Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Ruyeti Hilal Meselesi

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Fıkıh Osmanlıca
Özelliği Tercüme Eden
Hanefi  
       
Makale No: 2160 Hit : 7861 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Ruyeti Hilal Meselesi

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı
1 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ve Bediüzzaman Said Nursinin Nesh Konusuna Yaklaşımı
2 Elmalılı Muhammed Hamdi
3 Elmalılı M. Hamdi Yazırın Müteşabih Ayetleri Anlamaya Katkısı
4 Elmalılı Hamdi Yazır ve Tefsiri

Özeti
open why women cheat on husbands how many guys cheat
read here click here unfaithful wives
cheats the unfaithful husband married woman looking to cheat
gabapentin and alcohol addiction gabapentin and alcohol addiction gabapentin and alcohol addiction
bystolic generic name what is the generic for bystolic

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar Elmalılı Muhammed Harndi Yazır. Sebilu'r-Reşad Mec. Cild 22 Sayı 561-562; 563-564; 565-566
Yayınlandığı Tarih
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Ru'yet-i Hilal  Meselesi (1)
— Fazıl-ı muhterem Fatin efendi hazretlerine —
Ru’yet-i hilal meselesine dair Sebilu’r-Reşad’da intişar eden makalat-ı fazilanelerini kemal-i zevk ve dikkatle okudum.
Cidden selahiyetdar bir lisan-ı alimin ifadatı olan izahat-ı fenniyeleri bazı iktitafat-ı fıkhiye ve temenniyat-ı mahsuse-i diyanet perverleriyle tezyil edilmiş ve ale’l-itlak ulema-i islamiyeye bir hisse-i hitap ifraz buyurulmuş olduğu cihetle nedendir bilmiyorum- Bu hitaptan az çok bir selim-i tevehhum etmek cüretkarlığında bulundum. Selahiyet-i muselleme-i  fazılanelerinden muntazır olduğum vechile, kudret-i fenniyenizle, kuvvet-i diyanetinizin beyne’s-sema ve’l-ard bir nokta-i telaki bulmak üzere, mutevaziyen musabakaya giriştiklerini gösteren mulakat-ı muhimme-i ilmiyeleri o dakik ve rakik seyru kıymetleriyle ruhumu okşarken, şahsiyet-i fazilanelerinde istediğimden ziyade yüksek bir muhatap ilham etmiş ve acizlerine bu hususta bir vesile-i kelam bahşeylemiş bulunduğundan dolayı ayrıca şayan-ı teşekkürdür.

Şer’in, sebeb-i vucub-i savm olmak üzere isbat-ı şehr nokta-i nazarından umum hesabına takip ettiği şuhud ve şehadet-i hilali zati alileri mucerred isbat-i vucud-i hilal noktai nazarından ve hususi bir haysiyetle takip buyurduğunuzdan dolayı bazı halat da hukm-i şer’i ile hukm-i hey’i arasında bir tenakuz endişesine nasıl duşmuş ve bu muhim ukde mutalaat-ı mahsuse-i alimanelerine nasıl bais-i yegane olmuş ise, maksad-ı hey’i ile maksad-ı şer’i arasında hiç  bir nokta-i nazar farkı gözetmemeğe matuf bulunan bu ukdenin hallinde, ulema-i şer’ ile ulema-i hey’et arasında mefroz bir itimatsızlık tasavvurunu mebde-i nazar ittihaz buyurmanız ve bu itimatsızlığı mazur göstermek için eslafınızı muahezeye mecburiyet hissini duymuş bulunmanızda  kalb-i aciziye öyle bir ukde olmuş ve bu satırların tahririne başlıca saik bulunmuştur.

İşte bunun için ilm-i fıkıh ile ilm-i hey’et arasında farz-ı tenakuza mesağ verir gibi görünen bu nokta-i nazarı feda etmek lutufkarlığını inayet-i aliyyelerinden istirham ile söze başlayacağım.

Bir ilmin müstahak olduğu hakk-ı ihtiram ve itimadı takdir ve teslim etmemek umena-i hak olan ulema-i şer’in vaz’iyyet-i hukukiyeleriyle kabil-i te’lif değildir, zannediyorum.

Gerçi ilm-i fıkıhtan bütün bütün müstakil ve başka olan ilm-i hey’et ile teveğğul, vezaif-i fukahadan haric ise de ulum-i mutemayizenin kıyem-i mahsuselerini bihakkın tanıyabilmek vazife-i fıkhiyyeden madud bulunduğu kanaatındayım.

İlm-i fıkh’ın mevzuu olan ef’al-ı mükellefin a’mal-i kalbiyye ve bedeniyyeye  amil olduğu gibi bütün ulum, a’mal-i kalbiyyede dahil ve istihsallerine masruf himem ve mesai a’mal-i bedeniyyeyi dahi mutezammıa bulunduğu nazar dikkate alınırsa fıkhın ve fukahanın kıyem-i ulum ile alakası hakkında nasıl tereddüt olunur?
Sonra Fenari merhumun telamizinden olup kendi eliyle şarka sevk ve teşyi’ kılınan Kadızade, daha sonra Ali Kuşcu gibi zevatın mesaileri mesai-i islama inzimam etmek suretiyle ilm-i hey’etin iktisap ettiği terakkiye halefleri bir şey ilave edemediler ise acaba o hasıla-i fenniye idame ve tamim demi olunamamıştır.
Öyle olsa idi o ' hasılayı zamanımıza kadar az-çok isal eden vesait nasıl bulunabilirdi? Daha düne kadar medarisin nuseh-i mudevvenesi miyanında bulunan ve Kadızadenin eseri olan- Cağmuni şerhi etrafındaki muvekkep ilmi nasıl teşekkül ederdi? Beynunet zaviyesini ve selimini ölçmek ve ziyayı mun’akis hakkında bir fikir edinmek, ne kadar dakik olursa olsun, terakkiyat-ı cedide-i fenniyyeye medyun bir mes’eley-i hey’ iyye  addolunamayacağı gibi Ali Kuşcu merhum Sultan Fatih’e geldiği zaman istikbaline giden heyetin reisi Hocazadeyi daha ilk mulakatta yoklamış ve kudret-i ilmiyyesini ziyadesiyle takdir eylemiş olduğu halde kendisinin Hocazade ve emsaline karşı bir hiss-i itimad telkin edememiş ve aksi halde bu itimadın İstanbul afakında intişar eyliyememiş bulunduğuna ihtimal vermekde doğru olmayacaktır, sanıyorum.

