kadere iman’ esasının Kur’ân’da müstakil bir şekilde ifade edilmemesinin elbette bir hikmeti vardır. Çünkü Allah’a ve O’nun ilim, irade, kudret gibi yüce sıfatlarına iman etmek, kaza ve kadere iman etmeyi zorunlu kılmaktadır. Bir diğer ifadeyle kadere iman, temelde ‘Allah’a iman esası’ içinde bulunmuş olmaktadır. Bu sebeple Kur’ân’da ayrıca zikredilmemiştir. “Allah’ın, kâinatın yaratıcısı olduğuna, ilim ve iradesinin bütün cüz’iyyat ve külliyatı kapsadığına inananlar, kaza ve kadere de iman etmiş bulunurlar.” 3 Şu kadar ki Hz. Peygamber (aleyhisselam) tarafından görülen lüzum üzerine, kaza ve kadere imanın gerekliliği (farziyeti) ayrıca belirtilmiştir.

Allah’ın ezelî ve sonsuz ilmine, sınırsız irade ve kudretine iman etmenin kadere de iman etme anlamına gelmiş olmasından hareketle bir kısım ulema kader meselesini doğrudan, ‘Allah’a iman’ başlığı altında ele almıştır. 4 Âlimlerimizin bazısı ise -gerek tevhid noktasında cehalete düşülebileceği endişesiyle gerekse bunun kaderi, iman esasları arasında görmemeyi ima edebileceği düşüncesiyle- ‘kadere iman’ esasını, hususi bir başlık altında zikretmeyi gerekli görmüştür. 5

b. Kur’ân, birçok yerde, yaratılmadan önce her şeyin bir kitapta kayıtlı olduğunu bize bildiriyor. Şimdi burada durup kendimize şu soruyu yöneltelim: Cenab-ı Hakk’ın herhangi bir hususla alakalı olarak ‘Bu böyledir.’ demesi, -netice itibariyle- ‘Bunun böyle olduğuna inanın.’ anlamına gelmez mi? Müşahhas bir örnekle ifade edecek olursak, Allah’ın, Kur’ân’da “Ne yerde ne de kendi nefislerinizde (gerek üzülmenize gerekse sevinmenize sebep olacak şekilde) meydana gelen hiçbir şey yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta olmasın..” (Hadîd Sûresi, 57/22) buyurması, ‘Bunun böyle olduğuna iman ediniz.’ demesi manasına gelmez mi?

İkinci iddia, kaderle alakalı rivayetlerin, âhâd haberlerden ibaret olduğu (yani mütevatir olmadığı) şeklindedir.

Bu konuyu gündeme getirenler ‘İtikadî konularda haber-i âhâdın kabul edilmemesi Ehl-i Sünnetçe de kaideleştirilmiştir’ demektedirler. İnanç konularında ‘haber-i vahidlerin delil olarak kullanılamayacağı’ tarzında şekillenen kanaat aslında ilk dönem Sünnî kelamcılar ve muhaddisler tarafından kabul görmemiştir. Onlar daha çok hadisin sıhhati için belirli şartlar öne sürmüşler ve sahih hadislerin hususiyetlerini belirlemişlerdi. Onlara göre, hadisin bu sıhhat şartlarını taşıması yeterliydi. Mesela, gerek kelam ilminin gerekse fıkıh ilminin babası konumundaki Ebu Hanife Hazretleri’nin el-Fıkhu’l-Ekber adlı kitabında, -her ne kadar haber-i vahidlerin itikadî konularda delil olup olamayacağı tartışılmamış olsa da- haber-i vahidlere dayanılarak mirac, kabir suali, ru’yetullah ve şefâatın detayları gibi pek çok konunun hak olduğu vurgulanmaktadır.

Son dönem itibariyle diğer görüş taraftar toplamıştır. Ancak bu devrede de tersi kanaate sahip âlimler azımsanmayacak sayıdadır. Nitekim bu konuyla alakalı eser telif eden bazı araştırmacılar, Ehl-i Sünnet ekolünün, Ahmed b. Hanbel ve Ebu’l-Hasen el-Eşarî gibi önemli simalarının bu görüşte olduğunu tespit etmişlerdir. Ayrıca son dönem bazı Sünnî usulcüler ve kelamcılar, ‘meşhur haberlerin kesin ilim ifade etmiş olmaları itibariyle itikadî konularda delil olabileceği’ görüşünü benimsemişlerdir. Mesela Serahsî, “Mütevatir, müstefîz ve üzerinde icmâ edilmiş sünnet, ilm-i yakîn ifade etme konusunda Kitap gibidir.” diyerek meşhur haberlerin ilim ifade edeceğini kabul etmiştir.6 Ve yine Maturîdî ekolünün önemli bir siması olan Ebu’l-Muîn en-Nesefî, Allah’ın ilim ve kudret sıfatları konusunda Mutezilî kelamcıların ileri sürdükleri görüşlerin yanlış olduğunu dile getirdiği yerde “Ne Kitap’ta ne de meşhur hadislerde onları destekleyen bir nass bulunmadığı halde, onları böyle bir yaklaşıma sevk eden hangi zaruret vardır?” 7 diyerek meşhur hadislerin de delil olduğunu açıkça ortaya koymuştur. 8

