Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Ebul Huda es Sayyadinin Eserleri

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Muharrem Varol Biyografi Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 2144 Hit : 6115 Hata Bildirimi Tavsiye Et
Tanıtılan Yazarın Bilgileri
Yazar Adı Muhammed Ebul Huda es Sayyadi
  ابو الهدي الصيادي الرفاعي
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Ebul Hudanın Hayatı ve Saraya İntisabı
2 Ebul Huda es Sayyadinin Eserleri

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
Şüphesiz Ebü’l-Huda’nın üzerinde en çok durulması gereken hususiyeti sahip olduğu eserleridir. 200’den fazla eseri olduğu sürekli zikredilir.
read here read read
married men affairs i cheated on husband my boyfriend cheated on me with a guy
free abortion pill dilatation & curettage pro life abortion
abortion methods abortion clinics in ny articles on abortion
gabapentin use in psych gabapentin use in psych gabapentin use in psych
sumatriptan succinate http://sumatriptannow.com/succinate sumatriptan succinate
bystolic generic name linzess patient assistance what is the generic for bystolic

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar
Yayınlandığı Tarih
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki

Makale Metni   [Yazdır/Print]
  • Ebü'l-Huda es Sayyadi'nin Eserleri

     

    Şüphesiz Ebü’l-Huda’nın üzerinde en çok durulması gereken hususiyeti sahip olduğu eserleridir. 200’den fazla eseri olduğu sürekli zikredilir.

    Butrus Abu-Manneh 1880 ve 1908 yıllan arası ona ait olup İstanbul, Beyrut ve Kahire’de 212 kadar kitap ve risale yazıldığı bilgisini verir  [1]. Vâkıa, kendisi de ölümünden kısa bir süre önce Serbesti gazetesine verdiği mülakatta Padişahın kendisine kitap yazma vazifesi verdiğini ve Padişah’m kendi kolleksiyonundakiler dahil olmak üzere 200’den fazla eseri olduğunu dile getirmiştir [2].

    Abu- Manneh bu eserleri, genelde birbirlerinin mütemmimi konular işlediğini belirtip üç kategoride mütalaa eder [3].

    Birincisi, Sultan II. Abdülhamid’in hilafetini benimsemek ve savunmak dolayısıyla halkın merbutiyetlerini sağlamak.

    İkincisi, Rifai tarikatım yayılması ve yüceltilmesi.

    Üçüncüsü, soyundaki Şeriflik ve Seyyidlik ünvanlan ile karşı yayınlan çürütmektir.

     

    Misyonunun bu şekilde telifat olduğunu kendisi bir eserinde aynca belirtmiştir. Fahri olarak kendisine sunula İlmiye mertebelerini aşıp, Kazasker olduğunu ve sonra telifat ve tasnifat olmak üzere kendisine bu vazife düştüğünü söylemiştir. O zaman itibanyla 60’ı aşkın eseri olduğunu belirtir. Bu eserlerin büyük çoğunluğunun basıldığım ve Mağripten Hind’e - kadar yayıldığım zikretmiştir [4]. Abu Manneh de bu eserlerin bir kısmının dikte ettirilmiş olacağım söyler ama ona göre yine de rakam büyüktür ve ortalama her seneye 10 kitap düşmektedir [5].

    Bu noktada Ebü’l-Huda bir tarikat şeyhi olmasına rağmen ilmiye yönü ağır basan bir alim gibi hareket etmektedir. Yer yer eserlerinde kullandığı üslup ve takip ettiği metod olarak da bu intibayı veren müellifin bu yönü ihmal edilmiştir. Özellikle II. Meşrutiyet ile beraber hakkında türetilen ithamlar ve kişiliğinin rencide edilmesi bu yönünün tam olarak bilinmemesine yol açmıştır. Bununla beraber söz konusu eserlerinin ciddi bir şekilde tahkik ve tetkik edilmesi gerekmektedir.

    Kitaplarının hepsinin ayrıntılı özetini sunmak güç olacağı için ulaşabildiğimiz kitapların icmali birer tamtımı yapılacaktır. Ancak onun belli başlı ve önemli görülen eserleri üzerinde biraz ayrıntılı durmak eserlerinin amaçlarını, içeriğini ve kullandığı metodu görmek açısından faydalı olacaktır. Özellikle dört kitabı üzerinde ayrıntılı durulmuştur, çünkü bu kitapların ilk ikisi bizatihi Osmanlı Hilafeti ve Saltanatı için yazılmıştır, diğer ikisi ise farklı konulara ayrılmasına rağmen aynca yukanda bahsedilen konulara değinmişlerdir. Bir de bu eserlerinin Türkçe yazmalarının mevcut oluşu bu anlamda işlevsel özelliğe sahip oluşunun neticesidir diye biliriz. Başka bir ifadeyle, Arapça eserlerinden özellikle Osmanlı Hilafeti ve Saltanatı adma faydalı görülenlerin Türkçeye çevrildiğini söylemek mümkündür.

    Kitapların hepsi Arapça olarak yazılmıştır. Bunlardan bir kısmı yukanda izah edilmeye çalışılan sâikler ile Türkçeye çevrilmiştir.Aynca bu noktada belirtilmesi gereken diğer bir husus ise hemen hemen her kitabının başmda kullanılan “semahatlü, siyadetlü, Nâzımü’l-ukud ve’l cevahir, Allame-i Celîl vs...” gibi ifadelerdir. Bu ifadelerin içerdiği övgüler müridlerinin ve sevenlerinin ona olan ilgilerini göstermesi bakımından ilginçtir.

     

     


     Da’i’r-Reşâd Li Sebili’l-İttihad ve’I-İnkıyâd

     

     

    Ebü’l-Huda’mn bilinen en mühim eseri olan Da ’i ’r-reşad, daha önce de geçtiği üzere dostu ve müridi olan ve o şuada sarayda katiplik vazifesi yapan Halep Müftüsü Muhammed Kudsi’nin torunu Halepli Kudsizade Abdülkadir tarafından Türkçeye kazandınlmıştır.

    Eserin yazım tarihi hakkında net bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak içerisinde ifadelerden I. - Meşrutiyet ilam sıralarında veyahut meclisin çalışma zamanlarında yazıldığı tahmin edilmektedir [6].

     

    Bu ifadeler içerisinde geçen “nizâmat”, “kavânin-i esasiye” ve “usul-i meşveret” gibi kavramlar ile Padişah’m eskiden beri süre gelen adetin hilafına cemiyetin rahatı uğruna “ittihaz-ı usul-i meşveret” ettiğinden bahsetmesi bu yargıyı kuvvetlendirmektedir [7].

    Butrus Abu-Manneh ise eserin 1880’lerde basılmış olabileceğini söyler [8]. Bu eserin kullanıldığı dil itiban ile yüksek seviyedeki ilim ve devlet erbabma hitap ettiği anlaşılmaktadır.        '

     

    Eserin yazılış maksadı Osmanlı Hilafetinin ve Sultanının meşruiyetini dini deliller ile göstermektir. Özellikle Suriye civarındaki Arap müslümanlara hitap ettiği vurgulanır [9].

    Eser üç bab ve bir tetimmeden müteşekkildir. Her babda ayn mevzular ele alınmakla beraber bir bütünlük içerisinde ve muhkem bir dille bu mevzular aktarılmıştır. Eserin girişinde ise hilafetinin Osmanlıya bilâfasıla ulaştığına ve sultan II. Abdülhamid’e işareten şöyle ifadeler kullanılmıştır:

     

    “...Meşânk u megâribde cümle esâtiz-i İslamm nezdinde bir imamü’l-müslimin bulunmak vacibattan olduğu müsellem ve musaddak olarak binaenaleyh bu makam-ı ‘âli millet-i îslamiyede halife-i evvel cenabı Sıddık-ı ekber (r.a) zamanından ve ihvân-ı kiramı a’yan-ı ashab-ı fihâm hazaratmdan intikal ve tâ ki Kur’an ve şeriat-ı garrâmn hıfz-ı şeref-i ‘âliyesinde ve bu ahd-i şerifin rabıtasını sıyanet emrinde itkan ile ittisaf eden cehâbize-i devran mülük-ı muazzama-i âl-i Osman -eyyedallahu şeriri mülkihim...- hazaratma ittisâl eyledi.