Fikr-i acizanemce ulema-i şer’in ve fakat hakk-i kelama malik ulema-i şer’ in ulumi ve bilhassa ilm-i hey’ eti layık olduğu kıymetle mulahaza ve mustahak bulunduğu hakkı bi’t-teslim mutalaa etmemek gibi bir adaletsizlik için de bulunması itizar kabul etmez bir nakise-i fıkhiyye olur. Bu nakıseyi tehvin etmek icin meseleyi yalnız dema-i hey’etin zu’ f-i fennisine hamletmek ise iki tarafı birden ithama musavi bir itimadsızlığa atfedebilir ki, bu şerait karşısında kendimize itimad kaziyyesi de hayli muşkilat kesbeder.

Her zaman taklit mal satmakla geçinen ve hakiki erbab-ı ilmin mevkiini gasbederek yaşayan ve fakat tarih-i ilimde en küçük bir iz bırakmadan gecip giden mutesellifini hesaba almayarak, diyebilirim ki, ulema-i din ilmi hey’et hakkında buyuk buyuk tebcilatda bulunmuşlar ve kehanet şubesine dahil bulunan ahkam-ı nucum ile asıl ilm-i nucum veya hey’ eti tavsiye-i alileri vechile birbirine karıştırmamak icin calışmışlar, iktitaf buyurduğunuz mutalaat-ı fıkhiyyede size büyük muaveneti dokunduğu cüz’ i bir im’an ile, anlaşılan ve fakat kıymet ve gayesi her nedense nazar-ı alilerinde hüsn-i takdire mazhar olmak şerefinden mahrum kalan İbn-i Abidin merhum risalesinde bu noktayı da derc eylemiştir. Buna dair bir cok mueyyidat bulabilirsem de burada bir fıkra ile iktifa edeceğim. İmam Fahreddin Razi Tefsir-i Kebirinde ان في خلق السموات و الارض و اختلاف الليل    ayetinde şöyle rivayet ediyor:
Ömer b. Husam Ebheriden Muhiti okuyormuş, o sırada fukahadan bir zat gelmiş, ne  okuyorsunuz? diye sormuş., Ömer Ebheri de “ Kitabullahtan bir ayetin tefsirini okuyoruz”
demiş ve izah etmiş “ Cenab-ı Allah kitabında اولم ينظروا الي السماء فوقهم كيف بنيناها  buyuruyor. İşte biz de bu binanın keyfiyetini tefsir ve izah eyliyoruz.” Sözüyle fakihin tam nokta-i nazarını göstermiş.

Dikkat olunursa hey’et-i riyaziyeden ziyade heyet-i tabiiyeye celb-i nazar eden ve hey’et-i riyaziyeyi evleviyetle temin eylemiş bulunan bu sozun kıymet ve isabetini Razi büyük bir takdir ile kayd ettikten sonra zamanındaki ilm-i hey’ etin bütün dekaikine vakıf bir ihata ile mebadi ve mutearefatını munakaşa ve ilmin layık olduğu kıymet-i mahsuseyi kayd ve tesbit eyler.من اتي كاهنا او منجما فصدقه بما قال فقد كفر بما انزل علي محمد   lafzıyla kutub-i sunende tahric ve tashih edilen hadis-i şerifin mazmununda alakadar görülen ahkam-ı nucum ile    اولم ينظروا – اولم يتفكروا – اولم يسيروا    irşadiyle başlayan ve tedkik ve mutalaa-ı alime ve edille-i hikmete mutedair bulunan bir cok ayat-ı kerimede ve ez cümIe  و الشمس و القمر بحسبان  ayeti celilesine alakadar olduğunda şüphe edilmeyen ilm-i hey’ etin bir birine karıştırılmaması lüzumunda bilhassa muteahhirinin hic şuphesi yoktur. Istılah-ı fıkhide ” muteahhirin” tabiri de uc yuz tarihinden sonra gelen fukahaya masruftur.

İlmi heyet hakkında hukum i fukaha biri icmali biri tafsili olmak üzere iki nevidir. Hukm-i icmali, hey’etin alel umum mesailine nazarandır ki, bu itibar ile ilm-i hey’ete galib-i zan kıymeti affedilmiştir. Hukm-i tafsili ise, mesail-i hey’ iyyesinin, tasnifiyle alakadardır.
1— Muşahedat ve tecribiyyat
2— Bunlar uzerinde tatbikat-ı riyaziyyeden mustentec
3— Nazariyat ve faraziyyat-ı sazece
Bunlardan ilk ikisi kat’iyyat ve üçüncüsü ihtimaliyyat cümlesinden addolunmuştur. Çünkü  mebde olan muşahedat ve rasadat tecribeleri derecelerine gore yakiniyyat-ı vakiiyyeden oldukları gibi, tatbikat-ı riyaziyyeden mustentec kavabin-i zaruriyye de bu vakiatın evsafiyle meşrut olduklarından zaruriyyat-ı meşrute cümlesindendir.

 Binaen aleyh hesab-ı feleki, hesab-ı nazari mesaili gibi zaruriyyat-ı mutlakadan değil, zaruriyyat-ı meşrutadan olarak haiz-i kat’ iyyet sayılırlar. Nazariyyat ve faraziyyat-ı mahzaya gelince bunlar her zaman kabil-i munakaşa zanniyyat hududunu tecavüz edemezler.

Şüphesiz terakkiyat-ı fenniyye bu meratib-i selase uzerine tadilat icra etmiş ve edecektir. Fakat bu tasnif, zannederim,hiç bir zaman ibtal olunamayacaktır.