Haber-i vâhidlerin de delil olarak kullanılabileceğini dile getiren âlimlerimiz “hadisin sağlam olarak Peygamber'den gelmesini, yani, itimada şayan yollar ve şahıslar tarafından gelmesini esas almışlardır. Ve yine bu zevata göre, hadis kritiği ilimlerinin gerektirdiği şartlar bu rivayetlerde mevcut ise onların âhâd haberler durumunda kalması kıymetlerini düşürmez. Bu görüşü paylaşanlar, sayı bakımından az olmadıkları gibi, belki de tatbikattaki durumu nazarî olarak da en iyi ifade eden kimselerdir." 9

Belki bu çerçevede hatırlatılması gereken en önemli husus şudur: Kaderle alakalı hadislerin hepsi âhâd olsa da bunlar mana itibariyle mütevatirdirler. 10 Bu itibarla ‘Âhâd hadisler zan ifade eder; zannî deliller ise akaid ilminde delil olarak kullanılamaz.’ denilemez. Zira bu hadislerin delâlet ettikleri mana, kat’iyyet ifade eden âyetlerle (bkz.: En’am Sûresi, 6/38; Tevbe Sûresi, 9/50-51; Yasin Sûresi, 36/12; Hadîd Sûresi, 57/22) te’yit edilmiştir. Kat’î deliller ile manası te’yit edilen zannî deliller de kat’iyyet ifade ederler. Ayrıca -Bediüzzaman Hazretleri’nin de önemle vurguladığı üzere- ‘Bazen haber-i vahid bazı şartlar içinde tevatür gibi kesinlik ifade eder, bazen de haber-i vahid haricî emarelerle kat’iyyet ifade eder.’ 11

Üçüncü iddia, ‘bu rivayetlerin ravîlerinin güvenilir olmadığı’ şeklindedir.

Bu kuru bir iddiadan ibarettir. Zira bu kişiler, tanınmış, güçlü hadis ricali tarafından güvenilirlikleri belgelenmiş (tevsîk edilmiş) ravilerdir. Ne var ki kaderin iman esasları içinde olamayacağını savunanlar, bu rivayetlerin senetlerinde mecrûh ravilerin bulunduğunu iddia etmekten geri durmamışlardır. Bu noktada şu denmektedir: Bunlar içinde en kuvvetli görünen rivayetin senedi, Hz. Ömer>Abdullah b. Ömer>Yahya b. Ya’mer>Abdullah b. Bureyde şeklindedir ki, bu son ravî (Abdullah b. Bureyde) Ahmed. b. Hanbel tarafından tevsik edilmemiştir.

Bu iddia İbn Hacer’in Tehzib isimli eserine dayandırılmaktadır. Ne var ki, İbn Hacer, bu eserinde sadece İbn Hanbel’e atfedilen bir görüşe yer verdikten sonra, cerh ve tadil âlimlerinin İbn Bureyde’nin (ö.105) güvenilir olduğunu belirten görüşlerini bir bir sıralamıştır. 12 O kendi kanaatini ise Takrib isimli eserinde ‘üçüncü tabakadan sika bir ravidir’ diyerek net bir şekilde ortaya koymuştur. 13

Sünnî kelam âlimlerinin bu rivayetleri sahih kabul ettikleri bilinen bir gerçektir. Ravilerin şahsına yönelik itirazlar, Mutezilî kelam âlimleri tarafından yapılmıştır. Bunun sebebi ise gayet açıktır: Söz konusu rivayetler, bu zevatın, temellendirmeye çalıştıkları görüşlerle ters düşmektedir. Bu cümleden olarak onlar, bu mevzuda, kaderi ispat için gelen hadislere hiç iltifat göstermemişler, onların uydurulmuş olduklarını ileri sürerek, ravilerini yalancılıkla itham etmişlerdir. 14

