Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Firavunun Müslümanlığı

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
T. E. Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 1997 Hit : 9469 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı
1 Word by Word Picture Dictionary
2 Winning the Future : A 21st Century Contract with America
3 The Koran Handbook: An Annotated Translation
4 The Jerusalem Tract ( er Risaletül Kudsiyye Tercümesi)
5 Şiir Mecmuası
6 Sufism A Beginners Guide
7 Shariah Law An Introduction
8 Risalei Usuli Tarikat ve Biati Hazreti Mevlana
9 Risalei Mevlevi
10 Reformation of Islamic Thought
11 Nuts and Volts Magazine
12 Müntehabat Mecmuası
13 Muslim Networks from Hajj to Hip Hop
14 Minhacül Fukara
15 Mevlevi Tarikatı Silsilesi
16 Mevlevi Şeyhleri Silsilesi
17 Mevlevi Notaları
18 Mevlevî Âyinleri, Mevlana ve Sultan Divaninin Gazeli
19 Mevlevi Ayinleri Notası
20 Mevlevi Ayinleri Mecmuası (II)
21 Mevlevi Ayinleri Mecmuası
22 Mevlevi Ayinleri
23 Mevlevi Ayin Ve Nota Mecmuası
24 Mevlana Kütüphanesi Defteri
25 Menakibi Sultan Divani
26 Mecmûa
27 Mecmua
28 Kelile ve Dimne (Karataka ve Damanaka)
29 Islamic Political Identity in Turkey
30 Islamic Finance: Law, Economics, and Practice
31 Islam: Religion, History, and Civilization
32 Hodaynamag
33 HelpYourself Reading QURAN
34 Hamparsan Ayini Şerif Notaları I-II
35 Fuel Cell Technology Handbook
36 First Thousand Words in Arabic
37 eş Şiatul İsnaaşeriyye ve Tahriful Kuran / الشيعة الإثنى عشرية وتحريف القرآن
38 English for Academic Purposes
39 el Mucem el Vasit / المعجم الوسيط
40 el islam ve el ilm (İslam ve İlim Afgani ve Renanın Münazaraları) / الإسلام والعلم مناظرة رينان والأفغاني
41 el Hulel el Mevşiyye - el Hulel el Mevşiyye fi Zikri el Ahbari el Merrakuşiyye / الحلل الموشية في ذكر الاخبار المراكشية
42 East of the Jordan (Ürdün'ün Doğusu)
43 Conversational Arabic in 7 Days
44 Bebek Bakımı
45 Ayinnamag
46 Around The World In 80 Days ( 80 Günde Devri Alem)
47 Al-Mawrid: A Modern Arabic-English Dictionary / Al Mawrid
48 Al Mutarjim Al Kafi
49 A Vocabulary: Persian, Arabic and English
50 Pocket Drug Reference 2008

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı
1 Word by Word Picture Dictionary
2 Winning the Future : A 21st Century Contract with America
3 The Koran Handbook: An Annotated Translation
4 The Jerusalem Tract ( er Risaletül Kudsiyye Tercümesi)
5 Sufism A Beginners Guide
6 Shariah Law An Introduction
7 Reformation of Islamic Thought
8 Nuts and Volts Magazine
9 Muslim Networks from Hajj to Hip Hop
10 Islamic Political Identity in Turkey
11 Islamic Finance: Law, Economics, and Practice
12 Islam: Religion, History, and Civilization
13 HelpYourself Reading QURAN
14 Fuel Cell Technology Handbook
15 First Thousand Words in Arabic
16 English for Academic Purposes
17 East of the Jordan (Ürdün'ün Doğusu)
18 Conversational Arabic in 7 Days
19 Bebek Bakımı
20 Around The World In 80 Days ( 80 Günde Devri Alem)
21 Al-Mawrid: A Modern Arabic-English Dictionary / Al Mawrid
22 Al Mutarjim Al Kafi
23 A Vocabulary: Persian, Arabic and English
24 Pocket Drug Reference 2008