Lakin ru’yet-i hilal meselesi hakkındaki hükm-i fıkhi hükm-i hey’inin kat’iyyeti esasına göre cereyan etmiş bir hukum olduğu şayan-ı ihtardır. Çünkü  bu suret, aksar-i tariktir.
Bundan dolayı farz buyurduğunuz adem-i itimad noktai nazarı meselenin hall-i fıkhisinde asla muessir olamayacaktır.Hatta meseleyi kat’iyyet-i hesap üzerine halletmek arzusunu gösteren Subki ve emsalı zevet bunun icin muvaffak olamamışlardır.
Binaenaleyh bügün öyle bir faraziyyeye binaen mutalaa etmek hem mahzurlu, hem faidesizdir.
Mahzurludur:Çünkü  ulum-i müsbete ile ilm-i din arasında bir munafese şüphesi uyandırmaktan hali kalmaz. Gayr-i mufiddir:Çünkü  inkar edilmeyen bir hakikati yeniden isbata calışmak tahsil-i hasıl olduğu gibi isbat takdirinde de başka menata istinad eden hukm-i fıkhiyi asla muteessir edemiyecektir.

Bu tıbkı makamında duran bir kimseyi düşürmek için altındaki istinadgahına dokunmadan üzerindeki perdeyi alıvermeğe benzeyecektir.
Bundan başka kemal-i salahiyyetle telkin buyurabileceğiniz itimad-ı cedidin yegane mueyyidi tecribe olacaktır.
Halbuki, vuku-i ru'yet hakkında vereceğiniz hükümler bittecribe teyid olunabileceği ve vuku ile imkan dahi teeyyüd etmiş bulunacağı için imkan-ı ru’yet hakkındaki hükümlerinizde bu itimadı arzu ettiğiniz kadar telkin ve tamim edebilmek kudret-i fenniyyenizden muntazar ve müsellemdir.Lakin imtina-i ru’yete gelince meat-teessuf öyle olmayacaktır. Çünkü  imtina hükümünü bir tanecik olsun tecribe misaliyle teyide imkan bulamayacaksınız.
Zira imtina, zaruret-i adem demektir. Ademin mevzu-i tecribe olamıyacağı düşünülürse zaruret-i ademin mevzu-i tecribe olamayacağı bi’s-suhele anlaşılır. Adem, mevzu-i tecribe olmaz. Çünkü  tecribenin mebdei muşahededir. Adem ise muşahede ile değil, adem-i muşahede ile idrak olunur. Binaenaleyh hükm-i adem' sedece bir hükm-i akliden ibarettir. Zaruret-i adem demek olan imtina hükmü ise ancak tenakuzdan mustefaddır ve yalnız mantık-ı suri kanunlarına tabidir. Evet adem-i muşahedeye mustenid olduğu icin muşahededen ahzı kabil olmayan adem-i vuku hükmünü hesaptan istihrac edebilirsiniz. Fakat bunu hiç bir zaman tecribeye izafetle te ’yide muvaffak olamazsınız. Hatta muktezay-ı hesaba göre ne ben, ne siz muşahede edemiyeceğiz ki, tekarrur-i muşahede demek olan tecribeyi yapabilmek imkanımız bulunsun. Adem-i vuku hükmü böyle olursa artık imtina hükmünü tasavvur buyurunuz. İmtina hükmü tecribeye izafe edilirse bütün keşfiyat-ı cedide mukaddemen mumteni olmak lazım gelecek.

Halbuki mumteni olsa idi vaki olamazdı. Meamafih her ne olursa olsun adem tecribe ile te’yid olunamıyacağından, biz terekkiyat-ı fenniyeyeden yalnız -imkan ve vuku hükümleri bekleriz. Tecribi fen bizim imtina kanaatlarımızı değil, daima imkan kanaatlarımızı tezyid ve takviye eder. Hatta diyebilirim ki yalnız tecribi fende hic bir imtina hükmü yoktur.Belki zaruret hükmü de yoktur. Çünkü  hepsi vakii hükümlerdir. Inni ve (A posteriori) dir.

Ru’yet-i hilal meselesi hukm-i hey'inin kat’iyyeti faraziyyesi üzerine takib ettiği munakaşat-ı fıkhiyyenin cereyanından bariz bir surette anlaşılmaktadır. Zikrolunan risalede Ibn-i Abidin merhum Vaz’-i meseleyi naklederken riyazi mahiyyeti haiz hesap' meselesi halinde şöyle
1— Hilalın vucudi kat’i, ru’yeti mumteni
2— Hem vucudu ve hem ru’yeti kat’ i
3— Vucudi kat’ i, ru’yeti. caiz (yani muhtemel)

diye üç şık üzerine telhis etmiş ve hukm-i hesabın üçüne de şumulunu nazar-i dikkate aldıktan sonra hükm-i şer’ iyi tedkik eylemiştir.
Vasıl olduğu neticede anlaşıldı ki bu hususta itimad, ulema-i nucum ve hesabın akvaline değildir. Çünkü  şer’-i şerif., şehr-i ramazanda siyamın vicubunu kavaid-i felekiyyeye değil, ru’ yete talik eylemiş olduğundan bu babda hesaba itibar eylememiştir. Binaenaleyh hesab ile siyam vacib olamiyacağı gibi şuhud ve şehadete muaraza da caiz değildir.
"Zımnında idare-i kelam ederken hesaba itimat ve itibar edilmediğini dermiyan etmesinden ihtimal ki zat-i alileri medlul-i fennisine nazaran bir adem-i itimad telakki buyurmuşsunuzdur. Halbuki buradaki adem-i itimad tabirinden meksad hukm-i hey’inin kıymet-i ilmiyyesini soylemek olmayıp isbat-ı ramazan ve icab-ı siyam nokta-i nazarından medar-ı istinad olmadığını beyan etmektir.