Bu çerçevede hatırdan çıkarılmaması gereken bir husus da şudur: Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) dinî ve gayr-ı dinî meselelerde varid olan ve İslâm teşrîinde Kur’ân’ın müfessiri olarak ilk mühim kaynağı teşkil eden hadisleri rivayet etmiş olan raviler, güvenilir oldukları tanınmış hadis tenkitçileri tarafından belgelenmiş şahıslardır ki, bunlar aynı zamanda kaderle ilgili hadislerin de ravileridirler. Eğer biz bu konudaki hadisleri reddetme cihetine yönelirsek, bunu ancak ravilerinin yalan söylemiş veya yalan nakletmiş olma ihtimaline binaen reddetmemiz gerekir; bu takdirde ise, sadece akaid meselelerinde varid olan hadislerin değil, ibadet ve muamelat da dahil, bütün dinî konularda varid olan hadislerin sıhhatinden de şüphe etmek gerekir ki, bu, dini tehdit eden büyük bir tehlikeyi teşkil eder. 15

Dördüncü iddia, ‘ilgili rivayetin Buharî gibi bir kaynakta yer almamış olduğu’ şeklindedir.

Bir kısım zevat, hususiyle İmam Buharî’nin, -Cibril hadisi olarak bilinen- rivayeti naklederken kaderle alakalı cümleye yer vermemiş olmasını dillendirmektedir. Diğer hadis kitaplarında hadisin konumuzla alakalı kısmı şöyle geçer: ‘..İman, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere, hayrına ve şerrine inanmandır..” (Müslim, İman 1; Ebu Davud, Sünnet 16; İbn Mace, Mukaddime 9). 16 Buharî’nin sahihinde tahric edilen rivayet ise şöyledir: “İman, Allah’a, meleklerine, O’na kavuşmaya, kitaplarına, peygamberlerine inanman; keza (öldükten sonra) dirilmeye inanmandır” (Buharî, İman 43)

Görüldüğü gibi, kader inancı bir iman esası olarak, Buharî’nin Sahîh’i hariç, kütüb-i sitte dediğimiz diğer hadis kitaplarının hepsinde yer almaktadır. (Bkz., Nesaî, İman 5; Tirmizi, Kader 10, 17; İbn Hanbel, Müsned, 1/97) Ancak burada dikkatten kaçırılmaması gereken bir nokta vardır: Kaderin varlığıyla ilgili olarak Buharî’nin Sahih’inde ‘kitabu’l-kader’ adlı müstakil bir kitab/bölüm vardır ve burada kaderle alakalı birçok rivayet mevcuttur. (Bkz.: Buharî, Kader 1, 6, 11)

Hâsılı, İmam Buharî Hazretleri’nin hadisi bu şekilde nakletmesi onun ulaşabildiği veri ve imkanlarla alakalı bir durumdur. Bu itibarla Buharî’nin, Sahîh’inde kaderin, ‘iman esaslarından’ biri olduğuna dair bir rivayetin olmaması, diğer hadis kitaplarında yer alan rivayetlerin delaletine ve kıymetine gölge düşürecek bir gerekçe olamaz. Diğer taraftan konunun tek bir noktaya indirgenip bunda ısrar edilmesi, ‘Sahih-i Buharî’de yer almayan rivayetlerin delil olma özelliği (hücciyyeti) yoktur.’ gibi bir anlama gelir ki, bunun da ilmîlikle bağdaştırılması mümkün olmaz.

Sonuç
Bütüncül bir nazarla bakıldığında iman esaslarının, kaza ve kader inancıyla/esasıyla çevrelendiği görülecektir; yüce Yaratıcı, başta Kendi varlığının bilinip tanınması olmak üzere, hayat ve ötesinin/devamının anlam ve maksadının ne olacağını ve de bunun için indireceği kitapları kimlere hangi varlık vasıtasıyla göndereceğini önceden takdir buyurmuştur. Bunun aksini düşünmek O’nun zuhûrata göre, gelişi güzel hareket ettiğini iddia etmek anlamına gelir ki, bu her şeyden müteâl olan Allah hakkında izahı imkansız bir çelişki oluşturur.