    Fahr-i kainat aleyhi efdalü’t-teslimat efendimizin ahd-ı saa’deflerinden beri rabıta-ı müteselsile-i asliye üzre bu emr-i hatir-i hilafet ü imamet bi-hamdihı te’âlâ bu kerre silsile-i celile-i Osmaniyenin dürr-i yektası ve sülale-i tahire-i saltanatm zat-ı bi- hemtası serir-i hilafette mâlik-i nehy ü emr ve nâsır-ı kelimetü’l-Hakk’ı fi’s-sırri ve’l- cehr, sahib-i mehamid-i hamide ve menakıb-ı cemile-i ‘adide, et-takiyyü’t-tüka, es- salihü’l-mücahid ve’s-sabir fi havmeti’l-meydam bi’r-nza, el-mütelakki’l-vâridat bi’l- istinadi ila kuvveti’s-Samedi’l-Vahid halife-i hazreti nebeviye bâ-ittisal-i ‘uhud-u esanid mevlana el-Gazi es-Sultan Abdülhamid ibnü’s Sultan Abdülmecid - şeyyedellahu menarehu ve sebbete fi şathai’l-izzi erkanehu ve kararehu- hazretlerine vusuliyle taht-ı saltanat-ı îslamiyede calis olup...” [10].

     

    Birinci bölümde saltanatın ehemmiyeti ve vücudu üzerine ayet, hadis, ilim ve tarikat erbabmca bazı meşhur sözleri nakleden Ebü’l-Huda, Padişah-i âdilin her vakitte hayır ve - bereket getireceği ve insan vücudundaki ruha benzediğini aktarır . Çünkü İlahi hükümlerin icrası, dinin nusreti ve İslam’ın korunup ve hudutların gözetilmesi buna bağlıdır. Aynı yerde, padişahın peygamber makamının vekili ve naibi olduğu belirtilerek, cümle müslümanlann padişaha hayırla dua etmesi ve aleyhinde bulunmaması özellikle dile gitirilmiştir . Bu bölümde kendi tarikat silsilesi içerisinde yer etmiş bazı şeyhlerin ifadelerine de yer veren Ebü’l-Huda, büyük dedesi Ahmed Sayyad’m oğluna yaptığı sultana dua edilmesini havi vasiyetini de eklemiştir . Hatta bu vasiyet içerisinde gavs-ı azamıfı kim olduğu herkes tarafından bilinse ve padişah bu gavsa bir vazife için emir etse makam-ı hilafete hürmeten o gavsın bu emre itaat etmesinin vacip oluşuna vurgu yapmıştır.

    Ayrıca Ebü’l-Huda icazetini aldığı Şeyh Muhammed Ravvas’tan konu ile alakalı bir kaside alıntı yapar. Söz konusu kaside de Osmanlı hanedanı övülmekte ve hilafetinin meşruiyetinin gerekçeleri şiir üslubu içerisinde verilmektedir.

    Kısa bir örnek verecek olursak; “Çün ‘ibad-ı sâlihun ancak o kavm-i pür-sebat Hem esâtiz-i südur-ı evliya bi’l-ittifak Sırren ve cehren bu kavli gördü tashihe seza Var bu kavm-i sâlihin içre nice eşheb-süvar Seyf ile aldı bilâd-ı Ruma girdi câ-be-câ Feth-i Konstantiniyye bâdi-i ‘ulüvv-i câhıdır Rütbedir bu feth kim hiç yetmemiş kimse anâ Vâsıl-ı sırr-ı maksad olmuştur o ni’me’l-ceyş ile Mazhar-ı ni’me’l-emir ammâ o zât-ı mücteba Fethadır kim bu futûh illa ki bundan ötürü Cezm-i azminden bulup kisrâ bütün ceyş-i ‘ada Baki kaldı ba’dehu evlad-ı şevket-zadına Dine cem’ ettikleri i’zaz-ı mekrun-ı beka Hak bu kim bir ‘usbe-i Rahman’dır Osmâniyân” [11]

     

    Kaside sahibi özellikle Osmanlılann İstanbul gibi Hz. Peygamber’in müjdesine mazhar olmuş bir şehri fethetmeleri üzerinde durup, hanedan ve saltanatın devamı için dualar ile kasideyi noktalar. Bunun üzerine Ebü’l-Huda şu yorumda bulunmuştur;

    “ Kasem ederim ki müellif-i kaside-i şerife bir imam-ı çelil ve ‘alem-i tavil olup hak ve batılın temyizine muktedir ve ehl-i sıdk u hulusa mu’terif olan zevata göre sözleri bir hüccet-i kâtıa ve bir bürhan-ı bîmildir.”  [12].

    ikinci kısımda ise birlik ve beraberliğin dini kaynaklar açısından lüzumu ve ehemmiyeti üzerinde durulmuştur. Yine konu ile ayet, hadis ve İslam ulemasının sözlerini zikrettikten sonra, fitne ve desiselerin önünü almak için müslümanlar tarafından yapılacak en küçük bir amelin bile ne kadar kıymettar olduğunu anlatır. Ayrıca, hadislerden iktibasla nasihatin idareye karşı itirazdan daha evla olması üzerinde durmuştur. Dedikodu yapılmasının terkedilip her yerde halifelik misyonun ifası için birlik olmak gerektiğini anlatır. Ve şöyle seslenir;

     

    “Bu milet-i Muhammediyenin ve taife-i mübareke-i islamiyenin kâffe-i efradı indinde yani gerek memâlik-i mahruse- ve gerek sair diyarlarda sâkin olan müslümanlann nezdinde malum olsun ki liva-yı ittihadın altında ictima’m vakt ü zamanı gelmiştir. Ve işte bu zaman ol zamandır zira adüvv-i zalim din-i mübinin mahvına çalışmaktadır ve hal başka bir heyete girmiştir. Her nerede olur ise olsun bunlar ile mücahede herbir müslümana farz ve vacib olmuştur, mal ve can ile herkes cihada ictihad edip hilafet-i uzmâ ve imamet-i kübranın hıfz u siyanetine çalışmalıdır. Çünkü bu makam-ı mukaddes-i hilafet menkabe-i beka-yı din ve namika-i mersûm-ı İslam ve müslimindir.” [13].

    Bunun üzerine ise peygamber hizmetinin ifası, Mukaddes beldelerin gözetilip korunması gibi hususların hilafet ve saltanata ait olmasının İslam’ın ortaya çıkışından beri değişmediğini anlatarak, halifenin mücahitlerin teçhiz edilmesinden düşman ve serkeşlerin tenkil edilmesini sağladığım dile getirmiştir. “Cennet kılıçların gölgesi altodadır” ve “Allah yolunda dökülen kan damlası ve O’nun haşyetinden dökülen gözyaşından daha sevimli katre yoktur” gibi hadisleri sıralayarak, Padişahın bunlara mazhar olduğu söylenmiştir[14]..

     

    Bu bölümde kayda değer bir nokta da medeniyet hakkmdaki onun mülahazlandır. Ona göre medeniyet; edep, istikamet, fitneyi terk, sadakat ve halka karşı güzel muamele, idarecilere itaat ve güzel nasihat etmek, büyüklerden küçüklere merhamet, büyüklere ise saygı ve tazim gibi vasıflar ile vasıflanmaktır. Bu noktada medeniyeti tanımlarken Ebü’l-Huda, onun sosyal ve ahlaki yönüne işaret etmiştir. Asıl önemli kısmı ise medeniyetin bir takım elbiseler, süslenmeler ve ecnebi adetleri bilmek gibi “şekilcilik” olmadığının özellikle üzerinde durmasıdır. Bu tür davranışların ahlakın fesadına ve nefsin bozulmasına sebep olduğunu aynca belirtir ve bu tip davranışlan gösteren insanlan hafif bir eda ile şöyle eleştirir;

    “Bilâd-ı Arabiye ve sair memâlik-i mahruse-i devlet-i aliyyede pek çok memur görmüşüzdür ki bu medeniyet kaidesine tatbiken hûzuz-ı nefsaniyet ile iştigal etmesinden nâşi bir takım mesarifat-ı zaide-i külliye ve bunun için memuriyetince veliyyü’l-emre hıyanete ve fart-ı teseyyüble beraber zulm-i raiyyete başlayıp esvab-ı müzahrefe iktisâ ve saçlarım da düzeltip bastona ittikâ meziyet-i mâhmûde kıyas eylemiştir. Allah için böyle bir halet ve kavl-i mücerred ile iddia-yı marifet ne faide

    -i şer’iye ile müteeddip olup hizmet-i veliyyüT-emri itkan ile emin ve ıslah-ı ahval-i raiyyet hususunda kemale karin olan memurdan ne zarar hasıl olur.” [15].