Filvaki semanın yıldızları ne kadar parlak olursa olsun mahalleye ramazanı- ilan eden onlar olmayacak, belki bizim mahalle mescidinin donuk kandilleri olacaktır. Çünkü  ilm-i hey’et hilalin mevcudiyetini taharri edecek, şer' ise siyamın vucubunu taharri eyliyecektir. Binaenaleyh hesabın kat’ iyyeti musellem olduğu halde vucub-i siyam da itimad ve İstinad-ı şer’iyi haiz olamaması tenakkuz gibi tasavvur olunmamalıdır.

Eğer hesap nefsinde kat'i görülmese idi, istidlal-ı alilerinin aksine olarak iftar ve sahur ve evkat-ı salat gibi taharri ve istidlale mesağ-ı şer’i bulunan yerlerde de itibara mazhar olmazdı.
Olanlar da mazhar-i itimad olabilmesi ilm-i hey’etten aldığı kuvvet sayesinde değil, yine şeriatden aldığı itibar sayesindenir. Çünkü  bunlarda menat-ı şer’i atiyen arz edeceğim vechile musaittir.

Burada hükm-i şer’inin illetini mutalaa edebilmek icin evvel emirde bazı esasat-ı usuliyye mulahazasına lüzum hasıl -oldu, zannediyorum.
 Malum-i alileridir ki teşri’ başka,ictihad başkadır. Teşri’ yalnız ilmi olmayıp iradi kıymeti
de haizdir. ictihad ise bir ilim bir fen meselesidir. Teşri’ vaz’ -i ahkam ve vaz’ -i ilel ve şurut-i ahkamdır. Vaz’-i ahkam nokta-i nazarından teşri’ bir emr-i iradidir. Bunun icin asıl teklif cebridir derler. Aynı zamanda ahkam-ı mevzuanın i’lel ve şurutuna raptı ve munasebat-ı umumiyesinin tanzimi nokta-i nazarından da ilmidir. Haysiyet-i ula itibariyle
ahkam, Şariin, vaz' -i kanunun irade ve beyanına mutevakkıf olduğundan yalnız nakilden musteban olabilir.
İkinci haysiyetle ise ilel ve esbab-ı şurutun irtibatı matlub olduğundan ilmin havze-i selahiyetine girer. Bundan dolayıdır ki gerek ilmi fıkıh ve gerek bütün ulum-i hukukiye bu iki nokta-i nazarı cem’ etmek mecburiyetindedir. Bir hükm-i şer’inin veya bir mabde-i kanuniyenin ilmiyyetinden ğafil olan bir  hakim, o hükmü o maddeyi tatbike tamamen muvaffak olamıyacağı gibi; bir hükmün bir maddenin nakliyetinden ğafil bulunan bir alim-i mutebahhir de bir mahkeme huzurunda davasını kaybedebilir. Çünkü  ilim ile irade tearuz mevkiinde bulununca irade ğalebe eder.
Ahkam-i şer’iyyenin fehm ve istinbatında yalnız hadis ve tefsirin adem-i kifayeti de bu iki haysiyyet'in ictimaı lüzumundan munbaistir. Ancak şeriat-ı islamiyyede irade-i ferdiyye-i beşeriyye asla hakim olmadığından fi’l-i teşri’ ale’d-derecat birbirine mustenid üç iradeye muzaftır; İradetullah,irade-i resul ve bunlara tabi olan irade-i ümmet.

Kitab, Sünnet, İcma-i ümmet... İşte İslamda iradat-ı teşriiyyenin menbaı bu üçüdür. Fakat ictihada gelince bu iradat-ı selaseyi ilmen takip edip şurut ve ileli ve bunların munesebat-ı hususiye ve umumiyesini mümkün olduğu kadar fehm ve istinbat itmekten ibaret bir cehd-i ilmidir.
İlim ve fen taharri-i ilel ve esbab olduğuna göre ilm-i fıkıh dahi vaz’ ve irade-i Şari’e nazaran ilel ve esbab-ı ahkamı taharri fennidir. Bu- taharri başlıca dört tarik ile İcra olunur. Tansis-i menat, tahric-i menat, tenkih-i menat,tahkik-i menat.  
Tansis-i menat, funun-i tecribiyyedeki muşahedeye nazirdir. Bununla yalnız nukul ve nusus-i Şari’ insarihi veya imai delaletleri tesbit ve tayin edilerek, tahkik-i menat ameliyyesine geçilir - Bunda fakih doğrudan doğru Şari’den ahz-i ilim eder. Fakih burada muctehid değil, sami’ve muteallimdir. Burada kavanin-i lisaniyyenin buyuk hizmeti vardır. Fıkh-ı ashab en ziyade bu kabildendir, denilebilir.
Zahiriler de bununla iktifa ederler. Bunun mebdei ihsa, muntehası istintac ve tatbikten ibarettir. Burada istikra-ı fenni bulunmadığından menahic-i ulum temamen cari değildir. Diyebilirim ki hal-ı hazırdaki fekahet de bunun bir zillinden ibarettir. Asıl ictihad-ı fıkhi tahric ve tenkih-ı menat kudretiyle başlar. Ve yine tahkik-i menata muntehi olur. Nukul-i Şari’in tasrih ve imasına bizzat dahil olamayan hadisatta irade-i Şarii istihrac icin lafzi olmaktan ziyade manevi ve akli olan bir tamim ameliyesine,cüz’iden külliye doğru giden bir istikra-i fenniye ihtiyac vardır. işte muctehid-i mutlak denilen alim burada ta’lil suretiyle bir istikra-i fenni yaparak bir menat-ı cedid keşfeden kaşiftir ki bu keşfe tahric-i menat tabir edilir.
Bundan sonra muteaddit keşiflerle tebeyyun eden menatın –yani illetin tenkihi, tarh ve tesviyesi ameliyyesi yapılarak bir kanun ictihadı tesbit olunur. Ve bunun uzerinde İstintac suretiyle  tahkik-i menat yapılır.
Malikilerin mertebe-i ictihaddan addettikleri tahkik-i menat hanefiler nazarında ma dune’l-ictihad bir mertebe-i ilmiyyedir. Bununla keşfi şer’i yapılamaz.. Ancak tatbikat-ı şer’iyye yapılabilir.
Binaenaleyh mebahis-i fıkhiyyede asıl kıymet-i nakliyye, nusus-i Şarie aid olanlardadır. N ukul-i ulema bizzat iradi kıymeti haiz olamiyacağından delilinden kat’i nazarla bir hukm-i
ilmiyi haiz değildir. Akval-i ulema ancak taklid nokta-i nazarından mevzuu bahs olabilir.