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Zaman Yolculuğu ile İlgili Problemler Üzerine Muhakeme Soruları Testi / TIME TRAVEL and Newly related problems
2 Yezidilik Ve Yezidiler
3 Velikovskye Göre Musa ve Firavunun Gerçek Hikayesi
4 Vaiz Ahmet Tomorun Firavunun İmanının Kabul Edilmemesiyle Alakalı Vaazı VİDEO İZLE
5 Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Hakimiyeti
6 Serçemeli Hattat Hacı Mustafa Necatiddin (K.S.)
7 Sabah Ezanı Okunurken Yemek İçmek Caiz Değildir / الشرب أثناء أذان الفجر
8 Prof.Dr. Ahmed Akgündüz Hocamızla Söyleşi
9 Osmanlıda Matbaa Niçin Gelişmedi?
10 Osmanlı Devleti ve Matbaa
11 Organ Naklinin Hükmü Konusunda Resmi kuruluş ve Dini Merkezlerin Yayınları
12 Müminler Allaha Tevekkül Etsin / وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
13 Mevlevi Musikisi
14 Mevlana Celaleddin Rumi
15 Matbaa Osmanlıya neden geç geldi?..
16 Matbaa Neden Osmanlı Devletine Avrupadan 272 Yıl Sonra Gelebilmiştir?
17 Malik Aksel İle Mülakat
18 Kürtaj (Çocuk Aldırma) ve Kürtajın Dînî Hükmü
19 Kızıldeniz Selamet ve Felaket Deryası
20 Kavli Leyyin
21 Kameri Ayın Tesbitinde Hilalin Görülmesi / دخول الشهرالقمري بين رؤية الهلال والحساب الفلكي
22 Kabul Edilmeyen İman Firavun İmanı
23 İlk Matbaa ve İbrahim Müteferrika
24 İlk Kuran Tefsiri Olarak Hz Ali nin Mushafı
25 İki Dua Klasiği Yeniden Yayınlandı
26 İbrahim Müteferrikanın Matbaasında Basılan Eserler
27 İbn Hacer el Heyteminin İslamda Helaller ve Haramlar adlı Eserinde Firavunun İmanı Meselesi
28 Hz. Musanın Kızıldenizi Geçişinin Sırrı
29 Hulefa i Raşidin Dönemi Bibliyografyası
30 Hilal Gözlemlerinde Birliğin Sağlanması / توحيد رؤية الهلال
31 Hesaplama Yöntemi ve Kesinliği İle İlgili Mulahazalar / الحساب الفلكي بين القطعية والاضطراب
32 Hazreti Musa Firavunun Sarayında
33 Göktürk Tarihinin Meseleleri Kültigin mi ? Költigin mi ?
34 Firavunun Müslümanlığı
35 Firavunun İmanı...
36 Farabiye Göre Peygamberlik / النبوة عند الفارابي
37 Fahruddin er Raziye Göre Firavunun İmanı Neden Kabul Olunmadı
38 Eşariyye Mezhebi Literatürü
39 Eski Eserler Deneme
40 Eleştiri Yorum 1988 nolu Makalenin Eleştirisidir
41 Early Ottoman Printing the Müteferrika Press
42 Dr. Emel Esin ve Eserleri
43 Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları Bibliyografyası (1924-2009)
44 Çocuk Düşürme ( Kürtaj )
45 Cevşen Sahih Değildir
46 Büyük Türk Bestekarı Dede Efendi II
47 Büyük Türk Bestekarı Dede Efendi I
48 Bir Oryantalistin Hayatı Ignaz Goldziher
49 Bir Medeni Kanun Olarak Mecelle
50 Bir Macar Türkoloğu Dr. Ignaz Kunoş ve Dilimiz ve Halk Edebiyatımız Üzerine Çalışmaları
51 Bir Dost Elinden M. Akifin Son Günleri
52 Benim Babam Kafatasçı Değildi
53 Bediüzzaman ve Abdurrahim Zapsu
54 Bediüzzaman Said Nursinin Cevşen İle İlgili Görüşleri
55 Azerbaycanın Güzellikler Şairi Aşık Elesger
56 Asiye Validemizin Şehid Edilmesi
57 Ahilik Dergahları Ve İcra Ettikleri Fonksiyonlar
58 Ahi Evrenin Tercemei Hali / ترجمة حال اخي اورن
59 Ahi - Osmanlı İlişkisi / علاقات جماعة أخي مع العثمانيين
60 3000 Yıllık Firavunun Cesedi VİDEO İZLE
61 Muhayyelatı Aziz Efendi

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
click open what makes husbands cheat
free abortion pill dilatation & curettage pro life abortion
treatment of aids history of aids aids pictures
bystolic copay savings card bystolic manufacturer coupon
doxycycline doxycycline doxycycline
progesterone progesterone progesterone
gabapentin and alcohol addiction gabapentin and alcohol addiction gabapentin and alcohol addiction
bystolic generic name what is the generic for bystolic

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar
Yayınlandığı Tarih
Yayınlandığı Dergi Eski Eserler Dergisi 1. Sayı
Sanal Dergi
Makalenin Linki http://www.koniks.com/topic.asp?TOPIC_ID=1613

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Firavunun Müslümanlığı

Bu mevzuyla ilgilenmem şöyle cerayan etti: Yıllar yılı sağda solda, kitaplarda firavunu kötü olarak anılmış duyuyor, okuyordum. Hatta bu iş öyle bir dereceye gelmişti ki, firavun müslüman mı? gibi bir soru dahi aklıma gelmiyordu. İnsanların tamamına yakını da bu düşüncededirler.

