Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2195 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 891 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Ramazan Hilali ve Kutuplara Yakın Yerlerde Namaz Vakti Meseleleri Üzerine Bir Araştırma

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Ali Şafak Fıkıh Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
Ehli Sünnet Anlayışa Uygun  
       
Makale No: 2202 Hit : 3414 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Ramazan Hilali ve Kutuplara Yakın Yerlerde Namaz Vakti Meseleleri Üzerine Bir Araştırma

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
bystolic savings card bystolic free trial coupon bystolic coupon 2014
cialis coupon cialis coupon cialis coupon
abortion pill abortion pill abortion pill
sumatriptan succinate sumatriptan succinate sumatriptan succinate
bystolic coupon 2013 forest patient assistance bystolic generic alternative

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar İslâm Medeniyeti, 1982, cilt V, sayı 4, s. 3-28
Yayınlandığı Tarih 1982
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Ramazan Hilâlî ve Kutuplara Yakın Yerlerde Namaz Vakti Meseleleri Üzerine Bir Araştırma

1- Giriş

Zaman mefhumu, başlangıcı ve devranı problemleri insanoğlunu, ilim adamlarını ve filozofları tarih boyunca durmadan meşgul etmiştir. Her 'bir ilim adamı veya filozof kendi ihtisasına ve ilmin verilerine göre bu problemleri açıklamaya çalışmışlar, ufak veya büyük çapta eserler meydana getirmişlerdir.

Müslümanlar da zaman ve tarih üzerinde önemle durmuşlardır. Diğer semavî ve beşerî dinlerde olduğu gibi İslâm'da da İbadetlerin pek çoğu zaman içerisinde eda ve ifa edilmek zorundadır. İbâdetler ve muameleler tarihle, gece ve gündüzle ve bunların -bölümleriyle tamamen kaynaşmış durumdadır. Yılın ve gece ve gündüzün teşekkül ve devranında ise iki âmıl  güneş ve ay vardır.

Bilindiği üzere Halife Ömer’in gönderdiği bir emirnamede ay belirtilmiş fakat yılı, tarihi belirtilmemiş olduğundan emir hangi yıldan itibaren geçerli olacağı (hususu, emrin muhatabı vali tarafından sorulmuştur. Bunun üzerine Halife Ömer yaptığı istişareler sonucu Rasulullah’ın Hicretini Müslümanlarların takvim başlangıcı olarak tespit eylemiş; O yılın Muharrem ayı da yılın başlangıç ayı sayılmıştır.  Ashab-ı Kiram da bu mevzuda îcma eylemişlerdir.Müslümanlar için tespit olunan işbu Hicrî Takvimin dayanağı ay (Hilâl) dır. Günlerin, ayın ve senenin hesaplanmasında ayın hareketleri esas alınmıştır,' Yılın en küçük parçası gün olduğuna göre bunun tarifini vermek gerekir.

2- Gün

Geçen zaman birimine «gündüz» ve güneşin batışından doğuşuna kadar geçen zamana da «gece» denilmekte her ikisine birlikte «gün» adı verilmektedir. Bu da güneşin 24 saatte tam bir devrinden ibarettir. Fakat Yer yüzünün her bir yerinde 'güneşin doğuşundan batışına kadar ve oralara yakın yerler bu tarifin  dışında kalmaktadır.

Acaba günün başlangıç noktası gündüz müdür yoksa gece midir? İslâm'a göre gün, gecenin girmesinden yani güneşin batışından itibaren başlar ve ertesi günkü güneşin batışına kadar geçen bir zaman birimidir.

' Nitekim Kur’ân-ı Kerim’deki ayetlerde ve Rasulullah’ın hadislerinde «Gece» (Leyl) sonrada «Gündüz» (Nehar) kelimesi zikredilir. Bu bale göre gece gündüzden önde gelir. Mantıkta da asıl olan karanlıktır, aydınlık ise o karanlığı arız olan bir sıfattır (1). Dolayısıyla ayın seyrine göre kullanılan ayların başlangıcı da ayın görülmesiyle başlar gece ve gündüzlerin normal 'gündüz veya geceden uzun olduğu kutuplar ve 'o gece ayın birinci gecesidir, ertesi gün de birinci gündüzdür.. Şu duruma  göre tatbikatta iki ayın gün mefhumu ve bunlara göre de iki ayrı ay ve aynı sene karşımıza çıkmaktadır. Birisi ayın devrî hareketine bağlı aylar ve senelerdir, diğeri de güneşin devrî hareketine bağlı, gün, 'ay ve senelerdir. Önce de belirtildiği üzere Müslümanlar ibadetlerine esas olan hicri takvimlerini aynı hareketine bağlamışlar ve hep onu takip eylemişlerdir. Pek tabii ki bu davranış bir bakıma Kur’ân ve Sünnetin de gereğidir, Zira Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerimde;

«Aya gelince biz ona da menzil menzil miktarlar tayin ettik. Nihayet o  eski hurma salkımının eğri çöpü gibi bir hale dönmüştür (döner)»(2) buyurmuştur.
Bu ayet-i kerimenin tefsiri sadedinde Fahrüddin er- Razi şu bilgileri verir; ‘’ayın yirmisekiz kadar menzili vardır. Ay bu menzillerden her birisine bir gece uğrar şaşırmaz, o menzili ne aşar ne de o menzilin arkasında kalır.

«Kâtip Çelebi der ki, Eğer aynı her menzile inmesi hep bir vakitte olaydı bu söz doğru olurdu. Laflan durum hiç de öyle değildir. Kimi, gecenin ortalarında bir menzilden diğer bir menzile geçer, kimi bir gecede İki menzile yürür ve her menzil için aşağı yukarı 13 derecelik (28 x 13 = 364 derece eder) belki bir sınır vardır. Ayın yürüyüşünü: kimi, 11 derece kimi vakit de 15 derece olur (3). Bununla beraber onun hareketinde hesaplarla  kesin sûrette belirlenebilir bir istikrar yoktur.

«Ay her ne kadar (hareketini, devrini 72,5 günde tamamlamakta ise de yerin günlük hareketi yönüne doğru devrinden ötürü iki rivayet arasındaki müddet 29 gün 12 saat 40 dakika dolayında olduğundan 12 kamerî ay yekûnu tabiatıyla bir güneş yılından 10 gün 21 saat 13 saniye kadar noksan  kalacaktır...» (4).

Hal böyle olunca ibadet, vakitleri ve daha (birçok işlerde esas alınan kamerî yıl ile şemsî yıl arasındaki farklılıkların aylara ve hatta günlere (kadar sirayet eylediği ortaya çıkıyor. Vakit için de esas olarak hilâlin alınması; «Sana yeni doğan ayları sorarlar. De ki, O insanların faidesi için bir de hacc için vakit ölçüleridir» (5).

« yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona ayın seyr ü hareketine muhtelif menziller tayin eden O’dur...» (6) ve ''Biz gece ile gündüzü kudretimize delalet eden iki ayet, nişane kıldık da âyetini silip, giderip yerine eşyayı gösterici ziyadar gündüz âyetini getirdik. Tâki gündüzün Rabbinizden geçiminize ait bir lutfu inayet arayasınız, yılların sayısını, vakitlerin hesabım bilesiniz» (7) ve benzeri ayetlerde, ileride birkaçı kaydedilecek hadislerde açıkça hükme bağlanmıştır.

Günler için birer ölçü alman 'güneş ve aya göre sene miktarı ise; az önce belirtilen farklılıktan anlaşılacağı üzere: ‘günümüzde kullanılan Mîlâdî Takvimin gün sayısı 365, 24227 güneş gününden ibarettir, günün ayın ve senenin başlangıçları île müddetlerinin hesabında güneş önemli bir unsurdur. Kamerî Hicrî Takviminde sene 354,367088 günden ibarettir. Buna göre de her yıl kamerî aylar 10 gün kadar önce gelir.., (8).

3-Kamerî Yılda Ayların Başlangıcını Tespit

Güneş senesinde sene matematîki taksime tabi tutulduğundan ayların başlangıcını hesabta bir güçlük yoktur. Her şey katiye yakın bir şekilde tespit olunmuştur. Ancak Kamerî yılda ve bu yılın aylarının başlangıcın tespitte en önemli unsur olan hilalin muntazam olmayan hareketlerini belirli matematik hesaplarına bağlanamamaktadır. Takvimle ilgili eser ve makalelerde bu işin 'güçlüğü belirtildiği gibi tahmine dayalı şekilde verilen rakamlar da birbirine çoğu kere yaklaşmamaktadır.

Astronomi ilmi de uzun süreli gözlem ve tecrübelere dayanarak gelişmiş bir ilimdir. Fakat buradaki tecrübe ve gözlemde üzerinde durulan husus insan kontrolünün tamamen ötesinde seyreden bir varlık (hilâl) dir. Kim ne kadar sabırla uzun süre gözetleyebilirse ihtimaller hesabına dayanan verileri de belki o kadar zann-ı gâlib ifade eyler, kesinlik diye bir şey yoktur. Böyle bir tecrübeyi de milyonda birkaç kişi ancak yürütebilir, yürütme imkânına sahiptir. Halbuki dini İşlerin edasında maddî veya manevî unsurların tespiti yönünde daha objektif, herkes tarafından rahatlıkla takib olunabilir beş duyu ile anlaşılabilir ölçüler konulmuştur.

İşte bu ölçülerden birisi de hilalin rü’yeti meselesidir. Her kamerî ayın başlangıcının ayın görünmesine bağlı olarak hesaplanması gerektiği gibi özellikle Ramazan orucunun ibtidası ile bayramların vaktini hesaplamada hilalin görülmesi işinin her Müslümanlar işin bir vecibe olduğu belirtilmiştir. Nitekim Rasulullah (9).

«Hilali görünce oruç tutunuz ve yine hilali görünce iftar yapıp bayram ediniz. Eğer hilali görmeye bir engel var (sema kapalı) ise Şaban ayım otuza tamamlayın.» (9) buyurmuşlardır.