- Bu munasebetle derim ki akval-i muctehidinin menat ve edillesine- atf-i nazar etmiyerek
bunlardan her hangi birini maslahatımıza muvafık olduğu zumiyle ahz ve iktibas edivermek nukul-i ulemayı nukul-i Şari’ makamına ikame etmek demek olacağından ğayr-i meşrudur, Bununla hem irade-i Şarie 'muaraza edilmiş olur. Hem ahkam arasındaki munasebat-ı umumiyyenin ilmiyyeti halele uğratılmış bulunur. Nukul-i ulemanın ehemmiyeti, ilmiyyetinde aranmak lazım gelir.
Bu ilmiyyet nisbetindedir ki, onlar irade-i Şarii temsil edebilirler. Binaenaleyh nukul-i. ulemanın ilmiyyetine atf-ı hazar edilmeyerek mahza soylenilmiş bulunduğu icin taklid ve telfikine gidilmesi bizim. emrazı cedide-i teşriiyyemizden biridir. Çünkü  şer’de hakim olan n akil, irade-i Şari’e dair olan nakildir.

-Tahric-i menat, tenkilı-i menat namiyle arzettiğim a’mal-i selase ilm-i usulda bütün tafsilatiyle tasvir edilmiş olduğu gibi ahiren meşğul olduğum garb kitaplarında bütün fununa hakim olan mantik-i istikraide dahi aynen ahz ve iktibas edilmiş gibidir. (Decouverte de cause. veya tire de cause) keşf ve tahric-i illet, (elimination de cause) tenkih veya tarh-i illet, (Application de cause) tatbik-i illet  namlarıyla kaydedilen ameliyat-ı illet ve menat, elfaz-ı muteradife olmak haysiyyetiyle menahic-i usuliyyenin ayni olduğunda şüphe yoktur. İlk ikisi sırf istikrai olan bu ameliyelerin üçüncüsü bulunan tatbik-i illet, kıyas-ı mantıki ve istintac ve tefri’ denilen mantık-i suri ameliyyesinin esasını teşkil etmektedir ki bizim tahkik-i menat dediğimiz de bu tatbikattan ibarettir.

Tam manasıyla hiç bir fennin vareste kalamadığı bu a’mal-ı selaseyi fıkıh yalnız iradat-ı
Şarii istikra ve istintac için kullanmak haysiyetiyle ulum-i şaireden temayüz eder.

Binaberin fıkıhta tansis-i illet, fununda müşahede mevkindedir. Fen icad-ı illetde amil olmadığı gibi fıkıh dahi vaz’-ı illetde amil değildir. Bunun için ilel-i mansuse-i sariha karşısında gerek ümmetin ve gerek fukahanın tahkik-i menattan başka bir vazifesi yoktur.
Yoksa   فان تنازعتم في شيئ فردوه الي الله و الرسول esrar_ı tevhidi kökünden sarsılmış ve iradat-ı ferdiyyeye hakimiyyet verilmiş olur. İlel-i mansusa-i sariha karşısında tahric-i illet veya tankih-i illet suretiyle ictihadı sözlere tesadüf edilirse hep ilel-i mansusanın nakliyyetinden gaflete hamledilmek iktiza eder. Bu gafletten munbais olan ihtilafatın kıymet-i şer’iyyesi yoktur. Bu gibi ihtilafat o gafleti izale edecek esbab karşısında derhal murtefi olmak lazım gelir.
Çünkü fıkıh ve içtihadın en birinci şartı irade-i şahsiyesini irade-i Şari’de ifna edebilmektir. Bunun aksine fıkıhta teşehhî ile amel itlak olunur ki teşehhî ile amil olan müctehidin kıymet-i ilmiyyesi teslim olunmaz.
Ben bir çok şeyler arzu edebilirim. Fakat bu arzularım nokta-i nazarından değil, ancak hakikata nazır olan malumatım nokta-i nazarından bir kıymet-i ilmiyye iktisab edebilirim. Çünkü ulema ve arbab-ı fen iradât ve ihtisâsât-ı husûsiyyelerinden tecerrüd edebilmek faziletini ibraz edebilenler
miyanında bulunur. Onlar... بهر جمعيت دلهاست بريشنئ ما    diyebilmelidirler. Mahkeme-i kübrada iktisab-ı hak edecek olanlar mefkurelerini (ümniyyelerini) Hakka hâkim bilenler değil, Hakkı mefkurelerine hâkim kılanlardır.
Kâinat benim azımın peyki olarak deveran etsin temennisi o arzın bir zerre-i cevvale olması hakikati karşısında nasıl tahakkuk edebilir? Bu ve bu gibi bir çok emsile-i fenniye bize gösteriyor ki, arz ettiğim menahic-i fıkhiyye her fende amil olan esasatdandır.

Bunlar her milletin ictihadat-ı teşriiyyesinde dahi şuur! veya la şuuri olarak amil olan hakikatlardandır. Çünkü  menha-i iradenin tehalufi, tarihin tehulufunu istilzam etmez. Esasat-ı mezkure bütün funun-i istikraiyede cari olan kavaid-i kulliye-i mantıkiyyenin aynıdır, diyebilirim. Sadedi tecavüz eder gibi görünen bu izahatı maruzeden vasıl olacağımız netice şudur:
Eğer mevzuu bahs olan meselede illet-i mansuse-i sariha var ise, keşf ve tahric-i menat suretiyle bir ameliyye-i ictihadiyyeye selahiyyetimiz olmamak lazım gelir. Meseleyi balada ru’yet-i hilal meselesi unvaniyle vaz’ etmiş idik.