     

    Üçüncü kısım ise cihad ve gazaya teşvik sadedinde mal ve can ile yapılan mücahedenin dini açıdan incelemesini yaptıktan sonra yine Osmanlı hanedan ve saltanatım, özellikle de Sultan Abdülhamid’i medheden bir kaside ile bu kısmı bitirir.

     

     

     En-Nefahatu’n-Nebeviye fî Hidmeti’l-Hilafeti’l-Hamidiyyeti’l-Osmaniye

    Hilafet bağlamında değerlendirilmesi gereken önemli serlerin biri de En-Nefahatu ’n- Nebeviye nam eseridir. Yayının tarihi hususunda net bilgi sahibi değiliz. Ayrıca, bu eserin mütercimi de bilinmemekle beraber yine Halepli Kudsizâde olabileceği ihtimali vardır [16].

     

    Eser bir giriş ve iki bölümden müteşekkildir. Bu eserin bir yönü de Osmanlı hilafet ve saltanatına karşı muhalif kişi ve gruplan yayınlan ile birlikte sert bir dille eleştirmesidir.

    Genel olarak, Osmanlı Devletinin uhdesindeki saltanat ve hilafetin dini şekilde izahından sonra, itaat ve inkiyadın ehemmiyeti üzreinde sıkça durulmuştur. İsmail Kara’ya göre eserin muhatabı tasavvuf ve tarikat çevreleri ile avâm-ı nas olan halktır. Buna gerekçe olarak cihad meselesini anlatmak için İman ve İslam’ın temel kaideleri üzerinde icmali de olsa durma gereğini hissetmesidir [17]

     . Ebü’l-Huda’nm Suriye, Irak gibi Arap nüfusun yoğunluğunu teşkil ettiği halkların bulunduğu yerlere yönelik misyonu üslubunu etkilemektedir. Sultan II. Abdülhamid’in bolca medhedildiği bu eserin giriş kısmında ciddi ve keskin Batı medeniyeti eleştiri ile karşılaşmaktayız. Avrupa’da gelişen sanayi ve tekniğin bir takım yerli kimselerin hayranlığım çekmesini tahfif ederek, oradaki ahlaki ve insani * dejenerasyondan bahseder.

    “ Ey lebib-i daniş-ver! Bazı memâlik-i garbiye ve diyar-ı ecnebiyede görüp işittiğin ahvale meftun olma ve müteaccip olma, zira onlarda görülen intizam ve mamuriyet hep eser-i sun’-ı beşerdir. Oradaki âdemler hep me’lûf-ı sanat ve ticaret olup yalnız bu cihetle hasr-ı mesai ve sarf-ı efkâr ettikleri cihetle me’ali ve fezâil-i insaniyeden bî-behre ve binaenaleyh acınacak bir haldedir. Gördüğümüz medeniyet-i sınayi’a alemi vahşeti'tabi’iyeyi, adem-i re’fet u rahmeti tamamiyle müştemil ve mutazammın olduğu, efrad-ı avammm ekserinde meşhud olan ahval ile sabittir. Bunun da başlıca sebebi büyüğü küçüğüne merhamet ibrazma, zengini fakire muavenet izharına sevk edecek ve her sınıf halka ahval-i hafiyye ve celiyyede kasran değil tab’an hududunu bildirecek ve tecavüzden men edecek bir rabıta-ı diniyenin fikdâmdır. İktiran ve imtizaç beliyyesiyle ahvâl-i meşruha esâfil güruhundan e’azım ve e’âli takımına da sirayet ve asırlarla devam etmiştir.” [18].

    Yer yer kapitalizm eleştirisini havi bu yorumlardan sonra, Batı âleminde insanlığın sükût edişini ilginç örnekler ile tasvir eder. Ona göre, bu medeniyet memleketlerinde sokak ortasında ölmüş bir insamn cesedim hiçbir insan kaldırmaya tenezzül etmez ve bundan dolayı müteessir olmaz. Onlar için önemli olan; “müzahferât-ı dünyeviyenin” elde edilmesi için çalışmak ve çok çalışmaktır.

    İlk kısımda ise hilafet kelimesinin etimolojik kökü incelenip dini açıdan ne manaya geldiği anlatılmakla beraber imama karşı sabır ve itaat meselesi dini kaynaklara göre tekrar açıklanmıştır. Buna örnek olarak ise, Emevi dönemi yapılan zulümlere karşı o devrin yaşayan sahabelerinin sabretmelerini getirmektedir. Onlann Emevi imamlanmn arkasmda namaz kıldığı ve birlikte hacc yaptıklarım anlatır.

    Bununla birlikte, hilafetin Sultan Selim ile beraber Osmanlıya geçtiğini bilinen bir gerçek olduğunu izah eder. Sultan II. Abdülhamid’e hilafetin intikalinden bahsedip, bazı kendini bilmez insanların onun hilafet ve saltanatına leke süremeyeceklerini belirtir çünkü Hz. Peygamber devrinde bile bu tip edepsizlerin olduğunu anlatır. Yine baştaki imama itaati emreden meşhur hadisleri sıralayıp Rifai tarikatının pirlerinden olan Muhammed Mehdi es- Sayyadi’nin bu noktadaki mülahazlanna yer verir. Ona göre, hak yoldan inhiraf ederek halifeye itaât etmeyen Cehennem azabma düçar olacaktır [19].

    Osmanlılann temiz ve tahir bir sülaleden geldiğine özellikle atıfta bulunan Ebü’l- Huda, Osmanlılar vesilesi ile dağınık ve zulme uğramış İslam aleminin sahip olduğu kuvvetin - bir noktada toplandığına temas eder. Aynca, Haremeyn-i Şerifeyn ve Mescid-i Aksa’ya ettikleri hizmetin takdirinin yapılamayacağım belirtir. Ona göre;

    “Bu mansıbı mukaddes sülâle-i tahire-i Osmaniyye ile zînet-yâb olarak beyat-ı ümmetle bi’l-irs ve’l-istihkak bu ana kadar birinden diğerine intikal edegelmiş ve kâffe-i akvam-ı Türkiye ve Arabiye ile Amavud ve saire ve Mısır ve Şam ve diyar-ı garbiye kâtıbe-i dahil-i daire-i itaatleri olmuş ve şark ve garpta bulunan herbir minber üzerinde mâm-ı hümayunlarına hutbe ve dualar okunmuştur.” [20].

    Bir yerde iki halifenin olamayacağım ve bunun İslam tarihindeki kötü tecrübelerini anlatır^ Bağdat, Mısır ve Endülüste aynı zamanda vuku’a gelen olaylan anlatan Ebü’l-Huda konuyla ilgili bir beyit aktarır:

    “ Fırkalara aynldılar ve nerde ise her mahallede Bir emiru’l-müminin ve bir minber ortaya çıktı.” [21].

    Bundan sonra, Emevi ve Fatimi devirlerindeki zulümleri icmalen zikreden yazar, OsmanlIların ne dini ne de tabi’i açıdan asla bu tür zulümleri irtikab etmediğini belirtir. Aynca Osmanlılar pek çok önemli hayırlan işlemiştir. İstanbul gibi pek çok İslam kumandanına nasip olmamış bir şehri bu hanedan fethetmiştir. Yazara göre, sanki Allah bunlan İslam’ın düçar olduğu o felaket dönemlerinden sıynlması için göndermiştir.

    İslam ve imandan daha sonra da cihaddan mufassal bir şekilde bahseden Ebü’l-Huda, Sultan Abdülhamid’in güzel icraatlan üzerinde durur. Ona göre, Sultan devletin böylesine sıkıntılı bir anında insan, mal, para ve gerekli teçhizatı sağladığım belirtir. Ve onun bir müceddid azmi ve siyasetin hikmetiyle, zuhur etmiş zararları telafi ettiğini ve bu hususta gece gündüz azimle çalıştığından bahseder. Eğitim reformlarına, adaletin intişanna, ticaretin yayılmasına ve büyük devletler ile olan harika siyasetine atıfta bulunur [22]. Buna benzer diğer güzel özelliklerini saydıktan sonra, böylesi bir imama itaatin her Müslümana vacip olduğunu bildirir.