Görülüyor ki, Şeriat imkânın olduğu yerde rü’yeti (bizatihi çıplak gözle görmeyi) gözetlemeyi emir buyurduğu gibi imkansızlığın bulunduğu yerde de ihtimaller hesabına, zanna, dayanan takdir işini değil sürenin otuza ikmalini emir buyurmuştur. Böyle bir işi de herkes kendiliğinden yapabilir. Şu “hükme göre en azından bir yıl önce hazırlanan takvimler de Ramazan ve Bayram vakitleri tespit buyurulurken henüz ay acaba nerede olabilir? Gökte bulut ar adında mı? Yoksa hiç mi ortalıkta yoktur? Kısacası; İslam dini Ramazan ve benzeri ibadetlerin bir kısmında rü’yete itibar etmiştir. Acaba bunun illeti nedir?

Bu hususta şu sözlerin iktibasıyla yetinilecektir:

«Bizim şeriat umûr-i diniyyemizi gayet sağlam bir esas üzerine ta ebed hatası olmaz bir takvim nizamına bina etmek için ayları da seneleri de hakiki etmiştir. Hiçbir vakit, az ise de, hatadan hali değil ıstılahi seneleri itibar etmemiştir

«Lâkin umumun istimaline yarayışlı kılmak için ayların, senelerin başIarını ehl-i heyet gibi, ictimadan itibar etmeyip hastalanmamış göz île görülebilir rü’yet derecesine hululden itibar etmiştir. Zira içtima dakikalarını kafi surette tayin etmek rasat hesaplarına yahut le ekal en dikkatli hesaplara muhtaç olur ki, umumun haline yakışmaz. Hem de âdi her günlük işlere esas kılınmaz.»

«Derece-i rü’yete hulul ise sağlam göz ile malum olabilir. Şu cihetle umumun haline yakışır âdi işlere her günlüik hallere esas olabilir.»

«Rü’yet esasına bina kılınmış hakiki aylar bir gün teehhür edip otuzu tekmil etmek kaidesiyle aybaşları bir gün tehalüf edebilir ise de lâkin şu tehalüf arızî bir hal olup gelecek ayların birinde öz başına (kendiliğinden) dürüstlenir gider. Böyle arazî haller şeriat tarafından bize talim olunmuş, sade lâkin tabi surette muntazam takvime daimî bir halel veremez.»

«Ayları, seneleri hakiki olup başlan rü’yet derecesine hululden itibar olunur ebedî tabii takvim, diğer takvimler gibi zaman zaman ıslah, olunmak ihtiyacına, meskenetine dûçâr olmaz. Kağıtsız, kalemsiz zabt kılınır. Hiçbir vakit duvar takvimlerine kebîse neticelerine ihtiyaç yüzü göstermez, işi uzatmaz. Cenah-ı Halk da;

«Allah size kolaylık diler, size güçlük istemez. Bu kolayı ğı istemesi o sayıyı kaza borunuzu ikmal etmeniz, Allahı sizi muvaffak buyurduğu o şeyden dolayı dar büyük tanımanız İçindir. Olur ki, şükredersiniz.» (10) buyurmuştur.»

«Şeriat bizim ibadetlerimiz dini muamelelerimizi en vazıh, gayet sade lâkin bununla (beraber bittabi muntazam, kâğıtsız, kalemsiz zabtolunur, âlem-i bedeviyette de âlem-i medeniyette de sakatlanmamış sade göz ile bilinir, sağlam bir takvim üzerine bina etmiştir. Şükrederiz. Şöyle sağlam bir hakikati elden ‘bırakıp yere vurup tahkik etmek davasıyla günlerin birinde hatası görünecek ıstılahı hesapları tenezzülden elbette ictinab ederiz.»

«(Musa da) : O hayırlı olanı şu daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?...» (11) hükmü ilahisi bu cümledendir.» (12).

Nitekim büyük müfesssir Elmalılı merhum da;«...Öyleyse içinizden kim o aya irişirse onu tutsun.» (13) ayet-i kerimesinin tefsiri sadedinde şunları belirtmiştir:

«Şühûd esasen gıyab mukabili huzur demektir, şehadet ve müşahade de bu huzur cümlesindendir... İkincisi de şeh-i huzui ilmi ile müşahade eden demek olur. Zaman ise müşahade olunamayacağından buna şuhud, huzur-ı aklî demek olan ilm-i yakîn veyahut hilâlin şuhudu mânâlarından birini ifade eder. Bu da iki mânâya muhtemildir. Birisi, her kim görürse tutsun demektir, bunda görmeyenlere bir şey terettüp etmez. Diğeri de herhangi biriniz 'hilâle şehâdet ederse her biriniz tutsun demektir..

«Bu aya ulaşma meselesinde ilim sahipleri için içtihada mesağ var mıdır? Aya erme hazar ile veya huzur-ı aklî demek olan ilm-i yakînî (kesin bilgi) ile açıklandığı takdirde hilali araştırdıktan sonra bu babda başkaca bir nas yoksa eshab-ı ilim, hakkında içtihada mesağ olmak lâzım gelir. Bunun için bazıları başka nas yok zanniyle hisabât-ı nücûmiyye ve dahi amel olunabileceğine kail olmuşlardır: Lâkin geçmiş ulemanın ekseriyetine göre başkaca nas mevcut olduğundan bu mesele mevrid-i ictâhad (ictihad yapılabilecek) bir yer değildir (14). Zira bu ayet bu tefsire göre sâkit ise de (kesin bir hüküm taşımamakta ise de) bu babda Kitap ve Sünnetten müteaddid naslar vardır.» (15).

Şu açıklamalardan ve fıkıh kitaplarında mevcut bilgilerden anlaşılacağına göre, kemeri ayın tespitinde iki yol var; 'birisi ru’yetle tespit, diğeri de hesapla tespittir.   

4- Hilâlî Rü’yetle Ramazanı Tesbit Usûlü

Rasulullah (s) Ramazan hilâline üç delilden biriyle itibar ederdi.

1 — Mutlak rü’yet (çıplak gözle görme), 2 — Güvenilir şehâdet, 3 — Süreyi / tamamlama (otuza ikmâl).
Simdi bunların her birisini hukukî açıdan incelemek gerekirse;

1 — Mutlak surette hilali görme ve bu suretle ayın başlangıcının tespitinde bir ihtilaf ve problem yoktur. Zira bütün Müslümanların işleriyle ilgili konularda müşahadeden büyük başka hangi delil olabilir? Nitekim Cenab-ı Hak da yukarıda belirtilen el-Bakara suresi 185. âyet de bu şuhuda işaret buyurmuştur (16).      

Ancak Hilalin "gündüz görülmesi ve «bunun hükmü fukaha arasında ihtilaf mevzuu olmuştur. Şöyle ki ulemanın ekseriyetine göre; gündüzün hangi vaktinde ve saatında olursa olsun 'hilalin görülmesi halinde hu hilalin müteakip geceye ait olduğuna hükmedilir. Aslında hilali gündüzün görmenin bir 'kıymeti yoktur, onun güneşin gurubu anında görülmesi önemlidir. Yalnızca Ebu Yusuf hazretleri ‘Hilalin gündüz görülmesi halinde iki ayrı neticeye varır. Eğer Hilal gündüz zevalden önce görülürse bu bir önceki gecenin hilalidir, zevalden sonra görülürse bu da müteakip gecenin hilalidir (17). Tatbikatta birici gurubun görüşü alınmış, onunla amel ve hareket edilmiştir (18). Nitekim Kâdihan Fetvasında insanlar zevalden önce veya sonra hilali görürlerse oruçlu iseler oruçlarım bozmazlar, değilse oruç tutmazlar. Çünkü o hilal gelecek gecenin hilalidir (19).

Hasan b. Ziyad ise şöyle der; Eğer görülen Hilal akşam kızıllığından (şafaktan) sonra batarsa o önce ki gecenin hilalidir, geçirilen gün de ilik ayın birinci günüdür), şafaktan önce batarsa gelecek gecenin hilalidir (20). . .

Cumhuru ulema (alimlerin çoğunluğu) İbnu Mesud, İbnu Ömer ve Enes (r) den yapılan rivayetleri, Ebu Yusuf ise, Hz. Aişe ve Ömer’den yapılan rivayetleri delil olarak almışlardır. Günlük hayatta iki ayrı görüşün arz eylediği hukuki netice şu oluyor: Çoğunluğu fikrine göre; eğer insanlar Şevval ayının hilalini şekk günü öğleden önce veya sona semada görürlerse o gün Ramazanın otuzuncu günüdür. Çünkü hilal gelecek gecenin Hilalidir, içinde bulunulan gündüz Ramazan ayının gündüzüdür. Ebu Yusuf’a göre ise: eğer insanlar hilali, zevalden önce görürlerse o, geçen gecenin' hilalidir ve o gündüz bayram günüdür (21).

Şu kadar var ki, bir kimse Ramazanın otuzuncu günü gündüzün hilali görse ve oruç bitti zannedip de kasden orucu bozsa, iftar etse keffaret orucu tutmaması gerekir. İsterse bu hilali zevalden sonra görmüş olsun. Zira şekk ve ihtilafın bulunduğu yerde cezaların ber taraf edilmesi aslî bir (kaidedir ve o kişi veya 'kişiler bir tevil 'üzerine, orucunu bozmuşlardır, iki te’vilin «bulunduğu yerde de keffaret cezası gerekmez (22).

İşbu temel iki ayrı fikir, hilalin akşam vakti görünmemesi halinde söz konusudur. Ama akşam vakti 'hilal görülürse bu rü’yet ayın başı olarak ittifakla kabul edilir, bunda bir ihtilaf da söz konusu değildir (23).

2. Güvenilir Şehadet Meselesi: Şâri-i Mübin ikinci derecede güvenilir şehadeti kabul ve ona itibar eylemiştir. Zira insanın ya kendisi hilali görür yahut kendisi müşahade ve rü’yet edemezse bir başkası veya başkalarının rü’yetinin güvenilirliğine hükm ve ona itibar eder.

«Berâet-i zimmet» veya «Mutlak güvenilirlik» kaidesine göre her bir kimse sözü veya sözlerinde güvenilir birisidir. Hatta hilal görme, Özellikle Ramazan hilalini görme işinde, eksen hukukçulara göre erkeklik, kadınlık, hür veya köle oluş gibi durumların hiçbir tesiri yoktur, şart koşulmaz da, Yeter ki, şehadette bulunacak kişi veya kişilerin dürüst, garaz ve hıyanet sahibi olmayan, ithamlardan uzak binleri olsun.