Elime önce Katip Çelebi’nin “Mizanü’l Hakk fi ihtiyari’l ahakk” kitabı geçmişti. İlk defa orada firavunun imanı meselesini gördüm. Lakin o zamanlar bu konuyu araştırma düşüncem olmadı. Belki altı ay kadar sonra Heytemi’nin “Büyük Günahlar” isimli kitabını okurken dikkatimi çeken bir şey oldu: Firavunun imanının kabul edilmediğini söylüyordu; hem de bayağı bir uzunca olarak. Deliller de ortaya koyuyordu. Ancak beni çok şaşırtan şeyler vardı: Şöyle ki, ortaya koyduğu deliller çok zorlamalıydı, bir kısmı saçmaydı. Bu hal beni kuşkulandırdı, karar verdim bu konuyu incelemeye.

 

Özellikle İbn Arabi’nin, firavunun iman etmesinin kabul olduğu şeklinde bir düşüncesi olduğunu öğrendim. Hem İbn Arabi’nin görüşlerini öğrenmek, hem de Mümin 85. ayetin izahını öğrenmek istiyordum. Ve İbn Arabi’nin yazdığı Fusus-i Hikem’i (Hikmetlerin özü) okudum. Orada hem bu ayetin izahı, hem de değişik hususlar gördüm. Lakin fazla izah yoktu. Bu konuyla ilgili olarak tefsirlere baktım. Ve firavunun imanının kabul edilmediğini söylüyorlardı. Baktığım tefsirlerde de çok zayıflıklar gördüm. Birisi de Razi’nin tefsiriydi. Zira o, kader hususundaki tartışmalarda ve çoğu meselede çok güçlü bir tartışmacıydı. Ancak bu hususta aciz durumlara düşüyordu. Sonra Kur’an’daki firavunla ilgili ayetleri inceledim. Ve karar verdim ki: Firavun müslümandır ve cennete girecektir. Bu hususta delillerimi ortaya koyacağım.


Kitap: Mizanü’l Hakk fi ihtiyari’l ahakk (En doğruyu seçmek için Hak terazisi)
Yazar: Katip Çelebi

--- Sayfa 53: (Firavunun İmanı Üzerinedir)
Firavun sözü Mısır memleketi hükümdarlarına verilen lakaptır. Eskiden her Mısır padişahına Firavun derlerdi. Hz. Musa zamanında olan ve İslam tarihçilerinin Velid dedikleri zalime “Musa’nın Firavunu“ adı verilmekle ötekilerden ayrılır.

Firavunlardan üçü, bir söylentiye göre yedisi, zalim ve cebbar olup bunların büyüğü ve sonuncusu Musa’nın Firavunu idi.

Hikayesi siyer kitaplarında ve tarihte yazılı olup, herkesçe bilinmektedir. İsrailoğullarına zulüm ve işkence üzere olduğundan Yahudiler arasında da kötülükle ün salmıştı. İslam Milletlerinde de yine Tanrı’lık davası ve ceberut ile meşhur olan bir kimseyi Allah’a isyan, büyüklenme ve fesadı yüzünden kötülemek gerektiğinde “Firavun gibidir” demek darb-ı mesel olmuştur.

Firavun bütün tefsirlerde ve tarihlerde kafir ve yoldan azmış olarak yazılmış olup, halkta onu böyle tanımıştı.

 İbn Arabi kendi keşfi ve vicdanı üzere “Fusus” adlı kitabında Fass-ı Musa’da, Firavunun imanını ve kurtuluşunu yazıp iddiasına Kur’an-ı Kerim’den “İsrailoğullarına askerleriyle birlikte zulüm ederek ve saldırarak arkalarına düştü. Nihayet su onu boğmaya başlayınca şöyle dedi: “İnandım, hakikat İsrailoğullarının iman ettiğinden başka Tanrı yokmuş, ben de müslümanlardanım” (Yunus 90) ayeti Firavunun imanına açık ve kesin bir delildir.

Ve boğulma hali, can çekişme hali gibi değildir ki ye’s imanı ola. (Ye’s imanı: Hayattan umudunu kesen kimselerin Allah’a getirdikleri iman, gönül rızasıyla değil, fakat ölümle dirim arasında kalan kimselerin canlarını kurtarmak için kabul ettikleri iman) Sonra “Şimdi mi iman ediyorsun? Halbuki sen bundan önce ömrün boyunca isyan etmiş, daima fesatçılardan olmuştun” (Yunus 91) ayeti imanı o zamana değin geciktirdiğine bir nevi azardır, kabul etmediğine delalet etmez.