    İkinci kısımda bir kısım art niyetli kimselere ağır eleştiriler yönelten Ebü’l-Huda, bunların bozguncu olduklanm ve Hz. Peygamber’in “Kim bir adamın etrafında toplanmış iken size gelir ve asanmzı kırmak isterse onu öldürün” mealindeki hadisinden haberdar olmadıklarım söyler. Hal böyleyken bu kimselerin, asr-ı saadette yaşanmış örneklerle kıyas yapmalarına şaşırmaktadır. Bu bölümde de Sultan Abdülhamid’in özelliklerine yeterince anlatır. Hatta, onun siyasetteki kabiliyetini “hikmet-i idare-hikmette kisra-yı Arab ünvanım almış halife-i hâmis” Hz. Muaviye’ye benzetir [23].

    Yine Sultan Abdülhamid’i üstün kılan Özelliklerinden birinin de memuriyetlere layık - insanların getirilmesi olduğunu söylemektedir. Hz. Muaviye ve Halife Mansur’dan iki ilginç örnek aktaran yazar, Sultan II. Abdülhamid’in de bu noktada “erbab-ı istihkak ve kifayeti” akraba ve yakınlara tercih ettiğini söylemiştir. Burada da yine hilafete itaat üzerinde duran Ebü’l-Huda, eserin son kısmında bunlann tekrannı farklı örneklerle yapmaktadır.

     

     

    Ruhu’l-Hikme

    Ebü’l-Huda’nın türkçeye_çevnlmiş diğer bir eseri de Rıihu’l-Hikme’dir. Eserin Arapça~ nüshalarının miladi 1905 tarihinde basıldığı bilinmektedir [24].

    Tercümesinin de bu yıllarda yapıldığı ve son eserlerinden biri olduğu söylenebilir  [25]. Toplam 162 sayfa olan bu eser mahiyet olarak tasavvuf ve felsefi meselelere değinen özellikle de güzel ahlak üzerinde duran müellif, eserin son kısmında hilafet ve saltanatı ilgilendiren oldukça ilgi çekici atıflarda bulunur.

    Bu tip eserlerde bir parantez açarak yani istitradi olarak böyle mevzulara girmesi gerçekten ince bir husustur.

    Her asırda peygamber makamına vekalet edecek bir şahsın bulunacağı ve bu şahsa saygı, her emrine ciddi bir şekilde itaatten sonra, her hareketinde nasihat yolunun seçilmesini salık verir. Nasihatin ne anlama geldiği noktasında Ebü’l-Huda Efendi şöyle devam eder;

    “Nasihatin meâni-i nasihat edilecek kimseye hayır istemek ve medh ü senasında bu hak, kendisine hiçbir fenalık etmemek, şamna nâkise vermekten ve kulubu ondan tenfır etmekten tevakki ve ictinâb etmek efkar ve ezhân-ı ona meyi ettirmek, umur-i mesâlihi bezl-i hizmet ile beraber isticlab-ı menfaatine çalışmaktır. Zira ona dokunacak menfaat onun rü’yet-i nusreti tahtında müctemi’ heyete aittir.” [26]. İnsaniyet gereği herkesten iyi veya kötü söz yada fiillerin çıkabileceğini belirten müellif, Halifeden kötü bir fiil südur etse bunun açıkça yüzüne vurulmaması büyük bir hürmet ve lisan-ı münasiple kalbi mutmain edecek bir tazrda ifade-i kelam edilmesi gerektiğinden bahseder.

    Hilafete ve saltanata yakışıksız ithamlarda bulunan insanları iki zümreye ayırır. Bunlar ya alimdir ya da cahildir. Alim ise, imama taattan çıkması İlahi emirlere karşı çıkması anlamına gelir. Çünkü bu noktada nass hükmünde olan pek çok ayet ve hadis vardır. Mesela, bunlardan biri “Emiriniz burunsuz bir Habeşi köle dahi olsa ona itaat ediniz ve emrini dinleyiniz” hadisidir. Bu gibi hükümleri sıraladıktan sonra böyle kesin nasslarda tevilin yani Allah’m açık bir emri üzerinde yorum yapılamayacağının her alim tarafından müsellem olduğunu hatırlatır. Eğer bu muteriz cahil ise Ebü’l-Huda onun toplumun hangi sınıfına mensup olduğunu sorar. Eğer o idareci sınıfından ise onun tercüme-i hâlini öğrenip devlet ve millete ne gibi bir faydasının dokunduğunu tespit edilmesi hususunda durur. Ve ona nasihat yolu ile saltanat ve hilafete hizmet etmenin kudsiliği anlatılmalıdır. Bu noktada uzunca duran Ebü’l-Huda, eğer o cahilin nam ve şöhreti olmayan tabakadan ise onun bu tavımın bir lokma ekmek elde etmek için “köpekçe” hareket etmek olduğunu dile getirir. Burada sertleştiğine şahit olduğumuz Ebü’l-Huda daha da ağır ifadeler kullanır bu zümre için.

    _ . “Bu yolla güya millete hayır istediğini ilan eder. Halbuki kendi onun köpeği ve hırs ve tam’anın esiri olup tarik-i talebinde yılan gibi münkalib, hakikatte yerlerde olduğu halde yılanları göklerde gezer bir kâzibden heyet-i ictimaiyye meyanmda hiçbir mevki’ ve makamı hâiz olmayıp zulmet-i cehil içinde zehr-âlud bir lokma nan için çırpımpduruyor böyle birisinin herze ve hezeyanları yaygara ve yalanlan şayân-ı iltifat olmayıp kâffe-i harekat ve sekenatı ehemmiyetten sakıttır.

    Bunlar şea’ir-i insaniyetten ve şeref-i diyanetten sıynlıp topluma husumet ilan etmişlerdir. Kendi milletini türlü türlü yalanlar ve sahte beyanlar ile aldatan bu tip insanlara yabancılara bile lanet okuyacaklar. Ve ona bir lokma ekmek için, milletine havlayan bir köpek nazanyla bakar. Hatta onlann nazarında bu köpekten dahi alçaktır. Zira köpek sahibinin eziyetine sabır ve tahammül edip hakk-ı nân ve nimeti unutmaz. Ve katiyyen hıyanet etmez. Hezele-i ümmetten olan o kabil nankörler ne hayır umulur. Ve hangi meziyet-i saliha beklenir. Nev’i hass-ı ahrar eden böyle bir düşman-ı insaniyetin nev’i ammeye muzırratı daha ziyade olacağı derkârdır.” [27].

    Bu mevzudan sonra halifenin tek olması meselesine temas edip, Allah’ın Vahidiyyet sıfatından başlayarak evrende yarattığı hadiseler arasında iklişki kurarak halifenin bir olmasım şöyle izah eder;

    “ İşte bu hikmete mebni Cenab-ı Vahid ü Ehad ve Ferd ü Samed hazretleri her ümmete kendisini tanıtmak ve veche-i iltifatlarım gafletten kendine döndürmek için yalmz bir peygamber göndermiş. Ve her peygamberin müteaddid ashab ve etba’ı olduğu halde makâm-ı niyabette yerine yalmz bir zat kâim olagelmiş ve kelime-i emr bir olduğu cihetle şu birliğe taraf-ı ümmetten müteselsilen riayet olunmakta bulunmuştur. El-yevm bu mertebe-i haiz mürebbi’ nişin kürsi-i niyabet olan halifeye ( Emirü’l-müminin ve hâmi-i din-i mübin, imam-ı zaman es-Sultan el-Gazi Abdülhamid Han nasaruhu el-Meliküddin) efendimiz hazretleri olup menzile-i niyabette hilafet .. mertebesinin vahidiyet mertebesini ihraz buyurmuş. Bir sâhib-i ahddir. Ulu’l-emr-i İlahiye ve Rıza-i Cenab-ı Peygamber (a.s) ve avn ve inâyet-i Bâri ile muvafik olan kâffe-i evâmir ve iradât-ı seniyelerinde imtisal ve itaat etmek her müslime vacibtir.5, [28].