O vakit işte bu kişilerin şahitliği kanun koyucu tarafından makbul ve muteber sayılmıştır. Ancak o dürüst kişilerin beyanı insana kanaat bahşeder (24).  

Ramazan hilaliyle ilgili şahitlikte şahit kişi hilali gündüz gördüğünü söylerse bu söze pek iltifat edilmez. Zira bu tip şehadetin hava berrak olduğunda gurup vaktinde hilalin görülmesiyle de takviyesi gerekir. Hilali görmede şehadet vakti gündüz değil gurup vaktidir. Gün batışı anı veya az sonraki zamandır. Bu noktada hemen hemen bütün hukukçular aynı fikirdedirler. Şu kadar var ki, gerçek şehadet vaktinde (gün batarken görme işinde) gökyüzü kapalı ise o zaman gündüz vakti görülen hilalin durumuna göre yapılan şahitlik (genellikle tek kişi de olsa) muteber sayılmıştır. 'Bu konudaki cüz’î bir fikir ayrılığı daha Önce belirtilmiştir (25).

İbnu Hacer de el-Minhâc adlı eserde gerek Ramazanda ve gerekse Ramazan dışında hilâl guruptan önce (ister zevalden önce isterse zevalden sonra olsun) görülmesi halinde ay sabit olmaz, şehadette bulunmak da muteber değildir. Çünkü şâri gurupdan sonra vaki olacak rü’yetle şehadetle bizleri emretmiştir. Diğer Şâfi, Mâliki ve Hanbelî fakihleri de bu görüştedirler (26).

Ibnu Kasım Rü’yet Hadisini şu şekilde açıklamıştır.«Hilali görünce yani hilali gördükten sonra orucu tutunuz. Bu emir tıpkı güneşin dülûkunda yani dülûkundan sonra namaz kılınız.» (27) âyet-i kerimesindeki hüküm gibidir.

Nitekim Halife Ömer (r) de etrafa gönderdiği mektubunda;«Hiç şüphesiz hilalin bazısı bazısından büyüktür. Eğer gündüzün hilali görürseniz iftar etmeyin, orucunuzu bozmayın ta ki akşamı yapana kadar oruca devam eyleyin. Ama dünkü gün akşamı hilali gördüklerine dair İki kişi şahitlikte bulunurlarsa o zaman bayram eyleyin.» (28)

Bu mektup ve diğer fikirlerden anlaşılacağı üzere, Ramazan orucu kul hakkıyla yakından ilgili olmadığı için, ayın başlangıcında hilali görme konusunda bir tek kişi de şahitlikte bulunabilir, bu yeterli sayılmış ise de genellikle iki veya daha fazla şahidin aranması tercih olunmuştur. Lâkin Ramazanın sonu ve bayramın başlangıcında, kul hakkı da söz konusu olan bir ibadet bulunduğundan en az iki şahidin şehadette bulunması konusu üzerinde hassasiyetle durulmuştur (29)

3. Süreyi Otuza Tamamlama Meselesi:  Hem rü’yet ve hem de şahitlik müesseleri işleri bulunamazsa; o zaman Allah Rasûlü Şaban ayının günlerini otuza tamamlamayı emir buyurmuştur. Artık o günden sonra hilal görülse de görülemese de oruca kesinlikle başlanılır. Zira Kamerî aylardan hiçbirisi otuz günden fazla olamaz. Otuzdan sonra gelecek gün tereddütsüz Ramazanın günüdür. Bu duruma göre kat'i surette sabit olan şeyleri Şâri (kanun koyucu) hiçbir vakit inkâr eylemez. Hattâ umumun menfaatini ilgilendiren hususlarda zanni delillerle yetinen Şari (kati şeyleri niçin inkâr etsin? (30).

Hadiste de Rasulullah (s) bu hususu şöyle açıklamıştır:Ebu Hureyre’den Nebi (s) nin şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur. «Bizler hiç şüphesiz ümmî milletiz, yazmayız; ve hesaplamayız. Ay bazan şöyle bazan böyledir yani hazan 29 bazan da 30 gündür.» (31)

 

Şu hadiste Resulullah (s) müslümanlar için ayın doğuşu ile ilgili hesapların inceden inceye tedkikinin şart olmadığını, lüzum da bulunmadığını, bazı ayların 29 ve bazı ayların da 30 olduğunu bilmenin herkes için yeterli olduğunu, 'bildirmiştir.  Hilali görmekle oruç tutulup bayram edilmesini, hava kapalı, tozlu ve bulutlu olunca da 30’a doldurulmasını öğretmekle matematikin karışık hesapları içerisine girme külfetinden Müslümanları âzâd eylemiş, kurtarmıştır (32).

Bir ‘başka hadiste geçen; «Ramazan hilali başlangıcı için takdirde; bulunun.» (33) emri herhalde herkese “hesap yapınız” şeklinde (değildir.O zaman ümmete bir 'güçlük doğar! Burada ‘’İçinizde bulunduğunuz ayı 30 a tamamlayın’’ demektir. Fakihlerin büyük bir ekseriyeti bu hükmü hep böyle anlamışlardır (34).

Binaenaleyh Ramazan başında ve sonunda gökteki hilali gözetmenin vacib olduğu belirtilir. Eğer bu vecibeye itina gösterilmişse İslâm ümmeti toplulukları arasında hilali rü’yetle ilgili bir ihtilaf ve münakaşa çıkmamıştır. Bu görev yerine getirilmediği, ihmâl edildiği zamanlarda ise âlim-câhîl herkes Ramazan ayı başlangıcı ve bayram vakti konusunda 'hep ileri - geri konuşmuşlardır. Bu ihtilaflara cevap verici şekilde müstakil eserler ve risaleler yazılmıştır. 

Hadiste geçen «...biz yazı ve hesap bilmeyiz.» cümlesi o devir müslümanlarının ümmi olduklarını açıklamak içindir. Hesapdan maksad ise; yıldızların hareketini hesaplamaktır. Araplar bu hususta pek az şey biliyorlardı. Onun için de Rasulullah (s) ümmetinden güçlüğü kaldırmak için hükmü çıplak gözle görmeye tâlik eylemiştir. Nitekim «hava bulutlanırsa gün sayısını 30 olarak tamamlayın» buyurulmuştur (35) ki hüküm hesaba taalluk etmez. Eğer öyle olsaydı «Hava bulutlu olursa ne yapmak lâzım geldiğini hesap bilenlere sorun...» buyururdu.

İbnu Battâl ve başkalarının açıklamasından şu sonuç çıkıyor:«Biz öyle bir milletiz ki, Orucumuzu v.s. ibadetlerimizin vakitlerini tayin için bize hesap ve yazı bilmeyi gerektiren bir şeyle teklif edilmemiştir. Bizim ibadetlerimiz açık bir takım alametlere rabt edilmiştir. Onları bilme hususunda hesap alimleri ile başkaları müsavidir.» demektir (36).            

İbnu Âbidin bilhassa hilali görmede şu üzüntülerini açıklıyor:«Hilali büyük bir topluluğunun görmesini ‘şart koşanlar şu sebebleri ileri sürerler: Hilalin doğru ve sıhhatli bir şekilde gözetlenmesine gerekli dikkat ve ihtimamı sarf etmek içindir. Birkaç kişi hilali gözetler de her şahitlikte bu vehm duyulmalıdır, Halbuki şeriat şahidi doğruluk (adakide muhatap olur. Nitekim. el-Bahr sahibi zamanında hilali gözetlemede insanların tembelliğine temas etmiştir. Bu zamanda durum daha da fecidir. Zira pek az kişi hilali gözetliyor, bir tek kişi hilali görürse o zaman cahil cühelanın tenkid ve tesebbüne (kötü sözlerine) hedef oluveriyor. Nitekim 1225 hicri yılında böyle olmuştur. Bir adam Şam’da hilali gördüğünü belirtmiş, zavallı ile alay etmişler, o da üzüntüsünden, «eğer bir daha ki Ramazan’a erersem gözlerim kör olsun!» diye Allah’a dua etmiştir..

«Şahitlerin yalanı ihtimali endişesine gelince bu vehm «Berâet-i zimmet asildir, doğruluk esastır.» hükmü ile reddedilir. Şeriat zahire göre hükmetmiştir. Eğer şehadet yalan endişesine binaen reddolunacaksa her şahitlikte bu vehm duyulmalıdır. Halbuki -şeriat şahidi doğruluk (adalet) ile yetinmiştir. Bâtını Allah’a havale etmiştir.» (37).

Kurban bayramı hilali de genel kanaate ve metinlere göre aynen Fıtr bayramı hilali gibidir. Şahitlikte, sayıda v.s. aynı şartlar aranır. Nevadir rivayette, Kurban Bayramı hilali Ramazan ihtidası hilali hükmü gibidir. Onun için bir tek kişinin şahitliği ile de ispatlanabilir, eğer semada bir illet varsa. Fakat Hanefilerin ekserisi ve diğer mezhebler fakihlerine göre, ilk görüş geçerli olmuştur.           

Diğer 9 ayın hilali de Fıtr ve Udhiyye hilali gibidir. Bunların ihtidasını (hilalini) hesaplamada, zina İftirası cezasına çarptırılmamış, âdil iki erkek veya bir erkek, ilki kadın şahidin şahadetiyle sabit olur. (38) .

Orucun farziyyeti ayın mutlak surette isbatına bağlı değildir. Zira rü’yet imkânsızlaşınca Şaban ayı 30 gün sayılır. Onun için orucun farzlığının sübutu ayın gelmesiyle değil, Hilalin rü’yetiyledir. Artık 30. cu günden sonra yeni hilal hükmen görülmüş sayılır (39).         

Buraya kadar anlatılanlar, rü’yeti hilal hakkında söylenilenler ve ispat şekli dört mezhebin imamların ittifak eylediği hususlardır (40).