Fakat vaz’-ı fıkhi daha başka türlü olmak iktiza eder. Çünkü  bu ünvanda bir hadise-i şer’ iyyeden ziyade bir hadise-i hey'iyye veya tabiiyye veya ruhiyye nokta-i nazarı hakimdir.  Binaenaleyh vaz’-ı fıkhi, savm-ı ramazanın sebeb-i vucubu veya isbat-ı şehr-i siyam meselesi şekline ifrağ ol unacak ve bu sebebin, bu menatın vuzuhu tahrir edilecektir. Acaba bu babda kat’iyyu’ d-delale nusus-i sariha var mıdır? Şimdi bunu beraber taharri edelim.

Zat-ı fazılaneleri bu noktayı tesbit ederken ekseriyyet ve ekalliyet ihtilafatı arasında bu delaleti zanni gibi görmek istiyorsunuz, Ve bin netice hesap ile ameli kat’iyyen menedecek bir nass karşısında bulunmadığımızı anlatır gibi oluyorsunuz.

Fakat mani-i kat’iai yok gibi gördüğünüz ameli hesap için velev zanni olsun bir muktezi, bir musbit de ilave buyurmuyorsunuz.
Demek oluyor ki, ekalliyetin kavlini, mucerred kavlini senet ittihaz ediyor gibi bulunuyorsunuz.

Eğer mesele irad-i Şarii tesbite matuf olmayıpta bazı ulemanın kavlini delilden kat'un- nazar ve ala tariki’t-taklit ahz ve tesbitten ibaret ise, muctehid-i mutlak olmayan ve bu itibar ile kavilleri makam-ı taklidde iktibas edilemiyecek olan bazı- ulemanın sözlerindeki subut-i tarihiyi inkar etmek mumkin değildir. Lakin bundan ne cıkar? Mezahibin eimme-i mutlakasından olmayan ve kavilleri taklit dairesinde dahi ancak delilleriyle bir kıymet alabilecek olan bu gibi ahvalin
subut-i tarihisini kala almak, hey’ette Batlamyus eflakından veya takvim-i Ibraniden bahsetmek tarihi bir hatanın beyanından ibaret kalmaz mı?


İsbat-i  Şehre Dair Nusus

Tansis-i illete dair olan beyanat-ı aliyyeleri pek mucmel
olduğundan biraz tafsile ihtiyac hissediyorum.
Bu babda evvela kitabullahtan başlamak lazım gelir.
فمن شهد منكم الشهر فليصمه       ayetinde emr-i siyam şuhud-i şehre ta’ lik edilmiştir. Burada sıla veya sıfatdaki ima-i illiyetden başka, şart ve cezanın fa-i cezaiyye ile birbirlerine rabt ve ta'liki şartın cezaya illiyetinde sarih olduğu malum ve musellem bulunduğundan vucub-i siyamın şuhud-i şehre merbudiyeti ve bu şuhudun vucub-i siyama sebebiyyeti şübheden azade olarak beyan buyurulmuştur. Ancak  Şuhud-i şehr” terkibinin kendi manası ihtimallidır. Çünkü  şuhud,muşahede demek ise şehr bizzat muşahede olunmayacağından bunu “ şuhud-i hilal-i şehr” manasına hamletmek lazım gelecek. Ve eğer şuhud, huzur manasına ise huzur-i şehre aid esbab-ı ilimden nass sakit kalmış olacağı cihetle bu huzuri muşahede veya istidlal gibi her hangi bir sebeb-i ilim ile anlamakta serbest olmamız iktiza eyliyecektir.
 Şu halde kitab-ı mubinde şuhud-i şehrin illiyyeti kat’i ve sarih ise de manay-ı şuhud ihtimallı bulunduğundan bu hususta nass-i mezkur mucmeldir. Eğer usul-i Şafiide kabul edildiği vechile umum-i muşterek veya cem’-i hakikat ve mecaz tecviz olunursa bu nasdan her iki mananın mecmuu maksat olabileceğinden manay-ı evvel manay-i saniyi tefsir eder. Ve huzur-i şehri şuhud-i hilal ile takyid etmek zaruri olur. 
Fakat usul-i Hanefiyyede bu caiz değildir. Binaenaleyh nass-i ayet, şuhud-i şehirde sarih ise de, şuhud-i hilalde ve nefy-i istidlalde henuz mucmeldir. Tefsire muhtactır. Malumdur ki mucmel-i tefsir ile beyan hakkı, sahib-i icmale aittir. “ Mucmeli beyan mucmile ait” derler. Buna binaen Şariin mucmelatında ulemanın hakk-i tefsiri yoktur. Ulema, tefsir-i Şaf'i’ den me’yus oldukları zaman bir te’vil selahiyyetitte maliktirler.
Demek ki bu mucmeli tefsir icin yine nakl-i Şari’e müracaat edeceğiz. Eğer kitap ve sunnetde buna' dair bir tefsir bulamaz isek o zaman ictihada muracaatla bir te’ vil bulmağa calışacağız.

Lakin sunneti taharri ettiğimiz zaman goruyo ru z ki şüphemizi halletmeye baliğen ma belağ kafi kat’ıyyu’d delale bir takım ehadis-i sahiha vardır. Evvel emirde sizin ekaliyyet-i hesabiyye kaydeder gibi gorunduğunuz.  فاقدروا   hadisine bakalım
 لا تصوموا حتي تروا الهلال و لا تفطروا حتي تروه فان اغمي عليكم فاقدروا له
( diğer rivayette )  فان غم عليكم buyuruluyor.
Burada görülüyor ki ayet-i kerim e deki şuhuddan murad, ru’yet-i hilal demek olduğunda ve asıl illetin ru’yetden ibaret bulunduğunda şüphe kalmıyor. Has medlulunda
kat’ ifade edeceği cihetle bu ayet ile bu hadise nazaran şuhud-i şehri hesap ve istidlala rapt eylemek ihtimali munselib bulunuyor.
Gerçi bu sarahat havanın acık bulunduğu takd'irde muntabik olup muğayyem veya mağmum bulunduğu zaman itibariyle فاقدروا له emri yine mutlak duruyor. Lakin beyanat-ı aliyyelerinin iham eylediği  vechile   فاقدروا   emrinden musteban olan farz ve takdiri açık havaya sarf etmek ihtimali murtefi olur.
Şimdi acaba kapalı havalarda bu farz ve takdir, ıtlaki üzere kalabilecek ve ekalliyyete bir hakkı te’vil bahşedecek midir?