 

“O kıyamet günü kavminin önüne düşücektir. Artık o bunları - suya götürür gibi - ateşe götürmüştür. Vardıkları o yer ne kötü bir yerdir.” (Hud 98) ayeti imansızlığını gerektirmez. “Biz bugün seni - cansız bir gövde olarak - karada yüksek bir yere atıp bırakacağız ki geleceklere bir ibret olasın. Bununla beraber insanlardan birçoğu bizim ayetlerimizden cidden gafildir“ (Yunus 92) ayeti onun kurtulduğunu bidiren ayettir. “Bugün bununla biz seni kurtarıyoruz sahile çıkarmakla, ruhunu da ahirette kurtarırız. Ta ki senden sonra gelecek kavme, sen benim kudretime büyük bir tanık olasın ve hiç kimse rahmetimden ümidini kesmesin“ diye sözü buraya getirdikten sonra “Halkın kendilerinde yerleşmiş olan isyanlarından dolayı bu iş Allah’a kaldı, bunda dayanacak bir kesin hüküm, bir nass yoktur” demiştir.

 

Fusus şarihi der ki: Şeyh, Muhammed’in kamil ve mükemmil varisidir. Kamil olan varisler ayetleri işin gerçeğine vardıktan sonra delil olarak kullanırlar. Nazar ve istidlal erbabı ise nasslar ve delillerle bilgi elde ederler. Ve iddialarına göre nasslar getiriler. İşte ayetleri öne sürmek ve istidlal tek şey olmadığından kamil varisi mücahid ve istidlalci zannederler. Bundan dolayı şarihlerin Şeyh memur ve mazurdur diye açıklayıp, kimi bilginler de burası bir gizli oyundur ve bunu buraya bir Yahudi sokmuştur diye iftira ettiler. Kısası halk bu konuda Şeyh’i kınamak ve ona sataşmak yoluna düşüp karınca ve arı gibi başına üşüştüler. Lakin Şeyh’in dediği gibi kesip atacak ve bir şüphe bırakmayacak bir dayanak bulamadılar. Ancak milletlerin arasında Firavunun meşhur olan kötülüğüne ve Allah’a isyanına dayanarak yazıp çizdiler.

Şeyh Fusus’ta kendi keşfinin gerektirdiğini yazdı. Nazar ve istidlal yolunun hakikat arayıcılarından Celalüddin Devvani bu konuda başlı başına bir risale yazıp usul kaidelerine göre nasslardan istidlal ile Şeyh’in iddiasını ispat eyledi.

Kimi red, kimi kabul edip bu zamana değin sürünüp geldi. Bu tartışmanın sonucu budur ki: Bunun gibi davalarda nazar yolu ile, Tasfiye yolu arası önce ayırd edilmek gerektir. Nazar yolu akıl ve nakil delilleriyle istidlale dayanır. Tasfiye yolu riyazat ve süluk ile keşf ve şuhuda dayanır. İkisinin de başka ıstılahları vardır. Tartışmanın aslı bu yollardan birinin kaidesi ve ıstılahı üzerine kurulup, sual ve cevapta, öteki yolun kaidesi ve ıstılahı tarafına bakmamak ve iltifat olunmamak gerek. Ta ki, meseleleri birbirine karıştırmak ve delilleri karmakarışık etmek lazım gelmesin. Bütün bunun benzerleri tartışmalarda kavganın ve çekişmenin başlangıcı ve dedikodunun kaynağı bu maddedir. Nazar ve istidlal sahipleri, kendi kanunları üzere Tasfiye yolunu tutanlara karışıp, sataşırlar. Onların yolu ise nazar ve istidlal yolu değildir. Keşf ve vicdana dayanır. Ve ıstılahları İşrak felsefesinden alınma başka bir ıstılahtır. Keşf ve vicdan şeriatça delil olup nazar ve istidlal yolunda bir dava ispat eylemezse de kendilerine hüccet olur. Ermişlerin keşf ve ilhamının kendilerine hüccet olması nazar yolunda bile kabul ve teslim edilmiştir, onun gereği ile amel ederler. İmdi, tasfiye yolunun kaidelerine göre ileri sürülen delil ve davaya nazar yolunun kaidesiyle karşı çıkılmaz. Çıkılırsa yine o yolun kaide ve ıstılahlarıyla çıkılmak gerektir. Bu konuda karşı çıkanlar, hep nazar ve istidlal yoluyla itiraz ederler. Onun için yeri yoktur ve kulak asılmaz. Bununla birlikte bu maddede nasslar Şeyh’in davasını ispat eder.

Nitekim Molla Celal Devvani nazar yoluna göre istidlal eylemiştir. Bu basamaklar bilindikten sonra, bir kimse bu konuda kavga ederse ahmak değil midir? Güya ki, Hak Teala Hazretlerinin rahmetini onun kullarından esirger ve onu önler.

Firavunun imanından ona ne zarar ve küfründen ne yarar gelir? Hele Yahudiler bu davayı etseler, öç almak için bir sebebi vardır. Çünkü onların babaları ve ataları Firavundan çok çekmişlerdir. Ama başka milletlerin onlara uymasının sebebi nedir? İmdi ilim elde etmek isteyen öğrencilerin kabiliyetli olanlarına yeğreği budur ki, bu konuda Firavuna mümin demezlerse de diyenlere, hele Hz. Şeyhe sataşmasınlar, ve orta yoldan çıkmasınlar.