5- Hilâlin Hareketini Hesapla Tesbit Ve Bunun Hukuken Taşıdığı Hüküm

 Rü’yetle ilgili hadislerin 'bazısında geçen «...hesap bilmeme...» veya «...takdir ediniz...» emirlerini fakihler ve müfessirler, yukarıda belirtilen şekillerde açıklamışlar ve eserlerinde muvakkıtın, hesabcının veya müneccimin hesaplarına itibar olunur mu? Seklinde ve benzeri sorular sorup cevaplar vermişlerdir. Önce bunlara dair Önemli bazı açıklamaları verip sonra «genel ;  bir neticeye ulaşmak daha İyi olacaktır.

Ibnu Teymiyye «Muhtasaru’l-Fetâvâ’l-Mısriyye» de der ki; «Gök yüzü ve yıldızların hareketine dair hesap ilmi aslında şüphe taşımayan sahih bir ilimdir. Fakat müdekkik cumhur (büyük bir alimler topluluğu) bu ilmin güçlük taşıdığını ve faidesinin az olduğunu belirtmişlerdir. Aslında müneccim ve felekiciyatçıların sözüne itibar edilmez...» (41).

«Hesap alimleri hilâlin  hareketlerinin hesapla tam ve doğru bir şekilde zapt u rapt altına alınamıyacağını belirtmişlerdir.  Hesapların nazara alınabileceğini muhtemelen müteahhirûn ulemasından az bir gurup belirtmişlerdir. Aslında bunu; «Bu tutum Allah’ın dîninde bir sapıklık ve onu tağyirden başka bir şey değil.» (42) ibaresiyle tavsif edilmiş, hareket Yahudi ve Nasârâ’nın hareketine, tutumuna benzetilmiş ve bu da:

«Bu husus (hesap işi) Araplar arasında sürüp giden bir nesi’dir ve küfürde bir ziyadedir.» (43): îbnu Teymiyye bu tür aşırı ithamlarına şu cümlelerle devam ediyor:

«Ay hareketlerinde hesabı kabul edenin aklı ve dini »bozuktur. Muvakkıtin hesabı doğru olsa bile bu hesap daha ziyade ay ile güneş arasında gurup vaktindeki mesafeyi gösterir. Bu da ayın güneşten uzaklığı şeklinde tavsif edilir. Hilalin bir hesap sonucu görülebilir olup olmayışı meselesine 'gelince bu kesin bir iddia değildir. Çünkü yer yüzünün yükseklikler ve alçaklıklarına, havanın berrak veya Mutlu oluşunu göre rü’yet de değişir, kesinlikle görülemez diye bir şey yoktur... Sözün kısası hilal için bir hesap cetveli, hareketini bir zabt u rabt altına alıcı bir formül yoktur. Rasatçılar, ru’yet için bir kavsin derecesinde bile uyuşamamışlardır. Kimi bu kavsin (Çemberin) 10 dereceden daha küçük olduğunu belirtirken kimi de daha fazla demektedir. Onun için ziyade ve noksanlık meselesine hep birbirlerine cevap vermişlerdir.» (44). Metodda anlaşamamışlardır.

Hilalin rü’yetini hesapla ortaya koyma mevzuunda îbnu Teymyye’nin bu tenkidleri hiç şüphesiz bir ölçüde aşırıdır. Ama ulemanın pek (büyük bir ekseriyeti Hilalin sübutunda üç delile itibar eylemişlerdir. Fakat muvakkıtlar adûl (güvenilir) da olsalar sözleri bağlayıcı değildir... (45).

Muhammed b. Mukatil'den şu rivayet olunur; Rasatçılara sorulur ve kendi meslekdaşlarından büyük bir çoğunluk aynı neticede ittifak ederlerse ondan sonra sözlerine itibar olunur.»
İmam Serahsî Muhammed b. Mukatil’in bu sözünü müneccim ve kâhinlerle ilgili hadislerle reddediyor. Mücerred hesap, meselâ hilalin doğuşu - batışı, ay ve güneş tutulmaları v.s. gibi hususları önceden hesapla tespit ve bildirme müneccimlik ve kehânetle ilgili hadislerdeki yasağa girmez. Zira nasıl ki, namaz vakitlerini ve kıblenin hesabı ancak bir kısım şeyleri öğrenmekle bilinebiliyor ve bu hesabı öğrenme caizse o da caizdir. Fakat tercihe değer olanı mücerred ilme değil, rü’yete delalet eden hadisle ameldir. Sebebi ise, rü'yet açıkça emr olunmuştur, ama hiçbir hadiste; «Hilalin rü’yetini hesap ehline sorunuz.» denilmemiştir (46).

Yalnız Şafiî ulemasından imam Subkî eserinde fennî ve riyazi hesapların muteber olduğunu, şehadetten daha kat’î bir durum arzettiğini savunmuş, diğer bütün fakihler hemen hemen ittifak halinde rü’yet-i hilali ön planda tutmuşlar, Subki’ye karşı çıkmışlardır. Osmanlıların son zamanlarında «Gurre-nâmeler» (ayların başlangıcını gösteren eserler) tanzim edilmeye başlanılmışsa da yalnız Ramazan hilali ile Şevval hilali yine rü’yetle isbat olunagelmiştir... (47).

İbnu Şurayh, imam Şâfiî’den yıldızlarla ve hesap yoluyla Ramazanın sübutuna istidlal etmenin cevazına işaret eden bir kavil (fikir) rivayet etmişse de Şâfiîler’den İbnu Abdil Berr bunu kabul etmemiş, eserlerinde tam aksine bir görüşün olduğunu getirtmiştir. Hicaz, Irak, Şam, Mağrib ulemasının pek çoğunun ve mezheblerinin görüşleri budur. (48).

Hülâsa imam Subkî; hesab katiyyet ifade edeceğinden ona şehadetten daha çok itibar edilir demiştir. el-Kunye adlı eserde imam ez-Zâhidî hesap mevzuunda müteahhirûnun görüşünü nakleder.

1— Kadı Abdülcebbar’a ve başkalarına göre astronomistlerin sözüne itibarda bir beis yoktur. 
2— İbnu Mukatil’e göre de büyük bir astronomiciler grubunun ittifak ettiği hususlarda hesaba itimad edilir.
3— el-Mebsut ve diğer Hanefi fıkhı kitaplarında ise zaruret ve şüphe halinde bile astronomistlerin, muvakkitlerin rü’yet-i hilal ile ilgili hesaplarına müracaat olunamaz, görüşü savunulmuştur. (49).

'Nitekim İbnu Vehbân da bir beytinde bu görüşleri şöyle özetlemiştir:  «Muvakkitlerin sözü ve hesapları bağlayıcı değildir. Bazıları ise Evet onların sözü (kabul edilir, demişlerdir, bazıları ise eğer aynı sonucu belirtenler çokça ise o sonuç kabullenilir, demiştir.» (50).

el-Minhâc sahibi İbnu Hacer’ de eserinde «Müneccim ve (hesapçıların sözü ile oruç vacib olmaz. Hiçbir kimse bunları taklid edemez. Belki her birisi kendi bilgileriyle amel edebilirler ama kendileri dahi Ramazanda bu bilgilerle, amel edemezler (51).                .

İslam fıkhında Son zamanlara doğru ileri sürülen uzlaştırıcı bir fikre göre; eğer hesap hilali görme hususunda şehadette bulunanın şehadetini yalanlarsa ve bu hesap vakit ilmiyle uğraşanların ittifakı şeklinde olup temel İlmî verileri de kat’ı ve 'hesabı haber verenlerin sayısı tevatir derecesine ulaşır, bir durumda ise o zaman şahidin şehadeti reddedilir. Ama belirtilen şartlardan birisi yoksa şehadet reddolunamaz. Tevatür sayısı ancak kesinlik ifade eder. Buna rağmen temel veriler hissiyata, ihtimaller hesabına müstenid ise o zaman mesele ve netice üzerinde durmak gerekir (52).

Aslında astronomi ile ilgili hesaplamalarda temel veriler, beş duyunun kontrolü dışında daha çok aklî mutalardır ki bunlarda da ekseri ya hata edilir, aklî işleri tevatürle tespit mümkün değildir. Tıpkı âlemin kıdemi hususunda felsefecilerin hata etmesi gibi (53). Nitekim kontrol altında sürdürülen deney ve tecrübelerde bile uygulanan «ihtimaller hesabi metodu», aynı preperatla çalışan ve aynı deneyi yürüten ayrı yerlerdeki araştırıcıları farklı sonuçlara iletmektedir. Tıp alemindeki ilaçların asıl ve yan tesirlerîni tespitteki farklı neticeler bunun en açık örneğidir. Durum bu olunca muvakkit ve astronomi aliminin gök ilmi sahasında yürüttüğü gözlemlerinde tetkik mevzuu ve çevre şartlarının hiç birisi kontrolü altında olamayınca uygulayacağı «ihtimaller hesabı metodu» onu diğer meslekdaşlarından daha farklı sonuçlara iletecektir. Tatbikatta da aynısını görmek her an mümkündür. Binaenaleyh objektif kıstas en çıkar yoldur.

İslam, ayların ve senelerin matematik yoluyla hesaplanmasına, başlangıçlarının o yolla tayinine iltifat etmiyor, ibadetlerimizi, dînî muamelelerimizi, başlangıçları çıplak ve sağlam gözle tayin olunabilir hakiki aylara bağlamıştır. Binaenaleyh İslam ay başlarında dakikaların birleşmesine değil belki ayın görünüş derecesine giriş dakikalarını esas almıştır.

Buraya kadar yapılan açıklamalardan birkaç mesele ortaya çıkıyor. Şöyle ki;     '

1. Mesele : Fark gözetilmeksizin herkese yöneltilmiş olan emir en açık şeylere; temellere dayandırılır. Umumi hükümler hususî hükümlere dayandırılamaz. Rama-zan orucu da böyle genel bir hükümdür. Âlim- câhil, gören-görmeyen her müslümana farzdır. Hepsi için bilinebilir, objektif delillere bağlanmıştır. Herkes bunları kolayca bulur ve bilir. Bu balkımdan anlatılan üç isbat yoluna itibar olunmuştur.