    Eserin ilerleyen kısımlarında halifeye isyan eden insanların vasıflarım ekleyip, bazı Batı hayranı insanlara da cevap veren Ebü’l-Huda’mn şu ifadeleri bu tip insanların şahsi hayatlarım nazara vermeyi amaçlamaktadır.

    “Garaibdendir ki bu şirzime-i mekruhenin bazılan diyanetten ram örüyorlar.

    Hajbuladımnism ve resminden kendilerinden eser bile yok, İslama mahsus olmayan— herbir adet ve kisveyi taklid ederler. Feraiz-i diniyeden bir farzın edasıyla kendilerini mukayyed bilemezler. Bunlann habis-ü şan ve namlan nazar-ı ümmetten hafi değildir.Naklen ve aklen herkesçe ma’lûm olan ahlak-ı zemimeleriyle beraber ümmeti tarik-i haktan ve taht-ı livâ-ı nusreti hazreti Hilafetpenahide bulunan heyet-i içtimaiyeden tahrif ve tefrike çalışıyorlar.” [29].

    Eserin belki en ilginç tarafi Ebü’l-Huda’nm Osmanlı klasik toplum yapısına göre toplumu sınıflandırıp bu sınıflara ayrı misyonlar yükleyip vazife ve fonksiyonlarını açıklamasıdır. Burada göze çarpan diğer bir husus ise askeri sınıfı ayrı mütalaa edip onun üzerinde hassaten durmasıdır. Aynen aktarmak da fayda görüyoruz. Şöyle ki;

    “Tabaka-i muhtelifeden ibaret olan nev’i ammenin birinci tabakası hükkâmdır ki vezâif-i esâsiyeleri bir çobamn sürüleri hakkında ittihaz edeceği siyaset kabilinden bezl-i adi ve re’fet ve merhametle dest-i siyaseti mevdu’ heyet-i ictimaiyeyi idare ve muhafaza etmekten ibarettir. Nev’i ammenin hükkâm ve mülükten sonra tabaka-ı saniyesini de ulema-ı amilin ve meşâyih-i mürşidin teşkil eder ki bunlarında vezâif-i asliyeleri ümmeti nesâyih ve irşadât-ı müessire ve lisan-ı hikmet ve mev’ize-i hasene ile şer’an mutabık ve aklen muvafık olan ve adle mübayin olmayan târik-ı müstahseneye ve küçüğün büyüğüne ve kölenin efendisine itaat etmesi ve kimsenin daire-i ittihat ve imtidatta aynlmayıp emrine bezl-i himmet eylemekten ibarettir. Üçüncü tabaka dahi nev’in vasat takımı yani ticari ve erbab-ı sanayi bunlara ve ulü’l- emre itaat-ı kâmile ve hâliseden bulunmakla beraber halkı elde etmekten ve harb-ı ahz ve ifada gabni ikaatmdan tahaşşi ve tecerrütle menâfi-i mütekabilede mübadele-i tamme ve sahihe-i husul için suret-i meşru’ada ifade ve istifade ile mükelleftir. Dördüncü tabaka dahi avâm-ı nas teşkil eden kısmı olup sınıf ve mezâhibin ihtilafıyla beraber ve ulü’l-emre itaat-ı kâmile ve tevaddüd ve tehabbüb-ü sahih ile kibâr-ı nev’i. - hürmet ve riayet ve şikak ve hilaftan ihtirazen cadde-i vifâktan ayrılmamak vazifesiyle mükelleftir. Beyan olunan şu dört tabaka karşısında başlıca bir tabaka daha vardır ki tabaka-i saireyi hıraset ve sıyanete memur olan asâkir-i mansuredir. Bu tabakayı teşkil eden efradın her biri daire-i meşru’ada ulü’l-emre kalben merbut ve muhabbet ve hizmet mahsusasıyla mukayyet bulunmakla beraber el ve dil ve gözle bir guna galazât ve huşunet göstermemek şartıyla menafi-i ümmet-i hizmetle mükelleftirler. Saffet-i askeriyeyi haiz olan bir adamın efrad-ı ümmete son derece müşfik olması yani sokakta istimdad edecek bir çocuğa bile tesadüf edecek olsa vazife-i hıfz ve hırâset icabmca

    kendi evladı imiş gibi ona imdat ve bezl-i şefkat etmesi lazım gelir. Şayet bir asker lafzen veya halen adab-ı itaatten ve hukuk-u cemiyete riayetten huruç edecek olursa ol kimse hizmet ve hıraset-i nev’ ile mükellef ve hilafet-i azimeye bir alet olmakla beraber efrad-ı ümmetten her birisinin bilâ-istisna muhafaza-ı hukuk ve siyaset, bilâd ve hudut ile mükellef olan smıf-ı askeriyeden aklen ve şer’en metruddur. Bu tabaka efradının her birine beyan olunan vezâifin cümlesi mefrud olduğundan ve buna birisini olsun terk eden cehennem gazabına müstehak olur ve kezalik daire-i ittihat ve imtidattan huruç edecek olursa hayta-ı inkiyaddan infikak edip ahkam-ı diniyeye muhalefet ve alem-i insaniyet arasındaki silsile-i irtibatı müstelzim menâfi-i umumiyeyi esasım hedm ve tahrip etmiş olur. Şark ve garpta sakin azim ve hakir, zengin ve fakir bilcümle akvam ve ümemin her ferdi rakik-i tam ile hıfc-ı nizam ve insaniyete ve vefa-ı şan-ı ademiyet ve indelhace rü’yet ve temşiyet-i musalahanın ikdam etmekle mükelleftir. Yoksa öyle olmayıpta Arap Türkü terk etse Türk dahi Araba ehemmiyet vermese, Şarklı şarklıdan gayrını tammasa, Garplı yalnız Garplıya ehemmiyet verecek olsa ve böylece her cinsi dahi kendi cins-i hassma meyledip cins-i â’ma ihanet edecek olsa cümlesi hakdan ayrılmış ve derece-i âliye-i insaniyetten terk etmiş ve meziyet-i şerife-i beşeriyeleri icabatım bilememiş olurlar.”

    Görüldüğü gibi Türk ve Arapların kardeşliği üzerinde açıkça durmaktadır. Daha sonra her işte yumuşak ve nfk ile hareket edilmesinin şer’i kaynaklan ile göstererek delillendiren Ebü’l-Huda, insanlar arasında fitne ve fesadm uyandınlmaması üzerinde hayli tahşidat yapar ve şöyle der:

    “ Teklifimiz şeriat-ı insaniyet dairesinde herkesin hem cinsine bezl-i meveddet etmesi ve ben-i nev’i ile hüsn-ü vifak ve muhabbete geçmesidir. Şikak ve gavâil-i kesireyi sevenler tab’an ve zannan leim olduklan gibi kendi re’yine meftun olupta mülayemet-i nev’i ‘ammeden infirad ve tabaüd edenler dahi vazi’ ve zeminidirler. Havass-ı nev’i beni adem ve ayan-ı akvam ve ümem-i mehâsin-i ahlak ile beraber - enbiya nev’ine bezl-i meveddet ve muhabbet eden zevat sütüde-sıfattırlar. Sende de cevher-i insaniyet ve mâye-i âdemiyet var ise bu mesleğe sülük ve bu haraya iltihak et ki hayatında insaniyet ile nâmdar ve bade’l-hayat dahi niknam ile şöhretşi’ar olasm. (

    Bu kubbede bâki kalan bir hoş sada imiş) hakkım ketm edecek olan ehl-i tahriften asla havf etme Cenab-ı Adil-i Mutlak Muhyi-i Hakk ve Nâsır ve Hâmi-i ehl-i hakikattir.” [30]

     

     

    Medeniyet-i İslamiye Risalesi Tercümesi

    Ebü’l-Huda’nm bir diğer önemli eseri de Medeniyet-i îslamiye adlı Arapça aslından tercüme edilmiş bir yazma eseridir. Batılılar tarafından İslam’ı hedef alan bazı şablon yargılara reddiye sadedinde yazılan bu eserin yazım tarihi ve mütercimi bilinmemektedir  [31]. Fakat 1896 yılından evvel yazıldığı kesindir  [32]. îslamın sosyal, siyasi ve iktisadi yönlerine temas eden bu eserin giriş kısmında İslamm bu yönleri ile ilgili bazı istifhamlara cevap vermektedir. Bu şekilde bir din hizmeti için kaleme alındığı belirtilmektedir [33].