*** Kitap: İslamda Helaller ve Haramlar: Büyük Günahlar
Yazar: İbn Hacer el - Heytemi

Bu tenbihlerden birisi de son nefeste iman meselesidir.

Sonuna kadar küfür halinde yaşadıktan sonra, can boğaza gelip gargaraya başladığı, hayattan tamamiyle ümidini kesip ahiret alametleri kendisine açılmaya başladığı vakit, artık iman etmesi kendisine bir fayda sağlamaz.

 Nitekim Allah “Ama bizim baskınımızı görüpte öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu Allah’ın kulları hakkında öteden beri yürürlükte olan yasasıdır. İşte inkarcılar o zaman hüsranda kaldılar” (Mümin 85) buyurulmuş ve bundan yalnız Yunus kavmi istisna edilmiştir.

Nitekim Allah “İşte Yunus’un milleti, inandığı zaman dünya hayatında rezilliği gerektiren azabı onlardan kaldırdık ve onları bir süre daha bu dünyada geçindirdik” (Yunus 98) buyurmuştur.

 

Buradaki istisna muttasıldır. Onlar peşin ve dünya azabını gördükten sonra iman etmiş ve imanları makbul olmuştur. (Makbul: Kabul edilmiş, alınmış, beğenilen, hoş karşılanan, geçer) Müfessirlerden bazılarının görüşü böyledir. Bu da özel olarak peygamberlerinin hürmetine onlara yapılmış istisnai bir muameledir.

Nitekim Kurtubi’nin sahihtir diye rivayet ettiği bir hadiste anlattığı gibi, Resul-i Ekrem efendimize hürmeten Allah onun anne ve babasını dirilterek peygamberimiz onlara imanı telkin etmiş sonra da ölmüşlerdir. Bunu Şam hafızı İbn Nasırüddin ve başkaları da rivayet etmişlerdir. Bunlar, özel ve istisnai işlemlerdir. Bunlar üzerine kıyas yapılamaz. Gerçi Resulullah’ın anne ve babası hakkındaki bu rivayete itirazlar yapılmış fetvalarla reddedilmiştir. Fakat Kurtubi ve İbn Dıhye bu görüşü savunmuş ve Resulullah’ın üstün fazileti karşısında Allah’ın kendisine bu ikramda bulunduğunu söylemişlerdir. Aslında onların diriltilmesi ne aklen ve ne de naklen mümteni değildir.

 

Nitekim İsrailoğullarında öldürülen bir adamı Allah diriltti ve kendisini öldüreni haber verdi. Ayrıca İsa da, Allah’ın izniyle ölüleri diriltmiştir. Resulullah’da da bu hallerin görüldüğü rivayet edildiğine göre buna bir mani yoktur. Ali’nin namaz kılması için güneş battıktan sonra geri döndüğü sahih olarak rivayet edilmektedir. Güneş battığı halde geri dönmüş ve Hz. Ali de ikindi namazını kılmıştır. Battıktan sonra güneşi geri çeviren Allah, Resulullah’ın da anne ve babasını diriltmeye kadirdir.

 

Bazı müfessirlerin “Sen cehennemliklerden sorumlu tutulmayacaksın” (Bakara 119) ayetinin Resulullah’ın anne ve babası hakkında nazil olduğunu söylemeleri de önemli değildir. Çünkü bu ayetin nüzul sebebine dair kesin bir rivayet yoktur. Bu ayetin Resulullah’ın anne ve babası hakkında nazil olduğunu bir an kabul etsek bile, maksat “Senin yardımın ve kerametin olmasa cehennemliklerden olurlardı” demek olur.

Müslim’in, Enes’den rivayetinde; Resulullah’ın, babasının nerede olduğunu soran bir adama “Cehennemdedir”, dedikten sonra dönüp giden adamı çağırtarak “Benim babamda, senin babanda cehennemdedir” (Müslim) rivayetine gelince bu, ya bu durum meydana gelmeden önce vuku bulmuş veya soruyu soran bedevi için böyle konuşmuştur. Çünkü bedeviye “Baban cehennemdedir” dediği vakit, bedevi üzülerek dönüp gitmiştir. Onu tatmin ve irşad için böyle buyurmuş olması muhtemeldir. Kendilerine güvenilen alim ve müçtehidler “Ama bizim baskınımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi” (Mümin 85) ayetine dayanarak Firavunun küfründe ittifak etmişlerdir.

 

Tirmizi de, Yunus suresi tefsirinde bu hadisi iki yoldan rivayet ettikten sonra yollardan birisi için “hasen”, diğeri için “hasen, sahih ve gariptir” demiştir. İbn Adiy ve Taberani’nin rivayetlerinde Resulullah “Allahu Teala Zekeriyya aleyhisselam’ın oğlu Yahya aleyhisselam’ı, annesinin rahminde mümin, Firavunu da annesinin karnında kafir olarak yaratmıştır” buyurmuştur.