2.Mesele: Az önce de belirtildiği gibi umumun hallerine ait işlerde kanun koyucu en açık şeyleri, vazıh alametleri esas yapmıştır. Umumî emir ve tekliflerde ilim ehlinin bazı fertlerinde bulunabilir şeyler hiç itibara alınmamıştır. Bu duruma göre rasadın en ince hesaplarım şüphesiz surette, katiye yakın bir şekilde hesaplamış olsalar bile İslam bunları umum için kesin bir delil olarak benimsemiyor. Bu durum da kat’î olan matematik hesaplan inkâr etmekten yahut rasad erbabının sözlerine itibar etmemekten değil, belki öyle ince şeyleri genel emirlere esas saymak îslamın umumilik ve kolaylık prensiplerine münasib düşmemesinden ötürü olmuştur.

Yoksa İslam dini kevnî ayetlerden olan hareket nizamı Allah'ın sonsuz kudretinin aralıksız ve kesintisiz ve bozulmaksızın sürer gider ve bu hareket nizamı rasad hesaplarım hiçbir vakit inkar etmez. Nitekim âyette de;

«...O çok esirgeyici Allah’ın yaratışında hiçbir nizamsızlık görmezsin. İşte gözünü bir defa daha göğe çevir, bak, oradan hiçbir çatlak görecek misin?» (54) buyurulmuştur.

Binaenaleyh İslâm, kat’î surette sabit olan rasad hesaplarını hiçbir vakit inkâr etmez, hem de inkâr ettiremez. îslamın hakikatına, kudsiyyetine iman eden hiçbir adama, din rasad hesaplarını inkâr eder demek hiçbir vakit yakışmaz.

Rasadcıların ayların başlangıcını ictima-ı neyyireyn (iki ışık kaynağı, nur (kaynağının aynı anda batışın) dan itibar eder, bu bir usuldür.

İslam ise bunu kabul etmeyip rü’yetten itibaren ayı girmiş sayar (55). İslamın ; bu ve benzeri yerlerdeki tutumu yukarıda belirtildiği gibi, müsbet ilmi, tecrübe ve deneyler sonucunu red ve inkâr edici sayılamaz, bu şekilde vasıflandırılamaz. Benzeri durumlar günümüz hukuk sisteminde ve müsbet ilmin çeşitli branşlarında da vardır.

Bu cümleden olarak hukukumuz posta ile para havalelerinde havalede bulunana verilen parçayı yazılı bir delil değil ancak bir tahrirî bey yine başlangıcı kabul ediyorken diğer taraftan banka yoluyla yapılan mektup (dekont) havalesinde yine havalede bulunana verilen parçayı ise tahrirî beyyine sayıyordu. Halbuki her iki kuruluş da kanunla kurulmuş ve korunmakta olan devletin resmî organlarıdır. Suç hukukunda da buna benzer değişik -tutumlara rastlanır. Mesela yakın zamana kadar ses bantları, ses kayıtları sanık aleyhine bir delil kabul edilmiyor ve dinlenemiyordu. Ama sön zamanlarda bunlar da sanık aleyhine bir delil sayılıp dinlenilmeye, hükme medar olmaya başladı, kabul edildi.

Tıp ilminde de bir hastalığın tedavisinde bir ilaçın faydalı olduğu belirtilip savunulurken ayın ilimde dalında mütehassıs başka kişilerce bu fayda benimsenmediği gibi çoğu defa aksi fikir, zararlı yanları açıklanmaktadır. Şimdi hukuk ve tıp alemindeki bu ve benzeri misallere bakarak pozitif hukukun veya karşı fikirdeki tabib veya tabiblerin, yeni gelişmeleri, teknolojiyi red ve inkar ettikleri kanaatına varılamaz, belki onlar daha açık ve seçik müşahhas delil ve neticeleri görmek, beklemek isteyeceklerdir.

Gözleme dayanan ve gözlemcinin dışında ve kontrolünün ötesinde olup biten verilerle çıkartılan astronomik netice ve formülleri hakkında da İslâm’ın ibadet açısından tutumu bundan farksızdır.

Kompitürün hata etmeyeceği meselesine gelince; bu tip bir cihaz ile uzaktan veya yakından her ne kadar tarafımızdan bir çalışma yapılmamışsa da yapılan hataya dair gördüğüm bir misali belirteceğim. Şöyleki; 1978 yılı ÜSYM giriş imtihanında bir Öğrenci ilk tercih olarak İslâmî İlimler Fakültesini işaretliyor. İmtihanda aldığı toplam puan bu fakülte için gerekli en düşük toplam puandan 3 puan daha fazla olmasına rağmen adresine gönderilen sonuç kâğıdında «Hiçbir yeri kazanamadı» yazılıyor, öğrenci ÜSYM ilgililerine müracaat ediyor, durumunu belirtiyor. Aldığı cevap; elektronik hesap makinaları ile yapılan değerlendirmede bir hata söz konusu olamaz, ancak aldığınız bu puanla, da İslâmî İlimler Fakültesine girmeniz mümkündür. Öğrenci ilgili Fakülteye başvuruyor ama fakülteye gelen ve elektronik makina tarafından hazırlanan listede ismi olmadığından fakülte ne yapsın. Çünkü listeyi düzenleyen de yine ÜSYM kompitürleridir. Bilinen bir kompitür mağdurunun durumu bu, kimbilir daha başka neler olabilir. Kısacası elektronik beyin bile ancak bir kısım temel verilerle işini yürütür, bu veriler de yine insanlara bağlıdır.

6- Îhtîlâf-ı Metâli Meselesi Ve Hükmü

Yer yüzünün küreye benzemesi, her yerde değişik coğrafi yapı arz etmesi, gerek kendi ekseni ve gerekse yörüngesi etrafında ve gerekse güneş sistemiyle beraber bir kütle halinde hareket eylemesi gibi birkaç nevi harekete sahip olması ve nihayet ajan da benzeri hareketlerle dünya etrafında dönmesi ve dönüş açısının her gün bir düzen dahilinde değişmemesi gibi sebeplerledir ki, ihtilâf-ı metali (doğuş farklılıkları) olmakta, ayın doğuşu yerden yere göre değişmektedir. Fakihlerin gözünden kaçmayan bu durum onları bir hayli meşgul eylemiş ve görüşler açıklamışlardır.

Hiç şüphesiz güneşin doğuşu gibi hilalin doğuşu da ülkelerden ülkelere, memleketten memlekete göre değişir. Hilal bir memlekette görülürken diğer bir memlekette görülmeyebilir. Tıpkı güneşin doğuşunun değişmesi gibi. Bu değişmeler astronomi kitaplarında açıklanmıştır.

İbnu Hacer fetvalarında şunu belirtir:  Subkî ve  metali değişince hilalin bir yerden gözükmesi bir diğer yerde de gözükmesini bazan gerektirir, ama aksi pek vârid olamaz. Zira şarkî memleketlerden itibaren gece girmeye başlar, batı memleketlerinde o anda henüz gece başlamamıştır. Bunun için de hilal henüz gözükmemiştir. Bu bakımdan doğuda görünen ay batıda henüz görülmeyebilir. Fakat batıda görülen hilalin doğuda görülmemesi diye bir şey yoktur. Gecenin aynı anda başladığı memleketlerde ise birisinde görülen Hilalin mutlaka diğerinde de görülmesi gerekir (56).

Buna dair enteresan misal şudur: İki kardeş birisi şarkî, diğeri de garbî bir ülkede ise ve her ikisi de aynı gün öğle vakti vefat etmişlerse o vakit batıdaki doğudakinin mirasçısıdır. Ama doğudaki batıdakinin mirasçısı olamaz. Çünkü batıda öğle vakti daha geç girer. Hilal ve güneşin doğuşu ve batışı da buna benzer. Fakat buna şöyle bir itiraz yapıIır. Aynı boylam dairesinde olan -enlemleri ayrı-  iki ülkeden Ekvatora, yakın olanda hilal daha erken ve kolay, uzak olanda ise geç ve güç görülür (57) .               

Nitekim İmam Subkî ihtilaf-ı metali konusunu incelerken:«Eğer hilalin rü’yetinde ihtilaf edilir ise o takdirde, şark ülkelerinde görülen hilalin garp ülkelerinde görülmesi gerekir. Ama bunun aksi varid değildir.» Ancak hu prensibe diğer bazı Şafiiler yön ve enlem birliğini de ilave eder, şart koşarlar (58).

İslam hukukçularının bazısı ise doğuş İhtilafı bulunamayacak bölgeyi belirli bir mesafe ile hesaplama cihetine gitmişler ve 24 fersah (yaklaşık 140 km.) den daha kısa mesafeli yerlerde ihtilaf-ı metal olamayacağını belirtmişlerdir (59). Doğuş farklılığına itibar edildiğinde şöyle bir soru akla gelebilir: Şayet bir yerde hilal Cumartesi görülür de orada bulunan kişi oruca başlar da bir süre sonra Pazar günü hilal görülmüş olan yere gider orada devam eylerse muteber görüşe göre orucunu o yere göre tamamlar. Çünkü o yere intikal ile artık onlardan bir fert olmuştur. Bir diğer görüşe göre ilk beldenin, hilalinin hükmü devam eder Ve ona göre orucunun ikmali gerekir (60).

İslamda genellikle ibadetlerin edasında (bir vahdet ruhu aranmış, güneşe bağlı surette değişen namaz vakitleri dışında, aya bağlı ibadetlerde ufak tefek farklılıklara yol açıcı şartlar ve âmillere hiç itibar edilmemiştir. Nitekim ez-Zeyleî der ki; bir belde halkı hilali görür de bir diğerinde halk göremezse görenlerin görmesiyle diğerlerinin de oruç tutması vacibdir, doğuş farklılığının 'hiçbir önemi yoktur (61).

İhtilaf-ı metalle itibarda hareket noktası; her milletin kendi yanında olanlarla muhatap ve mes’ûl tutulmalarıdır. Hilalin hareketleri ve rü’yeti gibi hususlarda her yere göre değişen âmiller vardır. Onun için de doğuş farklılıkları ortaya çıkmaktadır (62). Biraz yukarıda da belirtildiği üzere bu fikrin taraftarları azınlıktadırlar. Hemen her hukuk mezhebinin hukukçularının büyük bir ekseriyeti İslam aleminde bir aylık oruç ibadetinin ayın zamanda başlaması, her kim dînî bayramın ayın anda tes’îdi ('kutlanması) için hilalin bir yerde görülmesi yeterli kabul edilmiştir. Çünkü bu ibadetler senede bir defa olmakta ve uygulamada bir güçlük de taşımamaktadır. Ama namaz vakitlerindeki farklılıkları kaldırmada, birliğe gitmede (böyle bir imkân yok, aksine güçlük ve imkânsızlık mevcuttur (63).