İslâm’da kadere iman etmenin zarureti iki temel delile/gerekçeye dayanır: Bunlardan birincisi, Cenab-ı Hakk’ın kayıtsız ve sınırsız (mutlak) olan ilim, irade, kudret vb. sıfatlarına iman etmenin gereği. İkincisi, manevî tevatür derecesine ulaşmış bulunan anlamı gayet açık haberlerin/hadîslerin varlığı. Bu itibarla bir Müslüman Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına ve öldükten sonra diriltilmeye inandığı gibi, topyekun varlıkla alakalı ilahî takdire (kadere) de inanmakla mükelleftir.

Dipnotlar:
1. Bediüzzaman Said Nursî, Asâ-yı Mûsa, Şahdamar yay., İstanbul 2007, s. 49.
2. Ramazan el-Butî, Kübra’l-Yakîniyyati’l-Kevniyye, Daru’l-Fikr, Dımaşk 1973. s. 171.
3. Bilmen, Ö. Nasuhî, Muvazzah İlm-i Kelam, Bilmen yay., İstanbul ts., s294.
4. Mesela bkz., Nesefî, Ebu’l-Muîn, Tabsiratu’l-Edille, (thk.: Claude Selame), Dımaşk 1993, 1/522. Saha olarak kader, her ne kadar Cenab-ı Hakk’ın ilmi ile tespit ve tayini demek ise de aynı zamanda o, Allah’ın İradesi, Sem’i, Basarı ve Hikmeti de vs. demektir. Zira insanın, iradesinin nazara alınarak takdir edilmiş olan kaderinde, ilim sıfatı gibi Allah’ın diğer sıfatlarının da taalluku söz konusudur; sözgelimi, Allah’ın böyle bir tespitte bulunabilmesi için, O’nun kullarının zaman boyutunda neleri yapacağını hakkıyla görebilecek bir Basarı, neleri söyleyeceğini hakkıyla işetecek bir Sem’inin de olması gerekmektedir… Bundan anlıyoruz ki, kader konusu yalnızca –ilim gibi- tek bir sıfatı ilgilendiren bir durum değildir.
5. Cisrî, Hüseyin, Savabu’l-Kelam, (çev.: Mustafa Zihni Efendi), Tebliğ yay., Konya, ts., s. 232.
6. Serahsî, Usûlu’s-Serahsî, Elif Ofset İstanbul 1990, 1/366. Hadisçilerin meşhûr diye tarif ettikleri hadisleri bazı fukâha müstefîz olarak isimlendirir. Hadis ıstilâhînda ‘ikiden fazla kanaldan gelen fakat mütevatir derecesine ulaşmayan hadis’ anlamında kullanılır.
7. Bkz.: Nesefî, Tabsiratu’l-Edille, 1/174.
8. Bkz.: Koçkuzu, Ali Osman, ‘Rivayet İlimlerinde Haber-i Vahidlerin İ’tikad ve Teşrî Yönlerinden Değeri, Diyanet İşleri Başkanlığı yay., Ankara 1988, s.140-142.
9. Koçkuzu, a.g.e., s. 140-142.
10. Mustafa Sabri, Mevkifu’l-Akli ve’l-İlm, el-Mektebetu’l- İslâmiyye, ys. 1950, 3/350.
11. Said Nursî, Mektubât, Şahdamar yay, İstanbul 2007, s. 101
12. Bkz., İbn Hacer, Tehzibu’t-Tehzîb, Haydarâbad 1326, 5/157.
13. İbn Hacer, Takribu’t-Tehzib, Daru’r-Reşîd, Haleb 1992, s.297.
14. Koçyiğit, Talat, Hadisçilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar, T.D.V. yay., Ankara 1989, s.160.
15. Koçyiğit, a.g.e., s. 163.
16. Bu rivayetlerde kaderle birlikte ‘hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna’ dikkat çekilir. Kur’ân’da da yer alan bu iki kelime ile maddî hayır ve şerler de kastedilir. Yani, hayır ile -insanların sebeplere usulünce teşebbüslerine bağlı olarak- Allah’ın lutfettiği rızık/mal, sıhhat ve galibiyet gibi hususlar; şer mefhumu ile de –gerek insanların imtihana tâbi tutulmalarıyla ilgili olarak gerekse onların sebeplere riayetteki ihmal ve kusurlarına karşılık olarak- Allah’ın takdir etmiş olduğu kıtlık, hastalık ve mağlubiyet gibi karşılıklar da kastolunur. (İlgili âyetler için bkz.: Yunus Sûresi, 10/11; İsra Sûresi, 17/11; Hacc Sûresi, 22/11; Fussilet Sûresi, 41/49-51; Meâric Sûresi, 70/20.)
 

 


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Nurgül Çepni / 3.7.2009



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...