 

Allah’ın Yunus suresinde Firavundan hikaye yoluyla “Firavun boğulacağı anda, “İsrailoğullarının inandığından başka Tanrı olmadığına inandım, artık ben O’na teslim olanlardanım dedi.” (Yunus 90) Buyruğuna gelince, bu imanın Firavuna fayda vermediği, bu ayetten sonra gelen “Ona, şimdi mi inandın? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin dendi” ayetiyle açıklanmıştır.

 

Ayetteki (Burada ayetin Arapça okunuşundan bir örnek veriliyor) üstün okursak iki, esre okursak üç defa imanı tekrarlamış olduğu halde, bu iman kendisine fayda vermemiştir. Çünkü onun imanı kendisine ve kavmine peşin azabın geldiği ve artık suda boğulmaktan kurtuluş çaresi kalmadığını anladığı anda olmuştur. İşte bu gibi anlarda yapılan imanın faydası olmaz. Aynı zamanda Firavunun bu imanı taklitten başka bir şey değildir. Çünkü o İsrailoğullarını taklit ederek “Onların iman ettiğine ben de iman ettim” demiştir. Firavun bu ilahın varlığını İsrailoğullarından duymuş ve onlara uyarak “inandım” demiş oluyor. Bu ise sırf taklittir. Halbuki kendisi alemin yaratıcısını münkir bir dehri idi. Böyle pis bir dehrilik küfrü, bir taklit ile zail olmaz. Kesin delile sahip olmaya muhtaçtır. Böyle bir taklidin yeterliliğini kabul etsek bile onun inandığı dayanakları inkar edip atması şarttır. Firavun daha önceki inançlarının batıl olduğunu, hatta kendi uluhiyet iddiasının sahteliğini ortaya koymamıştır. ”İsrailoğullarının iman ettiğine iman ettim” demekle kesin olarak nereye inandığını ifade etmemiştir. Bunun için “Kendisinden başka ilah olmayana iman etim” demenin yeterli olmadığında ulema ittifak halindedir. Çünkü, belki o kendini ve taptığı ilahı kasdetmiştir.

 

Bütün bunlara rağmen bu imanın sahih olduğunu kabul etsek bile, mümin olmak için yalnız Allah’a imanın yeterli olmayıp O’nun gönderdiği peygamberini de tasdik etmenin gerekli olduğu meydandadır.

Firavunun pürüzsüz olarak Allah’a inandığını kabul etsek bile, Musa’ya iman etmediği için, mümin olamayacağı açıktır. Bir kafir bin kere “Eşhedü enla ilahe illallah” dese “Eşhedü enne Muhammedürresulullah” demedikten sonra iman etmiş olmaz.

Şayet Firavunun sahirleri de Musa’ya inandıklarından hiç bahsetmeyerek yalnız “Allah’a inandık” demekle mümin sayıldılar, bu nasıl oldu? dersen; Deriz ki, bu iddia yanlıştır. Çünkü onlar “Alemlerin Rabbi ve Musa ve Harun’un Rabbine inandık” (Araf 121) dediler. Firavun böyle değil; ne açıktan, ne de işaret yoluyla Musa’ya inandığına dair bir emare mevcut değildir. Halbuki sihirbazlar ”Musa ve Harun’un Rabbine” demekle onları tanımış oldular. Firavun ise yalnız “İsrailoğullarının inandığına inandım” dedi ve Musa’yı anmadı.

Şayet Hanefi imamlarından Kaadı Abdussamed tefsirinde “Sofiye’ye göre ahiret alametleri açılıp, azap görüldüğü anda bile kafirin tövbesi makbuldür” demiştir.

Bu zat hicri 5’inci asırda (Hicri 430) yaşadığına göre bu görüşün çok eski olduğu anlaşılmaktadır. Zehebi, “Mutekaddimin ile mutaahhirini ayıran hudud hicri üçyüz tarihidir” demiştir. Sofilerin görüşü bu olunca Firavunun küfründe ittifak olduğu nasıl söylenebilir? Denirse; deriz ki: Böyle güvenilir içtihad erbabı sofiyenin muhalefetiyle icma’ın mun’akid olamayacağını kabul etsek bile bu iddia bizim aleyhimizde delil olmaz ve “firavunun küfründe ittifak vardır” sözümüzü bozamaz. Çünkü biz firavunun küfrüne hükmederken yalnız yeis halinde iman etmiştir, bu iman makbul değildir ve bunun için kafirdir, demedik. Onun küfrünü gerektiren daha başka sebepler vardır. Çünkü o doğrudan “Allah’a inandım“ demedi. “İsrailoğullarının inandıklarına inandım” dedi. Allah’a inandığını kabul etsek bile, Musa’ya inanmamıştı. Musa’ya inandığına dair en küçük bir emare mevcut değildir.