Ramazan ve bayram hilalnin sübutunda şehadet esası şart koşulmuş ise de her hilali görenin, beyanı yeterli değildir. Bunun yanında o beyan ve ifadeler üzerine yetkili makamın, mahkemenin karar vermesi gerekir. Şimdi bu durumda karar veren hakimin kararı kendi kazâi sahasının dışındaki yerlerde geçerli olabilir mi? Hiç şüphesiz bir yer hakiminin, verdiği hüküm tamamen hukukidir ve bu hüküm kaziyyei- muhkeme (kesin hüküm) durumundadır. Binaenaleyh bu kesin karar şahitlikten çok daha kuvvetlidir. Ramazanın haşladığına dair hakimin kararı kesinlik kazanınca ve o yer halkı bunu bir başka yer halkına nakledince mütevâtir bir haber halini alır (64).

Hülâsâ; şu anlatılanlara göre;    

a) Ramazan başlangıcı öncelikle hilali görmekle yahut Saban ayını 30 a tamamlamakladır. Görmenin mümkün olmadığı durumlarda rasatçıların büyük bir çoğunluğunun üzerinde birleştiği hesaba ve neticesine göre de oruca başlamakta bir mahzur yoktur. 
b) Hilali gündüz görmek muteber değildir, önemli olan gün batışı anı ve az sonraki 'bir zamanda batı ufkunda görmektir.
c) Değişiş ülkelerde hilalin doğuş vakinin ihtilaflı oluşuna, pek büyük bir ekseriyetin görüşüne göre; itibar edilmez. Hilalin bir yerdeki rü’yeti her yer halkını bağlayıcıdır.
d) Yetkili kişi ki, genellikle hakim, Ramazanın başladığına karar verirse bu karar bütün Müslümanları bağlayıcıdır.
e) Bir diğer önemli husus da, 26 Kânunuevvel 1341 ve Cemaziyelâhır 1344 tarihli 2 Kânun-ı Sâni 1926 da yayınlanmış «Beynelmilel Takvimin Kalbulü Hakkında Kanunun» 3. maddesindeki,«Hicrî ve Kamerî Takvim, öteden beri olduğu üzere ahvâl-i mahsusada kullanılır. Hicrî Kamerî ayların mebdeîni Rasathane resmen tesbit eder.» hükmüdür. Takvimin hazırlanmasıyla görevlendirilen Rasathane kamerî ayların başlangıcını da tespit görevini yüklenmiştir. Fakat işbu tespit işini ne kadar bir süre önce yapması gerektiğine dair bir hüküm 'bulunmadığına göre dînî işleri tedviri görevli Diyanet İşleri Başkanlığı Ramazan ayı başlangıcını bu ay yaklaştığı zaman oradan isteyebilir. Böylece teori (hesaplama) ile rü’yet arasında bir yaklaşma sağlanılış olur. Buna hiçbir hukukî engel de yoktur.

7- Yer Yüzünün Özel Durumlu Bazı Yerlerinde İbadet Vakti Meselesi

Bilindiği gibi dünyamız kürreye yakın bir biçimdedir. Birkaç türlü harekete sahiptir.

Şöyleki; 1 — Kendi ekseni etrafında dönmekte, 2 .— Kendi ökseni etrafında dönerken bir topaç gibi ara sıra sallantılar yapmakta, 3 — Güneş etrafında dönmekte, 4 — Güneş sistemi ile birlikte Samanyolu etrafında helozoni bir şekilde hareketi. Ayrıca eksenine göre de 23 küsûr derecelik bir eğiklik 'göstermektedir. Gerek yuvarlaklığı ve muhtelif hareketleri ve gerekse eksenine göre eğikliği gündüz ve gecelerimizin, mevsimlerin teşekkülüne yol açmaktadır. Kimi yerde gündüzler uzarken geceler kısalmakta, kimi yerlerde aksi olmakta, bir yarı kürede mevsim yaz iken diğerinde aksi bir mevsim hüküm sürmektedir. Bununla beraber kutuplara doğru özellikle 45° enlem dairesinden sonraki yerlerde gündüz ve gecelerin oluşması ve süreleri normal 24 saatlik güne göre büyük farklılıklar göstermektedir.

Şöyle ki, normal bölgelerde, ki Türkiyemiz de böyle bir bölgededir, gün 24 saat iken ve gündüz ve gecenin insanlarca bilinen her bir dönemi, dilimi bulunurken işbu anormal bölgelerde güneşin ufukta bulunduğu süre, yaz günleri çok daha uzun olmakta, meselâ 66° enlem (arz) dairesinde bir gündüz bizim 14 günümüz kadar sürmektedir. O zamanlarda gece de aksine çok kısa geçmekte güneş batıp henüz batıdaki şafak (kızıllık) kaybolmadan doğudan fecr (tan ağarması) başlayıvermektedir. Bu ve benzeri durumlarladır ki, yaza veya kışa göre günde farz kılınmış bulunan beş vakit namazdan bir kısmının vakti tam anlamı ile bulunmadığından ne olacaktır? Buralarda Ramazan orucu nasıl tutulacaktır? soruları sorulmaktadır.

İslam hukukçularının pek çoğu eserlerinde bu bahislere yer vermiş, konuya çözüm yolu aramışlardır. Mesele yatsı ve vitir namazları vakti açıklanırken ele alınmıştır. Bu cümleden olarak «Dürrü’l-Muhtar» dan şu metin sevkedilebilir:

«Yatsı ve vitir namazının vakti bulunmaz ise mesela Bulgar Beldesi (bugünkü Bulgaristan kasdedilmemektedir) gibi, zira bu yerlerde yaz günlerinde akşam şafağı (kızıllığı) batmadan sabahın fecri doğmaktadır. O yerlerde yaşayan bir Müslümanlar da namazla mükelleftir ve yatsı ve vitir namazları için vakit takdir eder.»

Bu aradan da anlaşıldığı üzere, fıkhi tarife göre yatsı namazının vakti girmeden, girmesi beklenirken sabah namazı vakti giriveriyor, böylece vakti bulunmadığından namaz da yerine getirilemiyor, edâ edilemiyor. Kutuplara yakın yerlerde ise çoğu defa mevsime (güneş ışıkla irinindik ve yatık gelişlerine) göre gündüzün ya da geceleyin kılman namazların vakti hiç teşekkül etmiyor (65).

«Namaz kılınız» (66) emrinin tekerrirünü vakte, vaktin tekerrürüne bağlıyan, vaktin her yeni girişinde emrin de yenilendiğini söyleyen mütekaddimin uleması vaktin (illetin) yokluğu halinde emrin de tekerrür etmiyeceğini, emrin kalkacağım belirtmişlerdir. Nitekim Şeyhülislam Feyzullah Efendi bile Fetâvây-ı Feyzîyye’sinde;

«Bir ikimse şafak kaybolmadan güneşin doğduğu bir ülkede ise ona vaktü bulunmayan namazlar (yatsı ve sabah gibi) farz değildir.» Zira az önce de belirtildiği gibi namazın sebebi vakittir, bu da olmayınca namaz farzı da kalmaz, kalkar» (67) demektedir.             .

ez-Zeyleî’deki metnin mânâsına gelince;«Her kim yatsı ve vitir namazı vaktini bulamazsa o zaman namazları da kılmak gerekmez. Sebeb olan vakit bulunmamıştır...» (68).

İlk kaynaklarda böyle fikirler var ise de daha sonraları dünyanın her yönü hakkında fikirler edinilip haritalar çizildikten sonra mesele üzerinde daha fazla durulmuş, ciddiyetle ele alınmıştır. Bir kerre emirlerin tekerrürünü yalnız illetle açıklamamışlar bir de kavranılamıyan sebeblerin varlığından söz etmişlerdir. Vakit; namazın kavranılabilen illetidir ama bunun yanında kavranılamayan sebebleri de vardır. O sebebe göre kim nerede olursa olsun günde beş vakit namazı kılmakla mükelleftir. Yirmidört saatlik bir gündüz ve gecede namaz vakitleri bildiğimiz gibidir. Ama vakitleri bulunmayan namazların farzlığı hiçbir surette düşmez. Nitekim hadis-i şerifde de;«Beş vakit namazı Allah Teâlâ kullar üzerine farz kılmıştır.» (69). Burada namazın faziyyeti hususunda açıkça anlaşılabilen bir illet ve sebep sevk edilmiştir.

Bu istisnaî yerlerde yaşayanların ne şekilde ibadet yapacakları hususunda bir diğer önemli delil de Deccâl hadis-i şerifidir. Orada;

«Şüphesiz Deccalin günleri kırk yıldır. Onun bir yılı bir yan yıl gibi, bir senesi bir ay gibi, bir ayı bir hafta gibi ve diğer günleri de bir kıvılcım gibi hemen gelip geçicidir. Bunun üzerine Ashab; Ya Rasulallah o kısa günlerde nasıl namaz kılacağız? diye sorarlar. Rasulullah (s) da; O uzun günlerde takdir ettiğiniz gibi kısa günlerde de takdir edersiniz, buyurur.» (70). ,

Bir başka rivayette de «Deccâl gelecektir. Onun bir günü bir yıl, bir günü bir ay, bir günü bir hafta ve diğer genleri de hemence gelip “geçicidir. Bunun üzerine Ashâb-ı Kirâm; o günlerde nasıl namaz kılacağız? diye sorarlar. Rasulullah (s) da O uzun ve kısa günlerde takdirde ’bulunursunuz.» buyurdular (71).