    Teşettüt-i ahval ve tembellik-atâlet gibi Şark’m hastalık haline gelmiş hallerinin asla İslama yükletilemeyeceğini söyler. Ancak, Müslümanların bazı durumlarının maalesef onlann bu zaımmı teyit ettiklerini de ekler. Daha sonra terakkiyatm yani ilerlemenin en birinci sebebinin emniyetin ve adaletin tesisi olarak görür477. Ve bu adaletin tesis edilmesinin “şeriat- ı garra’da” yegane şartı bir büyük Halifenin mevcudiyetidir. Kendi ifadeleriyle şöyle bahseder;

    “Ancak Şeriat-i garra bu adalet ve emniyeti bir halife-i a’zâmın vucuduyla temin eylemiştir. Çünkü her ikisinin hudud-i şer’iyesi dairesinde kesb-i istikrar etmesi buna mütevakkıftır. Bunun için halife-i ruyi zemin ve ruh-i cesim-i millet ve badi’ saadet-i ümmet olarak emniyet ve adalet için bir nikribân-ı muazzamdir. Makam-i celil-i nübüvvetin haiz olduğu emr u nehyi kuvvetlerine varis olan halife-i muazzam için hilafetin beyatmda bulunan ve kabul eden her müslüman buna inkiyad ve itaata mecburdur. Çünkü bu ol beyattır ki Kur’an-i Kerim’de ( Innelezine yubayi’une ...) ayet-i kerimesinde mezkurdur. Halifeye biat bir biat-i diniyedir ki imamım bilmesi muktazi olan her fert için ahkamı meşru’ası taalluk edip Nebiyy-i âli mefhari alem efendimiz dahi ( Men ata emrihi ...) hadis-i şerifiyle itaati ümeraya te’kid buyurmuştur. Ve halife-i muazzam emniyeti müstelzim olan kemâl-i muadeletin icrasına memurdur. Ve zir-i livâ-i hilafette bulunan her ferde itaat mecbur olmuştur. Şimdi ma’lum oldu ki her müslüman emir-il müslimin evâmirine imtisal edip tayin ve tahdit eylediği hududun dairesinde bulunmak lazım gelir. Ve hilafet-i azîmi için lazım gelen şevket ve kuvvet bu vasıta ile hasıl olur. Sırr-i imamet bu suretle muhafaza ve olunabileceğinden ve vahdaniyet ancak hakikat-i celile-i Bâri olduğundan medâr-ı hayat-ı alem olan kavâid ile kıyam-ı şevket ve satvet imamet-i kibriya müsavata ve (Yedulllahe maal cema) (Men saza....) hükmü bu hikmete merbuttur.” [34].

     

    Diğer Eserleri

     

    Ebü’l-Huda’mn diğer eserlerini tasnif etmeye çalışarak çok kısa özetlerini sunmaya çalışalım. Bulabildiğimiz eserlerinin büyük bir kısmı tasavvufa özellikle Rifailiğe ait olduğu görülmüştür. Yine kendilerini göremediğimiz ama adlarını gördüğümüz bazı eserleri Sultan Abdülhamid’e ithafen yazılmıştır. Kısacası, eserleri tasavvufı, dini içerikli olup yer yer bu anlamda siyasi eserleri de mevcuttur. Burada eserin ismi, varsa Matbaası, sayfa sayısı, basım yeri ve yılı verilecek ve gayet kısa özeti sunulacaktır.

     

    Hidayetü’s-Sâ’i bi sulûk-i Tarikat-i el-Gavs er-Rifai,

    ( Ali Bey matbaası), 113 s. İstanbul, 1873: Cisrü Şuğur’da Nâkibü’l-Eşraf iken 1873 tarihinde yazılmıştır. “El-Fâzıl el- Edip Mustafa Halebi” ve “Âlim ve Fâzıl Abdüllatif Efendi” adında kimselerin takrizlerinin bulunduğu kitap Rifai tarikatının özelliklerinden ve üstünlüğünden bahseder..

     

    El-feyz el-Muhammedi ve'l-Meded el-Ahmedi,

    (Matbaatü’l-Cevâib), 207 s, Konstantiniyye, 1298 H: 1881 yılında İstanbul’da Yusuf en-Nebehani’nin gözetiminde basılan ve Ebü’l-Huda’ya ait olan bu eser bir şiir ve kaside kitabıdır.

    Tarikii’s-Savab fisalat ala’n-Nebi,

    72 s, İstanbul 1302 H: Bu eser, İstanbul’da 1884 yılında basılmış ama anladığımız kadarıyla 1881 ’de yazılmıştır. Ehl-i beyti öne çıkarmaya gayret eden Ebü’l-Huda bu eserinde namazın fazilet ve güzelliklerinden bahseder.

     

    Sabahe ’l-Münîr,

     32 s, Mısır 1300 H: 1883 yılında Mısır’da basılan bu eseri daha önceden belirtildiği gibi Haşan Hüsnü Toyrani tarafından bastırılmıştı. Bu eserin konusu Ahmet Rifai’nin yaptığı evrad ve dualardan oluşmaktadır.

     

    El-Fecri’l-Münîr,

    (Bulak Matbaası), 94 s, Mısır, 1300 H: Bu eseri ise yine Ahmed Rifai’nin sürekli yaptığı dua ve evradlannı konu edinmiştir. Ayrıca, Ahmed Rifai’nin ayrıntılı - hayatı sunulmuştur.

     

    Kîladetü’l-Cevâhir fi zikre’l-Gavs er-Rifai Etba’ihi’l-Ekâbir,

    487 s, Beyrut 1301 H: Söz konusu eser de Ahmet Rifai’nin hayatı, faziletleri ve menkibelerinden bahseder.

     

    Dava’üş-Şems,

    (Hacı Muharrem Efendi Matbaası), 161 s, İstanbul, 1301 H: 1884 tarihinde İstanbul’da basılan bu eserinde ise İman ve İslam’a dair itikad ve kelam sahasında tartışmalı konulan işlemiştir. Bunlardan bazılan, tevbe, tekfir, imanın artması azalması, Abdülkadir Geylani ve Suyuti’nin Vahdet-i Vücud’a dair görüşleri, Hz. Peygamber, hanımları, evlatları ve halifelere dair bazı konulardır.

     

    Risale fi Hakk-ı Hadis el-Mütevâtir.

    12 s, Beyrut 1301 H: Yine aynı tarihte (1884) Beyrut’ta basılmış bu eserinde hadis metodolojisinden bahseder. Padişahın çocuklarının muallimi olan Fazıl Efendi ismindeki zatın mütevatir hadislere dair sorduğu bir soru üzerinde kaleme aldığı anlaşılmaktadır.

     

    El-înaye er-Rabbaniye fi mülahhas et-Tarika er-Rifaiyye,

    43 s, İstanbul 1301 H: 1883 yılında İstanbul’da basılan bu eser ise yine Rifai tarikatının güzellikleri ve faydalarından bahseder; Bu eser Rifai tarikatının talebeleri için yazılmıştır.

     

    Kalaidü’z-zeberced,

    183 s, Beyrut 1885: Bu eser ise Ahmed Rifai’nin hikmetli sözlerine bir şerhtir. Bu esere ayrı bir şerh de Muallim Naci tarafmdan yazılmıştır, sayfadır.

     

    Kurretü’l-ayn fi Medhi’î-İmam Ebi’l-Alemîn,

    63 s, İstanbul 1302 H: 1885 yılında İstanbul’da basılan bu kitabında Allah dostlarının konumlarından ve üstünlüklerinden bahsettikten sonra, Ahmet Rifai’nin menkibelerinden bahseder.

     

    Ayatü’l-irfan fi Mevlid Seyyid Veled Adnan,

     (Mihran Matbaası), 16 s, İstanbul 1302 H: 1885 yılında İstanbul’da Maarif Nezaretinin ruhsatıyla basılan bu kitap ise Hz. Peygamber hakkında yazılan şiirlerden oluşur. Kitabın giriş kısmında kitabın okunması için bir şart koşmaktadır. Bu ise Hz. Peygameberin ruhuna fatiha ve Halife için dua talebidir.