 

Sofilerden gelen bu rivayet doğru olsa bile, bizim iddiamızı bozacak mahiyette değildir. Şayet büyük imam Muhyiddin-i Arabi “Futuhat-ı Mekkiye’sinde ”zaruret halinde iman sahihtir ve firavunda mümindir” demiştir, buna ne dersin?
Önce Muhyiddin-i Arabi’nin sözünü olduğu gibi ele alalım. Koca imam diyor ki: “Firavun ile ümitleri arasına dalgalar girip, boğulacağını anlayınca, zillet ve ihtiyaç karşısında iç duygusu ile Allah’a sığındı ve sahirlerin şüphe ve kuşkuyu kaldırmak için “Alemlerin Rabbine ve Musa ile Harun’un Rabbine iman ettik” dedikleri gibi işgali kaldırmak için de firavun: “İsrailoğullarının inandığından başka Tanrı olmadığına inandım ve ben müslümanlardanım” Allah Teala itab ve kınama yoluyla “Daha önce bildiğini şimdi mi açıkladın? Halbuki daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin” buyurması da ona bir itabdır.

Daha sonra Allah firavuna “Bugün sadece senin cesedini koruyacağız” buyurmakla ölümünden önce kendisini kurtaracağını ona müjdelemiş ve hikmetini de “Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için“ ayetiyle açıklamıştır. Yani bu, kurtuluş alameti olsun için. Zira azap, zahir cesedine taalluk eden garktır. Bedenini çıkarmakla seni azaptan kurtardığımı onlara göstermiş olurum. Ve böylece ilk olarak suya garkolmak bir azap ise de orada boğulup ölmek bir şehadettir.

 

Bütün bunları bildirmesi, ilahi rahmetten kimsenin ümit kesmemesi içindir. “Doğrusu kafirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez” (Yusuf 87) itibar sonucadır. Fakat Allah’ın “Ama bizim baskımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi” ayeti, fayda sağlayanın bizzat Allah olduğunda açık ve kesin bir delildir. Allah’tan başka hiçbir şey fayda vermez. ”Allah’ın gelip geçmişlere uyguladığı kanunu budur” (Mümin 85) Yani yeis halinde imanlarıdır. Firavunun o anda öldürülmesi de, bir daha küfür haline dönmemesi içindir.

 

Allah’ın “(Firavun) onları (milletini) cehenneme götürür” (Hud 98) buyurduğuna gelince, burada firavunun kavmiyle beraber cehenneme gireceğine dair bir sarahat yoktur. Belki firavunun adamları hakkında “Firavunun adamlarını azabın en ağırına sokun” (Mümin 46) buyurulmuş ve ”Firavunu cehenneme atın“ denmemiştir. Öyle zor halde iman edenin imanını kabul etmemekten Allah daha merhametlidir. Allah darda kalıp kapısını çalanı geri çevirmez. Firavunun o andaki durumundan daha sıkıntılı anı olamaz. Nitekim Allah “Yoksa darda kalana, kendisine yakardığı zaman karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren mi? Allah’ın yanında bir Tanrı mı?“ (Neml 62) buyurmuş, darda olanın çağrısına hemen karşılık vereceğini ve onu içine düştüğü sıkıntıdan kurtaracağını bildirmiştir. Firavuna yapacağı en büyük azap, onu suda boğmaktı, onu da yaptı.”


İşte Muhyiddin-i Arabi’nin sözünün özü budur. Şayet Muhyiddin-i Arabi’nin bu sözü makbul müdür, değil midir? Değilse delil nedir? Diye soracak olursan; cevabında deriz ki: Bu sözü söyleyenin büyüklüğünü kabul etmekle beraber, görüşünü kabul etmemiz mümkün değildir. Nihayet o da hata yapabilen bir insandır. Günahlardan korunma ancak peygamberlere mahsustur. Nitekim İmamı Malik, Resulullah’ın mezarını göstererek “Bu mezarda yatandan başka herkes hata edebilir; sözlerinde makbul olanı olduğu gibi, makbul olmayanı da olabilir” demiştir. Bu görüşte koca imamın bir hatası olabilir.

Bununla beraber yine onun başka eserlerinde Firavun, Haman ve Karun’un cehennemde olduklarına dair açıklamaları vardır. Bu koca imamın eserlerinde birbirine uymayan görüşleriyle karşılaştığımız vakit zahiri delile uyanı alır, uymayanı atarız. Halbuki “Ama bizim baskımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi” ayetiyle, Tirmizi’nin sahih olarak rivayet ettiği, yukarda geçen hadisi şerif; yeis halindeki imanın makbul olmadığını kesinlikle ortaya koymaktadır. Artık ayete te’vil yolunu tutup “Onlara imanları fayda vermedi, fayda veren Allah’tır“ demeye bir sebep yoktur.