Karşı görüşte olanlar işbu Deccâl hadisini özel hükümlü bir hadis sayarlar ve normal zamanlarda ve şartlarda bu özel hüküm uygulanamaz, derler. Fakat mezkur  hadisleri delil kabul edenler; hüküm her ne kadar hususi ise de uygulanmasını umumileştirmede, benzeri uzun veya kısa günlerde tatbik etmekte bir hukukî mahzur yoktur. Bu görüştekilerin vakti takdir hususunda bir diğer delilleri de şudur:

Ramazan  hilalini dünyanın her yerinde ve işbu özel durumlu topraklarda görmek mümkündür. Gündüzlerin veya gecelerin çok uzun olduğu o yerlerde hilali görenler de oruç tutmakla mükelleftirler. Bu noktada hiçbir ihtilaf yoktur. Ancak o yerlerdeki bir günün bizim 8, 10 veya 14 günümüz kadar uzun olduğu bilindiğine göre bu kadar uzun günlerde oruca tahammül imkânsızdır. O halde buradakiler Ramazan oruçları için 24 saatlik zaman belli olan en yakın ülkenin uygulamasını aynen alır ve kendileri için takdir ederler. Vakit bulunduğundan oruç sakıt olmuyor ama edası (yerine getirilmesi) güçleşiyor. Oysa dînî emirlerin edasında haraç ve meşekkat kaldırılmıştır. Özel durumlu yerlerde bu harac ve meşekkat işte takdir usulü ile giderilmiş oluyor. Bütün mezhebler ve hukukçular bu noktada aynı görüşü belirtirler (72).

Namazın da düşmeyeceğini müdafa edenler Ramazan orucu için yapılan işbu takdir işinin namazda da yapılmasında hiçbir mahzur olmadiğinı belirtirler. Bahsin başında da açıklandığı gibi dünyanın; şekli, durumu, haritaları anlaşılıp çizildikten sonradır ki, fakihleriniz takdir usulünü seçmişler ve o yönde fetva vermişlerdir. Böylece o yerlerde oturan müslümanlar hem namaz kılmak ve hem de oruçlarını tutmakla mükelleftirler. En yakın memleketlere göre fecr (imsak), tülü’, zevâl, asr,  gurup ve ışâ (yatsı) vakti takdir ederler.

«Binaenaleyh şafağın gaybubetinden (kaybından) sonra yatsı namazını kılacak kadar bir vakit olmalıdır. Eğer vakit yeterli değilse yatsı namazının bırakılması korkusunun önüne geçmek için kendilerine en yakın ülkelerin şafak vaktinin kaybı süresine itibar olunur.» Nitekim Şey Ebu Hâmid de;

«Onların durumları İçin kendilerine, en yakın ülkenin vakitlerine itibar olunur» (73). İşte Şafiî fakihlerinden birkaçının şu görüşleri ile Hanefilerin görüşleri tamamen bir birlik arzetmektedir, aralarında bir ihtilaf yoktur (74).

Artık bu açıklamalardan sonra ortalıkta oruç ve namaz yönünden özel bir durum arz eden yerlerin sakinlerinin (halkının) karşılaştıkları problemlerin de fakihlerimizce çözüldüğü anlaşıImaktadır. Burada belki bir diğer mesele de şudur: Bir ikimse bir yerde öğle namazım kılıp yola çıksa ve bir yere yarsa ve orada öğle namazı henüz girmemiş olsa acaba o kişi bu yerde tekrar, öğle namazım kılacak mıdır? Yoksa bu borçtan kurtulmuş mudur? Mesele üzerinde duran fakihlerin çoğunluğu (cumhur) o kişinin tekrar öğle namaza kılacağı fikrindedirler. Zira o, geldiği yerin şartlarına göre amel ve hareket etmelidir (75).

8-Sonuç

Ramazan hilali ile kutuplara yakın yerlerde namaz vakti meselesi hakkında dinimizin esasları ve ulemamızın görüşlerinden bir kısmı, başlıklar altında kaydedilmiştir. Bunlardan da anlaşıldığı üzere insanoğlunun hemen her karşılaştığı meseleye bir çözüm yolu aranmış, çareler belirtilmiştir. Yeter ki meselelerle karşılaşanlar iyi niyetle bunların çarelerini araştırmayı bilsinler, girişsinler.          

Cenab-ı Hakkın;« yaş ve koni (hiçbir şey) müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitapdadır» (76) buyurduğu gibi hukuk sahasında da İslami esaslar ışığında uğraşılmadık, el atılmadık ve çözülmedik bir mesele kalmamış gibidir. Bir bahr-i bî-pâyân demlen fıkhın Ramazan hilali ile özel durumlu yerlerde vakit namazları hakkındaki hükümleri işte o sınırsız denizden birer katredir. İbadetlerin ifasında konulan kriterler âlim-cahil herkesin rahatlıkla uygulayabileceği, uyutabileceği şekilde olup özel hiçbir ihtisası gerektirmemektedir.

Bununla beraber modem ilim ve teknolojinin yardımı ile varılan müsbet sonuçlar ve açıklamalar da hiçbir surette ihmal ve inkâr edilmemiştir. Ancak bu ilimleri kendi menfaatlarına âlet ve istismar edenler tenkide uğramış görümleri din ve Müslümanlarca iltifata lâyık görülmemiştir.

 9-Rü’yet-İ Hîlâl Konferansının Ardından

Bilindiği üzere 27 - 30 KASIM 1978/ 26 - 29 ZÎLHÎCCE ,1398 tarihleri arasında İstanbul'da, Diyanet îşleri Başkanlığımız tarafından, Ramazanın ve Bayramların Tespitinde Müşterek Metod mevzuunda bir Uluslararası Konferans tertiplenmiştir (*). Bu konferansa yirmi kadar ülkeden ve bazı uluslararası kuruluşlardan yaklaşık kırka yakın delege katılmıştır. Yurt içinden de çeşitli müesseselerden pek çok zevat müşâhid olarak davet edilmişlerdir.

Organize, tertip ve benzeri yönlerden, konferans baştan sona kadar iyi bir şekilde yürütüldü. Diyânet İşleri Teşkilâtının bugünkü imkânları ile ancak bu kadar olabilirdi. Bunda, baştaki genç, dinamik elemanların nasibi büyüktür. Konferansa, katılan delegeler tarafından on sekiz İlmî tebliğ sunuldu ve bunlar üzerinde dînî ve müsbet ilim açısından münâkaşalarda bulunuldu. Olgun bir hava içerisinde cereyan eden münakaşalardan sonra bütün delegelerin oybirliği ile kabul ettikleri kararlar alındı.

Daha Önceleri de çeşitli İslâm ülkelerinde millî (Cezayir, Endonezya, Pakistan gibi) veya milletlerarası, İslâm ülkeleri arası (Mısır, Kuveyt gibi) çapta «Rü'yet-i Hîlâl» konusunda toplantı ve konferanslar yapıldığı bu toplantıda öğrenilmiş oldu. Fakat en geniş çapta ilk «Rü’yet-i Hîlâl Konferansı» nın Türkiye’de yapılmış olduğu çeşitli ülkelerin delegeleri tarafından dile getirildi. Pek tabii bunun en önemli âmili; Ülkemizin İslâm Âlemindeki durumu ve az önce de belirtildiği üzere, Diyânet İşleri Başkanlığımızın içten gayretidir.Konferansı takib eden gün ve aylarda da bu mevzuda ülkemizde İlmî mahiyette monografiler ve risâleler yayımlanmıştır (** ).Biz burada yalnızca konferans  anında alınan kararlan kasaca kayıt ve izah etmekle yetineceğiz.

MADDE : 1 -İster çıplak gözle, isterse modem ilmin rasad metodları ile olsun, asıl olan hilâlin rü’yetidir.
MADDE : 2 — Astronomların hesapla tespit ettikleri Kamerî aybaşlarına dinen itibar edilebilmesi için onların bu tesbitlerini Hilâlin, Güneş battıktan sonra ve görüşe mâni engellerin bulunmaması halinde gözle görülebilecek şekilde ufukta fiilen mevcut olması esasına dayandırmaları gerekir ki, bu rü’yete «Hükmî Rü’yet» denir.
MADDE : 3 — Hilâlin görülebilmesi için iki temel şartın gerçekleşmesi zorunludur:
a) İctimadan (ictima-ı neyyireynden) -kavuşumdan- sonra ay ile güneşin açısal uzaklığı 8 dereceden az olmamalıdır. Bilindiği üzere rü’yet 7 ile 8 dereceler arasında başlamaktadır. 8 derecenin esas alınmasında ihtiyaç bakımından görüş birliğine varılmıştır.
b) Güneşin batışı anında ayın ufuktan yüksekliğinin açısal değeri 5. dereceden az olmamalıdır. Sadece bu esasa göre normal durumlarda hilâlin çıplak gözle görülebilmesi mümkündür.
MADDE : 4 — Hilâlin rü’yet edilebilmesi için belli bir yer şart değildir. Yer yüzünün herhangi bir yerinde hilâlin rü’yeti mümkün olursa, buna istinaden ayın başladığına hükmetmek doğru olur. İslâm Dünyasının birlik ve beraberliğini sağlamak için rü’yetin ilâm, müteakip maddede işaret edilen Müşterek Hicrî Takvimi tesbitleri uyarınca Mekke-i Mükerreme’de tesis edilecek olan Rasadhane tarafından yapılmalıdır.
MADDE : 5 — Din ve astronomi bilginleri ile rasathane yetkililerince  her kamerî yıl için 2, 3 ve 4. maddelerde zikredilen kriterlere dayalı bir takvim hazırlanmalıdır. Takvim Komisyonu Müşterek Takvim Taslağı’nı kabul etmek kere periyodik olarak her yıl toplanacaktır. İlk toplantı Rebiul-Âhir 1399/Mart 1979 da İstanbul’da yapılacaktır.
MADDE :6 — Yukarıda işaret edilen Takvim Komisyonu şu ülkelerin temsilcilerinden oluşacaktır: Bangladeş, Cezayir, Endonezya, Irak, Katar, Kuveyt, Mısır, Suudi Arabistan, Tunus, Türkiye. Komisyonun toplanması için bütün üyelerin hazır bulunmaları gerekli değildir.
MADDE : 7 — Anılan Komisyon yukarıda açıklanan kriterlere göre Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylan için Hilâlin görülebileceği bölgeleri gösteren haritalar hazırlayacaktır. Böylece durum müsaitse bizzat hilâli gözleyerek rü’yeti gerçekleştirmek ve hesabın doğruluğu konusunda İkna olmak, isteyen herkese kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca bu haritalar, isteyen her devletin yetkili kılacağı uzman ve güvenilir bir heyete rasad yaptırmasına yardımcı olacaktır.
MADDE : 8 — Bu karar ve tavsiyeler İslâm Ülkeleri Dışişleri Bakanları Konferansı Genel Sekreterliği’ne sunularak Dışişleri Bakanlarının Rabat’ta yapılacak olan ilk toplantısında kabulü ve uygulamaya konulması istenecektir.
İşbu sekiz madde içerisinde alınan kararlardan da anlaşıldığı üzere; esas itibariyle ayların bağlarını tesbitte rü’yet (görme) benimsenmiştir. Doğuş yerleri farklılığına (ihtilâf-ı metali) itibar edilemeyeceği bir defa daha teyid edilmiştir. Bir diğer önemli husus da; yapılacak bu çalışmalar sonunda hazırlanacak takvim ile İmsake yetişebilen ve daha çok batıda olan ülkeler Ramazana veya bayrama girerken doğuda olup da imsake yetişmemiş olanlar bir gün gecikmiş olacaklardır. Bu problemi çözmek için de hatıra gelen hal tarzı; İmam Ebu Yusuf’un «
Hilâl zevalden önce görülürse önceki güne aittir şeklindeki içtihadı benimsenecektir. Bu takdirde imsak sınırı ile İslâm Dünyasının ve hattâ bütün dünya Müslümanlarının birliği sağlanmış olacaktır (
**).              