Eğer başka sarahat yoksa evet, varsa hayır diyeceğiz. Halbuki lede’l-muracaa görüyoruz ki bu icmali da diğer hadisler izah ediyor.
 Ezcumle Muslim-i şerif de
صوموا لرؤيته، وأفطروا الرؤيته فان غم عليكم فاقدروا له ثلاثين
hadisi vardır. Demek ki evvelki hadisteki فاقدروا له emrinden murad-ı Şari’ فاقدروا له ثلاثين demek imiş; farz ve takdir eyyam-ı şehri otuz farz etmekten ibaret imiş. Bunu     فاكملوا ثلاثين شعبان   فعدوا ثلاثين hadis-i şerifleri de tamamen te’yid eylemiş, bulunuyor. Zira hukum ve hadise muttehid ve ıtlak ve takyid sebebe dahil bulunduğu mevaki’de mutlakın mukayyede hamli butun eimmeee bi’littifak zaruridir. Çünkü  aksi tenakuz olur.

Şimdi bu izah ve sarahat karşısında   فاقدروا له ثلاثين hadisini büsbütün. tay edip de yalnız فاقدروا  hadisinin itlakın da ısrar etmek ve sonra zaman’ı gayba munhasır olan bu ıtlak-ı zahiriyi zaman-ı İncilaya da ta’mim eylemeğe calışmak doğru olmadığı tezahür etmiyor mu?

Görülüyor ki bu ayet ve ehadis icinde irade-i ı Şari’ yevıni şekdeki hilal gibi semay-ı şark’ da mehabat-feşan olarak tecelli etmektedir. Bunun icindir ki eimme-i eslaf fıkıh’da bu meseleyi gayet basit ve vazıh telakki eylemişler, ve فمن شهد  ayetiyle  - صوموا لرؤيته     فاقدروا له ثلاثين hadisi şerifini bu babdaki nususun cezzi ve dustur ifadesi olarak ahz edip kutub-i fıkhiyyede ale’l-ekser bunların zikriyle iktifa etmişlerdir. 

Fakat alem-i Islamda i im-i hey’etin peyder pey terekkiyatı üzerine esasen bir vak’a-i felekiye olan tulu-i hilalın cihat-ı fenniyesiyle iştiğal etmek kabil olamazdı. Bu iştiğal neticesinde tatbikat-ı riyaziyesinin gostermeğe başladığı muvaffakiyetler bu hesabatın ilel-i şer’ iyyeye idhali hakkında bir temayul uyandırmaktan hali kalmadı.

Hesabat-ı felekiyyenin evkat-ı salat ve saire gibi hususatda sadece tahki k -i menat suretiyl e bir cay-ı tatbik b u l d u ğu goruldukce bu temayul kuvvet bulmağa başladı. Binaenaleyh hesab-ı hilal guya bir tahkik-i menat meselesi imiş gibi bazı taraftar buldu. Halbuki nusus-i şer’-iyyeye nazaran bunun o suretle tatbikine imkan olmadığından ğaflet ediliyordu. Bu s uretl e mansus olan menat-ı ru’yet karşısında bila selahiyyet bir de menat-ı hesap meselesi ortaya atılmış bulundu. Bu n oktada vazife-i fıkhiyye tenkih-i menat şekline girdi. İşte Cumhur-i muteahhirin ve bu tenkihi yaparak menat-ı hesabın tahricine imkan-ı şer’i bulunmadığını ve isbat-ı  ramazan’da hesabın medar-ı hukum bir illet, bir mi’yar halinde tesbit olunamıyacağını isbat eylediler.

Arz ettiğim ayet ve ya hadisten sonra انا امة امية hadisine gelince bu hadis asıl istidlalın kat’iyyetine bir şey ilave etmiş değil, onların sebep ve hikmetini beyan ederek meseleye diğer bir cihetle vuzuh vermiştir.  Evvelki nusus hesabın nazar-i itibara alınmadığını, kable’t-teklif yani vaz’i Şari’den evvelki adem-i asli, adem-i miyariyyet hali uzerine ibka edildiğini ifham ediyordu. Bu hadiste nicin vaz’ edilmediğini, nicin nazarı itibara alınmadığını, şuhud ve tekmil-i selasin gibi bir miyar-ı vucup olarak nicin vaz’ edilmediğini beyan eyliyor. Tabir-i aharla bu hadis menati
_değil, menat-ı menati, illet-i lealleyi imaen tansis etmiş oluyor.
Zat-i alileri ise bu babda şu mulahazada bulunuyorsunuz:

“ Ekalliyet teşkil eden diğer bir kısım ehl-i şer’ ise öbür hadisleri müfessir mahiyetinde gormemişler ve menazil-i Kamer ve hesabat-ı hey’ iyye tarikiyle takdir ediniz manasını  vermişlerdir. Ekalliyetin  bu ictihadı  انا امة امية  hadis-i şerifine muarız gorulerek ekseriyet ve bilhassa muteahhirin tarafından red ve cerh edilmek istenilmiştir. Bittabi ekaliyyet bu iki hadis arasında bir tearuz gormemiştir. Çünkü  ikinci hadis hesap ve kitabı nehy etmiş değildir. Belki onunla memur olmadığımızı beyandır... Eğer mevrid-i hadis malum olsa idi manayı hadisin tamamiyle munfehim olacağı tabii idi.  Diğer taraftan aşikardır ki bu hadis ru’yet-i hilal ile bir munasebet-i zahiresi yoktur. ”

Dedikten sonra bu hadisi takvim-i İbrani hesabatının nefyine kasretmek ve bunu bir sebeb-i vurud olarak göstermek istiyorsunuz. Beyanatınızda  فمن شهد   ayetiyle فاقدروا له ثلاثين  hadis-i asla zikr edilmemiş olmasına nazaran ekaliyyet mutalaasının bunlardan zuhul üzerine mubteni olması varid-i
hatır oluyor.  Zaten ثلاثين  lafzından mutlak olan فاقدروا     hadisinin فان غم عليكم  şartıyla, yani havanın mağmum olmasiyle meşrut olduğu muhakkak iken acık havaya dahi şamil imiş gibi hesabat-ı hey’iyye ile kabil-i tefsir addolunması meseleyi kökünden suhuletle hallettirecek bir noktadır.