     

    Kavâ’ide’l-Mer’iyye fi Usul-i Tarikati’r-Rifaiyye,

    40 s, Mısır 1305 H: 1888 yılında Mısır’da basılan bu eseri de Rifai tarikatının yapısı ve öneminden bahseder..

     

    Nuri ’l İttisaf fi Keşfi Zulmeti ’l-Hilaf,

    35 s, Mısır 1306 H: 1889 yılında Mısır’da basılan aynı zamanda Türkçe yazması da mevcut olan bir diğer eser bu isimdedir. Bu eserinde de bazı sevenleri tarafmdan sorulan suallere cevap vermektedir. Bu sualler Peygamberlerin ölmüş olmalarına rağmen hala dünya kelamlarım işitip işitmediği, ölülerin görüp görmediği, tevessül, ölümden sonra peygamber ve Evliyalar için keramet zuhuru, kabir ziyaretleri, teşbih taşımak, Vahdet-i Vücut gibi konulara dair müteferrik bir risaledir. O devrin selefi anlayışına karşı olarak geleneksel düşünceyi yansıtması açısından aynca önemlidir.

     

    Tenvirü’l-ebsâr fi tabakâtis-sâdâti’r-Rifâiyye,

    138 s, Mısır 1306 H: 1889 yılında - Mısır’da basılan bu kitabın başında müellifin şeceresi mevcuttur. Eserde Ahmed Rifai’nin hayatı, menkibeleri, sohbet meclisleri ve tarihsel süreç içerisinde o ana kadar gelmiş Rifai şeyhleri ve halifelerinden (kendi babası ve dedeleri dahil olmak üzere) bahseder.

     

    Zahiretü’l Me’ad fi zikr-i Benî Sayyadi,

    61 s, Mısır 1307 H: 1890 yılında Mısır’da basılmış çok önemli olan bu eserinde Sayyadi sülalesinin kendisine kadar gelen tüm halkalarından, yani dedelerinden ayn ayn bahsetmiştir. Bir nev’i kendisinin ve dedelerinin otobiyografisidir.   

     

    Akdi’n-NâHd fi adâb eş-Şeyh ve’l-Mürid,

    22 s, Mısır 1307 H: 1890 yılında yine Mısır’da basılan bu eserinde ise tasavvufta şeyh ve mürid arasında ilişkinin nasıl olması— gerektiği anlatılmakta olup, tasavvufa dair bir risaledir.

     

    Er-Ravda’l-Bisa fi eşher el-Butunu’lKureyşiyya bi Şam,

    142 s, İskenderiye 1892: Bu eserde müslümanlann daha iyi bilmeleri için Şam’da bulunan Kureyş soyuna, yani Peygamber soyuna ait ailelerden bahsedilir.

    106


  •  

    Taştîr Kasidetü’lBür’e,

    15 s, Basra 1309 H: 1892 yılında basılan bu eserinde, bilindiği üzere İmam Busayri’ye ait olan bu kasideye Ebü’l-Huda “taştîr” diye mevcut şiir satırının altına kendisi de bir satır ekleyerek metne uyumlu olan satırlardan müteşekkil yeni şiirler yazmıştır. Bu metod Türk Edebiyatındaki “terbi’ ve tahmis”  [35]denilen türlere benzemektedir.

     

    en-Nefahâtu’l Muhammediyefî erba’ine’l ehâdisi’l-Ahmediyye, 48 s, Mısır 1313 H: 1896 yılında Mısır’da basılan ve Hz. Peygamber’in kırk hadis-i şeriflerinin havi olduğu bir risaledir.

     

    Kenze ’l-Mutalsem fî Medidi en-Nebi Li veledihi el-gavs er-Rifai A ’zam, 100 s, Mısır 1313 H: 1896 yılında Mısır’da basılan bu eserinde Ahmet Rifai’den başlayıp Rifailerin nesillerinden bahseder.

     

    Şifâu’l-Kulûb bi Kelam en-Nebi el-Mahbub, 68 s, Mısır 1313 H: 1896 yılında basılmış bu eser ise kalblerin huzura ermesi için Hz. Peygamberin hadisleri ve şerhlerinden müteşekkil bir risaledir.

     

    Tıbyan el-Cami’ beyne’l-Hikme ve’l-Beyan, 154 s, Mısır 1897: Bu eser onun şiirlerinden müteşekkildir. Kitabın girişinde Ebü’l-Huda’nm şiir ile ilgili sözleri ilginçtir. Ona göre şiir, “hatipleri kılıcı, sırlar hâzinesi, aklın neticesi, faziletlerin aslı ve fikrilerin zübdesidir.”

     

    Nefahâtu’l-lmdad, 46 s, Beyrut Tarihsiz: Bu eser, büyük dedesi Seyyid Ahmed Sayyad’m bir şiir kitabına “nuniye” denilen tarzda eklediği şiirlerden oluşur.

     

    Ukudu’l-Elmas, 205 s, Mısır 1315 H: 1898 yılında basılan bu eseri kendisine düşmanlık ve hased edenlere bir cevap niteliğinde olup bu tür davranışların dinen zararlarının anlatılır. Aynı zamanda Ebü’l-Huda’nm sevenlerinin de bu ithamlara karşı gönüllerinin feraha kavuşması düşünülmüştür.

     

    et-Tarikati’r-Rifaiyye, ( Matbaatü’s-Saade), 94 s, Mısır 1907: Bu eserde, Rifai tarikatının faziletleriyle beraber “kâmil insan” olmanın yollan anlatılmaktadır.

     

    Riyazat’a-l Asma fî ahkâm ez-Zikr ve’s-Sima, 91 s, Mısır 1903: Bu eserinde yine tasavvuf konusu işlenmektedir. Müridlerinin isteği üzerinde Ahmet Rifai’nin menkibelerini anlatmış ve sonunda Sultan II. Abdülhamid’i medh eden bir şiir eklemiştir.

     

    Rahatü’l-Ervah, 96 s, Mısır 1321 H: 1903 yılında basılan bu eser ise Rifai sülalelerinden ve kendi büyüklerinden bahseder. Bu yıllardan sonra Rifai tarikatına ve hususiyle Ahmet Rifai’nin eserlerine şerh sadedinde 1908 yılında Kahire’de Külliyatü’l- Ahmediye isminde meşhur bîr eser daha yazmıştır.

     

     


  • Burhanu’s-Sadıkfı Tenzihi’l Halik, (Matbaatü’s-Saade’), 20 s, 1326 H: 1908 yılma ait bu eser ise ihvanının isteği üzerinde kaleme alınmıştır. Tevhidin sırlarına dair iki bahis mevcuttur.

     

    Bunlardan başka bazı eserlerinin başında o ana dek yayınlanmış eserlerinin listesinin vermiştir. Bunların sadece isimlerini vermekle yetineceğiz. 1895 yılında basılmış Ebü’l-Huda ait olan en-Nefahatü ’l-Muhammediyye adlı eserinde yukarıda zikredilenler hariç şu eserlerinin dahi ismi yer almaktadır;

    Bağiye evvel-i ifham fi ’l ferikeyni ’l-hal ve ’l-makam

    Divan-ı berâhine ’l-Hikem

    Hazreti Itlak fi mekârimü ’l-ahlak

    Tatbikü ’l Hükmü ’t-Tarikati ’l-âliye ale 7 ahkâm eş-Şer ’iye en-Nebeviye

    Vazife’lArabfiHakikatü’l-Müslim  el Müteeddeb

    Feraid   fi ’l akaid

    Sırati’l  Müstakim fi tefsiri’l Bismillahirrahmanirrahim.