 

(*) Bu 'konferansa Türk basınının o günlerde genişçe yer verdiği gibi Diyânet işleri Başkanlığı da Diyânet Gazetesi’nin 203 - 204 sayılarının bu konuya tahsis ederek özel sayı olarak çıkarmıştır. Konferans hakkında etraflı bilgi burada mevcuttur.
(**) Rü'yet-i Hilal konusunda yazılmış eser  ve makalelere birkaç misal şunlar olabilir:M. Saim Yeprem’in, Neydi Ne Oldu?»,.Diyanet Gazetesi, c. 9, ·sayı 203-204. Dr. Ahmet Baltacı,  Ru'yet-i Hilal MünakaşaLarı , Diyanet Dergisi, c. 18, sayı 1. Al.i Bayram -M. Sadi Çöğenli, Aylar ve Rü’yet-ı Hilal, Erzurum 1979.Rü'yet-i Hilal mevzuunda geçmişte de bir hayli ilmi münakaşalar yapılmış, küçük risale ve eserler yazılmıştır. Az önce belirtilen son eserde buna dair birçok örnek bulunabilir.

 

  • Dipnotlar
  • (1) Birunî; el-Asarü'l-Bakîyye ani’l-Kuruni’l-Hâliye s. 6, 2. baskı, Leipzig 1S23. Ahmet Muhtar Paşa, Riyazü’l-Muhtar s. 342, Bulak 1303.
  • (2) Yâsin suresi 39.         
  • (3) Kâtip Çelebi, Mizanü'l-Hak fi İhtiyari’I-Ehak s. 11.      .              .
  • (4) Kanaat Takvimi 1923 -1339 s. 5 v.d,
  • (5) el-Bakara 189.           
  • (6J Yunus suresi 5.         
  • (7) el-Isra 12.
    (8) Riyazü’I-Muhtar s.344. savm 5, 11. Müsİim, siyam 6, 9, 17. Ebu Davud, Savm 4, 6; 7, Tırmizî, savm 2. v,s.
  • (10) el-Bakara 185.
  • [11) el-Bakara 61.
  • [12] Şeriat Niçin Rü'yete İtibar Etmiş s. 14-16.    -
  • (13) el-Bakara 185.
  • (14) Bak. Mecelle madde 14.
  • (15) el-Bakara 189. Hadis kitaplarının rü'yetı hilâl -ile ilgili bab'larına bakınız, Hak Dini Kur’ân Dili c. 1, s, 651.
  • (16) İbnu Âbidin, Mecmuatu’r-Resail c. 1, s. 239 v.d.
  • (17) a.g.e. c. 1, s. 239, 243.
  • (18) Ebu Yusuf’un - bu görüşü son zamanlarda-  ilmi verilerle de elde edilen hesaplamalara       daha uygun düşmekte, son rasatlar o fikri takviye eylemektedir. Nitekim Rü’yetü Hilal Konferansında da bu görüş üzerinde durulmuştur.
  • (19) Mecmuatu’r-Resail c. 1, s. 239.
  • [20) a,g ,e., c. 1, s. 239 - 240.       .
  • [21) a.g.e , c. 1, s. 240 v.d.
  • [22) er-ResaiI c. 1, s. 241.             _            
  • (23) aynı eser s. 242.
  • (24) Şeriat Niçin... s. 17, er-Resail, c. 1, s, 242 v.d.
  • (25) er-Resail c. 1, s. 243.             .
  • (26) er-Resail  c. 1, s. 243.
  • (27) el-Isrâ 78.   ,              .
  • (28) er-Resail c. 1, s. 243 v.d.      - .
  • (29) Ibnu Kayyim, Zâdü’l-Meâd c. 1, s. .156 -160, Daha fazla  bilgi için bak. er-Resailc. 1, s, 243 v.d.
  • (30) Şeriat Niçin... s. 18.
  • (31) Buhari, savm 13.  Müslim, Siyam '115. Ebu Davud, savm 4. Nesei, siyam 17. Müsned  Ahmed c. 2, s. 43,52,122,129.
  • (32) el-Fetava'I-Hindiyye c. 1, s. 197-198.
  • (33) Buhari, savm 5, 11. Müslim, siyam 3 -9. Ebu Davud, savm 4 v.s.
  • (34) A , Davudoğlu, Müslim Şerhi (Terc.) c. 6, s. 25-26.
  • (35) Dip not 3 deki yerler.
  • (36) A. Davudoğlu, a.g.e., c. 6, s, 26-27.
  • (37) er-ResâîI, c. 1, s. 235-236. el-Lübab c. 1, 164-165.
  • (37) er-Resail, c. 1, s. 236-237.
  • (39) er-Resail, c. 1, s. 238-239. el-L'Gba'b, c. 1,.s. 164.
  • (40) er-Resail, c, 1, s. 239.
  • (41) ibnu Teymiyye, el-Fetava'l-Mısriyye s. 153-155. Pakistan (Gücranval) 1397/1977.
  • (42) Müsnedu Ahmed c. 4, s. 13. Dârimî, mukaddime 1. el-Fetava’l-Mısriyye s. 163.
  • (43) el-Fetava’l-Misriyye s. 163. Ayrıca -et-Tevbe suresi 37 ci ayetin tefsirine 'bakınız.
  • (44) el-Fetava’I-Mısriyye s. 163.
  •  (45) er-Resail c. 1, a, 244-245.  
  • (46)  er-Resail c. 1, s. 245-246.   
  • (47) Tecrid-i Sarih Terc. c. 6, is. 260-202. '
  • (48)  Nıhayetü’l-Muhtac c. 3, s. 153.  Müslim Terceme ve Şerhi c. 6, s. 24-25.
  • (49)   er-Resail c. 1, s. 246, Nihâyetü'l-Muhtâc, c, 3, s. 151.
  • (50) er-Resail e. 1, s. 247.  eI-Fetâvâ’l-Hindiyye c. 1, s. 197.
  • (51) er-Resail c. 1, 247-246.
  • (52) er-Resail c. 1. s. 249.
  •  (53) er-Resail c. 1. s. 249.
  • (54)   el-Müik 3.
  • (55) Şeriat Niçin...? s. 20-21. Ayrıca bak. Nihayetü’I-Muhtac c. 3, s. 101, 153.
  • (56)   er-Resail c. 1, s. 249
  • (57) a.g.e., c. 1, s. 249-250. .
  • (58) Nihayetu’l-Muhtac c. 3, s. 156. el-Fetava'l-Hindiyye c. 1, s. 198.
  • (59) er-Resail c. 1, s. 250 ez-Zeylei c. 1, s, 231.
  • (60) Nihayetü’l-Muhtac c. 3, s. 157.        .
  • (61) ez-Zeylei c. 1, s. 321. er-Resail c. 1, s. 250.
  • (62) er-Resail c, 1, s. 250. Müslim Tercemesi ve Şerhi c, 6, s. 35-36.
  • (63)  er-Resail c. I, s. 251:, 252.
  • (64)   er-Resail  c. 1, s. 253.
  • (65)  Ibmı Âbidin, Hâşiyetû Reddil-Muhtar... c. 1, s. 285, İstanbul 1308.
  • (66)  Kur’ân-ı Kerimin 16 yerinde geçen bir emirdir.       
  • (67) Hâşiyetü Reddil-'Muhtar c. 1, s. 265. el-Lübab cüz. 1, s. 61.
  • (68) ez-Zeyleî c. 1, s. 61-62 (Hâşiyetü Çelebi aynı yer). Hâşiyetü Reddi'l-Muhtar c. 1, s. 266.
  • (69) Ebu Davud, vitr 2.  , Nesei, salat 6. Darimî, salat 208. Muvatta, salatu'l-Ieyl 15.Müsned  Ahmed c. 5, s. 315, 319.
  • (70) İbnu Mace, fiten 33.
  • (71) Ibnu Mace, fiten 33.
  • (72) Hâşiyetü Reddi’I-Muhtar c, 1, s. 267 - 268.
  • (73) Şebramullusî,  Nihayetü'I-Mühtac içersinde  c. 1, s. 369-370.
  • (74) Daha fazla  bilgi için bakiniz: ez-Zeylei. c. 1, s. 81 -82. Haşiyetü Reddi’I-Muhtar, c. 1, s. 264-268. .el Lübâb c. 1, s, 61 et-Takrir ve’t-Tahbir c. 2, s. 123. Nihayetü’l-Muhtac c. 1, s. 369-370.
  • (75) er-Resail c. 1, s. 243.             .
  • (76) el-En’âm 59.
  •  

  • Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
    # Makaleler Adı
    Kullanıcı Yorumları

    ! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
    Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

    Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
    Muhammed Ender / 14.6.2015



    Eski Eserler


    Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

    Hesap İşlemleri

    Üye değil misiniz? Üye olun!

    Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...