Binaenaleyh ekaliyyetin mutalaası takdir-i alileri tarzında ise bunu red ve cerh etmek için   انا امة امية   hadisiyle  istidlala hacet yoktur.  Cüz’i bir teemmul ile anlaşılır ki bu hadise zat-ı dekayik şinaslarının, hesap ile me’mur olmadığımız,manasını vermiş olmanız ekseriyetin nokta-i nazarına iştirak demektir. Çünkü  vucub-i savm da ve isbat-ı şehr’de bizim ru’yet veya tekmil-i selasin ile me’mur ve hesap ve kitap ile gayr-i-me’mur olduğumuz kabul edilince me’mur olduğumuz şeye me’mur olmadığımız şey ile mudahele ve muaraza tasavvurunun imkansızlığı kendi kendine tebeyyun eder.
Bize hesap yapmayın hey’et okumayın, diyen yok ya!  Söylenen söz, vucub-i savm’da kendinizi hesap ile me’mur sanıp da hukm-i şer’iyi buna bina etmeye calışmayınız. Bununla şuhud ve şehadete mudahele etmeyiniz,tebliğinden ibaret değil midir?

Meamafih bu hadis-i şerif hakkındaki mutalaa-i aliyyeleri diğer cihetten vucuh ile intikada musaittir.

EVVELA Bu hadisin ru’yet-i hilal meselesiyle bir munasebet-i zahiresi olmadığına zahip oluyorsunuz. Halbuki ru’yet-i hilal meselesi ancak bir şehr meselesidir. Bu hadis-i şerifte şer’an şehrin. ya tam yirmidokuz veya tam otuz itibar edildiğini esbab-ı mucibesi ile beyan icin sevk olunmuştur.
Binaenaleyh ikisi ayni mesele iken aralarında munasebet-i zahire yoktur demek tuhaf olur.

SANİYEN Hadis-i şerifteki لا نحسب  cümlesini ekalliyetin  نحسب  davasına muarız görmemek garibdir.
Cenab-ı peygamber, biz bu babda hesap yapmayız buyururken,buna karşı biz hesap yaparız demekten daha buyuk muaraza mı olur?
Sonra Şeriat eyyam-ı şehri tam yirmidokuz veya tam otuz itibar edip şehrin mi’yarını gayet basit ve kesirsiz bir surette tesbit etmek isterken buna karşı kusurattan
asla vareste olamayan ve şehri tam yirmidokuz veya tam otuz olarak gösteremeyen hesabatı mi’yar ittihaz etmeğe calışmak şer’ ile mutearez değil de nedir? Hesabat-ı felekiyenin eski yeni hangisini alırsak alalım, vasati veya hakiki devr-i ictima muddetini, tam yirmidokuz veya tam otuz gösterecek bir hasab bulabilir miyiz? Hesabat-ı felekiye mucebince tam yirmidokuz veya tam otuz hangi şehr tasavvur olunabilir; şeriatın havas ve avama, ummi ve gayr-ı umrniye alesseviye şamil olarak gösterdiği mi’yar-ı basite,ekall-i kalil-i havaasa nasib olan ve asla kesirsiz olamayan muğlak bir hesap miyarını ilave etmek vucub-i savmda emr-i Şari’a muhalif duşmez mi? .

SALİSEN  Hadis-i şerifin sebeb-i vurudunu tasavvur buyurduğunuz gibi farz etsek nassı bu sebeb-i vuruduna tahsis etmek nasıl caiz olur? انا امة  gibi edat-ı ibtida ile cevabı sualdan kat’ edip sebebiyle umumi bir surette beyan eden nassı, bir sual menzilesinde bulunan sebeb-i vuruduna kasr etmek hic bir mezhebde yoktur, Eğer sebeb-i vurudun takvim-i İbrani hesabatı olduğunu tarihen bulmuş olsa idiniz onu yine ummet-i ummiyye mazmununun şumulu kadar tamim etmeğe ve ummilerin anlayamayacağı hesabatın hepsini nefy eylemeğe mecbur olacakdınız. Filvaki te’vil-i alilerinin hasılı şu oluyor. “ Biz ummet-i ummiye olduğumuz icin hesab-ı Ibraniyi yapamayız ama bundan maada ne kadar ince va sahih hesablar varsa onları yaparız.”
O hadise böyle bir mana nasıl verilebilir?

RABIAN    فااقدروا له hadisini bir takım mukayyedat-ı zaruriyyeye rağmen mutlaka bırakmak isterken  لا نحسب lafzını böyle re’y ile tak’yid etmege nasıl mesağ verebiliyoruz?

HAMİSEN bu mesrudatın hepsini bir tarafa bırakalım,hesabın mi’yar olabileceğine dair velev ima olsun isbatı surette bir nass irad edilmiyor.  Binaenaleyh biz oruçlarımızı ya şuhud veya tekmil-i selasine istinad ederek ya yirmidokuz veya otuz tutmağa mecburuz, çünkü  yirmidokuz kusur oruç tutulamayacaktır.

 (1) Elmalılı Muhammed Harndi Yazır. Sebilu'r-Reşad Mec. Cild 22 Sayı 561-562; 563-564; 565-566

 


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Muhammed Ender / 6.11.2014



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...