    Hakikatü’l Muhammediye fi şe ’n Seyyidü ’l Beriyye

    Kevkebü’l-Zâhir fi menâkibi ’l-Abdülkadir

    Medar  el-Nebevi fi hükmi’l ahdil Alevi

    Kaladetü ’l-nehr fi şerhi ’l-hizbi ’l-bahr

    Nuhbe  fi ahkâmi en-Neseb

    Seyahate!  Kalem fi’l-Hukm

    Silsileti ’l Necah

    Meşcere ’l Envar fi âli en-Nebi Ethar

    Ukudu’l  cevâhirfi en-Nesebi es-Sayyadi Tâhir

    Silsileti’l  ârifin fı’l-ihbar Seyyidina el-Aktab el-Câmi’l Mehdi Burhaneddin

    Cevârihi ’l-Şafak fi tabakati ’l sâdatü ’l Eşraf

    Esrarü   ’l-vücud el-insaf

    Muhabbetü       ’l-Sâlikin

    Ravza    el-Bisam fi eşher el-yuzn el-Kureşîfi ’ş-Şam

    Furhe’l Ahbâb fi ’l-ahbar el-esbae ’l aktâb ’

    Keşfii’n-Nikab el-eşkal ammaze amme ’l cehil fi kelimetü ’l halhal

    Kalaidetül-Asnecidiye 

    Gunyetü ’s-Sâdıkin fi Tarikatü ’s-Salihin

    Gunyetü’t-Talibin  fi sulûk-i Tarikat-ı Şeyhü’l-Arifin

    Hadikatü’l-Feth fi zikri Şatâhin ve ’ş-Şath

    Seshum   es-Sâib likebd miri âzi Eba Talib

     Ebhatü 'l-câhid fî isbat harik el-avâid

    Tarihü ’l-Hulefa ve en-Nebi Mustafa

    Fethu’r-Rabbani fî menâkib eş-Şeyh Haşan Kaltâni

    Garra  el-Aleviyye fi ’l intişar li Sâdati ’r-Rifaiye

    Nur-i  behli fî ahyar vâlid Seyyidina el-îmam er-Rifai Mevlana es-Seyyid es- Sultan Ali

    Şifaü’s-Sudurfı’l-Ferikeyn          mürettibeti el-Hâfa Mevâli Zuhur

    Tarihü’l-Vahde  li’l-Gavs er-Rifai

    Ta'tir eş-Şamfî ahyar Mevlana es-Seyyid Ali bin Hüzzam

    Behçetü’z-Zaman   fî ma ser halife-i Seyyid Veled Adnan Mevlana es-Sültan el-Gazi Abdülhamid Han Nasarehu'r-rahman

    Adab     el-Müslimin el-mahveze an Seyyid el-Mürselin (s.a.v)

    İltifatü ’l hedaiye fî sinîn-i Nebeviye

    Akaidü ’s-Sadatü ’l-Hanefiye

    Esiretü  ’l-Ahmediye

    Hakkü  ’l-Mübin fî behati ’l Hasidin Ta’tirü ’l-Mehâzır fi ’l ahbar el-aktab el-erbai ’l-ekâbir

    Bürhanu’r-Rahman

    Kilyetü  ’l-Hedâiyye

    Şevard  el-Edep

    Esrâr-ı   esmâü ’l-Hüsna

    Esrâre   ’l-Ervah

    Revâtib   el-Usbu ’iyye

    Kenzü’lMutasım fî medid  en-Nebi (s.a.v) li veledi’l-gavs el-azam er-Rifai

    Eşrefü ’l-yazıh fi tercîhi ’l meşayıh

    Hülasatü’l Beyan fi Hükmi Nev ’i İnsan

    Hasenatü’t-Tevhidfî Sahaifı ’s-Sultan Abdülhamid

    Reddiye

    Hadratü’l Itlakfî Mekârim-i Ahlak

    Füsulü’l-Hikem

    Eşrefîi’l-Vesâil

     

    Bunlar ile birlikte Butrus Abu Manneh’in verdiği üç kitap ismine daha ratlamaktayız. Ancak o bu kitaplan bulamadığım kaydetmiştir [36].

    Mefahim’l-Beyti ’l-Osmani el-âli ve vûcubu ta ’ati ’s-Sultan

    Ta’zimu İmame ’l-müslimin li-nusreti ’d-din

    Ma’na “Hubbu ’l-Vatan mine ’l-iman

     

    Yaklaşık 100 eserini vermeye çalıştığımız Ebü’l-Huda’nm bir bu kadar kitabı daha olduğu söylenmektedir.

    Kitaplarının kronolojik sıralamalarına bakacak olursak ilk telif eserlerinden ölümüne kadar sürekli Rifailik üzerine yazmıştır.

    Bu kategoride özellikle, Rifailiğin Sayyadilik kolu üzerindeki yayınlara ağırlık vermiştir.

     

    Hilafet ve Osmanlı Saltanata bağlılık konularım özellikle işleyen Ebü’l-Huda, aynca, 1880’lerin ortasından itibaren belli aralıklar ile son dönemine kadar kendi soyu ve nesebine karşı ithamlara cevap sadedinde eserler yazmıştır.

     îtikadi, kelami, tasavvufi ve edebi konulara dair de eserlerini gördüğümüz Ebü’l-Huda Sultan Abdülhamid’e yönelik, onu övücü eserler de yazmıştır.



  • [1] Butrus Abu-Manneh, “S. Abdülhamid ve Ş. Ebü’l-Huda es-Sayyadi", s.391.

  • [2] Serbesti, No:77, 20 Kanun-i Sani 1324 (02.02.1909)

  • [3] Abu-Manneh, a.g.m, s.391.

  • [4] Ebü’l-Huda Sayyadi, Zahiretü’l-Me’ad Fi Zikri Sadât-i Benî Sayyad, Mısır 1307, 3. 60.

  • [5] Abu-Manneh, a.g.m, s.391

  • [6] İsmail Kara, Hilafet Risaleleri, İstanbul 2002, s. 15.

  • [7] Aynı yer.

  • [8] Butrus Abu-Manneh, a.g.m, s.392.

  • [9] A.g.m, s.397.

  • [10] Ebü’l-Huda Sayyadi, “Dairreşad...”, Hilafet Risaleleri, (Derleyen: İsmail Kara), İstanbul 2002, s. 168. 

  • [11] A.g.e, s.174-175.

  • [12] A.g.e, s. 175.

  • [13] A.g.e, s. 182.

  • [14] A.g.e, s. 183

  • [15] A.g.e, s. 184.

  • [16] İsmail Kara, a.g.e, s. 19. Burada eserin 1880’lerin sonunda kaleme alınmış olabileceği ihtimali üzerinde durulmuştur.

  • [17] İsmail Kara, a.g.e, s.21.

  • [18] A.g.e, s.213

  • [19] A.g.e, s.219. 

  • [20] A.g.e, s.222.

  • [21] Aynı yer.

  • [22] A.g.e, s.232.

  • [23] Afin   S.237.

  • [24] Ebü’l-Huda Sayyadi, Ruhu’l-Hikme, Mısır Matbaatu’t-Temeddün 1321, M.Ü. İlahiyat 18131.

  • [25] Eserin Türkçe versiyonu İstanbul Atatürk kitaplığında mevcuttur. Ancak, yazma olan bu eserin yazım tarihi ve mütercimi bilinmemektedir. Bkz. İstanbul Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin 311.

  • [26] Ruhu ’l-Hikme, s. 149. 

  • [27] A.g.e, s.150-151. 

  • [28] A.g.e s. 154.

  • [29] A.g.e s. 156. 

  • [30] A.g.e, s. 162.

  • [31] Ebü’l-Huda Sayyadi, Medeniyet-i îslamiye Risalesi Tercümesi, İstanbul Üniversitesi Merkez K. T.Y. 12518.

  • [32] 1896 yılında basılmış Ebü’l-Huda ait olan en-Nefahatü’l-Muhammediyye adlı eserin başında yazarın toplu eserlerinin başında “El-Medeniyetü’l-lslamiye fi’I-hükmi Şer’iyye” diye yazmaktadır. Dolayısıyle bu tarihten önce basıldığı söylenilebilir. Bkz. Süleymaniye Kütüphanesi, Hasip Efendi 86.

  • [33]  Ebü’l-Huda, Medeniyet-i îslamiye Risalesi, s.l.411 

  • [34] A.g.e, s.2. 

  • [35] Tahir-ül Mevlevi, Edebiyat Lügati, s. 164, İstanbul 1994.

  • [36] Tahir-ül Mevlevi, Edebiyat Lügati, s. 164, İstanbul 1994.


  • Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
    # Makaleler Adı
    Kullanıcı Yorumları

    ! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
    Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

    Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
    Muhammed Ender / 5.1.2014



    Eski Eserler


    Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

    Hesap İşlemleri

    Üye değil misiniz? Üye olun!

    Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...