 

Bu açık nasslar karşısında böyle te’vile iltifat edilmez. Aynı zamanda bu te’vili iptal eden delillerden birisi de Kur’an ve sünnet ıstılahlarında eşyanın sebeplerine muzaf (katılmış, bağlı) kılınmasıdır. Artık “İmanları onlara fayda vermez” dendiği vakit, “İman fayda vermez de, Allah fayda verir” diye bir mana anlaşılmaz. Bunun şer’i manası, onların imanları makbul değildir, demektir. Eğer Allah o anda onlara fayda verecek olsaydı, hemen suda boğulma azabından onları kurtarırdı, halbuki kurtarmamıştır.

Allah’ın “İnkarcılar o zaman hüsranda kaldılar” (Mümin 85) ayeti “Ama bizim baskımızı görüp de inanmaları kendilerine fayda vermedi” ayetinden muradın, onların böyle bir anda iman etmiş olmaları ile küfür halinde kalmış olduklarının bir delilidir. Aynı zamanda bütün sahabe ve Tabiin ve onlardan sonra gelen imamlar, bu ayetleri hep bu şekilde, sahih hadise uygun olarak tefsir etmiş ve hiçbiri Muhyiddin-i Arabi’nin fikrini ileri sürmemiş ve bu konuda ittifak etmişlerdir.

 

Yeis halinde yapılan iman sahih olmayınca Firavunun da imanının sahih olmadığı anlaşılmış olur. Bütün bunlara rağmen, yeis halindeki imanın sahih olduğunu kabul etsek bile yukarda anlattığımız gibi Firavunun Musa’ya inanmadığı için yine imanı sahih değildir.

Sahirler ise Musa’ya da inanmışlardı. Kur’an-ı Kerim’de anlatıldığı şekliyle sahirlerin imanı ile Firavunun imanını ifade eden ayetler üzerinde düşünenler, bunları karşılaştırmakla aralarındaki farkı kolaylıkla bulurlar.

İmamın “Onun içinden duyduğu zillet ve ihtiyaca yöneldi” demesi de şayanı hayrettir. Çünkü onu içinden kuşkulandıran sıkıntı ne idi? O Allah’ın rububiyetini inkar, kendisini mutlak bir ilah ve büyük bir Rab olduğuna inanıyor ve böylece Musa’yı yalanlayarak ona eziyet edip duruyordu. Bunun tutumu Resul-i Ekrem’in de “Ümmetimin firavunudur” buyurduğu Ebu Cehil’in tutumu gibidir. Kabul edelim ki içinde bu kuşku ve ızdırap vardı, inanmadıktan sonra bu kuşku neye yarar? Ona “Şimdi mi inandın? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin” ayetini itaba hamletmek de cidden uzak bir ihtimaldir. Zira büyük imamın dediği gibi, Firavunun yeis halindeki bu imanı sahih ve makbul olsaydı, bu ayet yerine fazl makamına yaraşan “İşte şimdi seni kabul ediyoruz ve sana ikramda bulunuyoruz” buyurulacaktı ki ancak imanın sahih olduğunun, Hakk’ın rızasını müstelzim (gerektiren) bulunduğunun delili olabilirdi. Onun imanını kabul edip, ondan razı olduktan sonra artık, ”Şimdi mi inandın? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin” diye kendisine hitap etmesi uygun düşmezdi. Birazcık muhakeme yeteneği olan kimse, bu hitabın razı olunan kimseye değil, gazaplanılan kimseye olduğunda tereddüt etmez.

Özel olarak “Sen bozgunculuk etmiştin” ilavesi de bu iddiayı çürütür. Çünkü imanı sayesinde bütün geçmiş günahları yok olur. Firavunun imanı kabul olsaydı bu tür kınamalara lüzum kalmazdı. Bütün bu hitabeler Allah’ın ona gazaplı olduğunu göstermekte ve onun o çirkin ve iğrenç davranışları sebebiyledir ki, son nefese kadar imanına engel olmakta ve sonunda da Musa’ya iman etmemekte ve bu suretle faydasız da olsa tam manasıyla iman etmemekte; ona engel olan, bu halleri olduğunu bildirmektedir.

Özellikle vücudunu kurtaracağını bildirmesi müfessirlerin bu ayetten anladıkları manayı, murad ettiğinin en açık ve seçik bir delilidir. Müfessirler diyorlar ki: Firavuna inananlar, onun boğulmayıp başka tarafa gittiğini sandılar. Onun gerçek bir ilah olmadığını, boğulup öldüğünü onlara göstermek ve insanlardan ilah olamayacağına bir ibret ve alamet olmak üzere Allah onun vücudunu zırhı ile veya çıplak olarak sahile çıkartmış ve böylece herkes onun boğulup öldüğünü görmüş ve bildirmiştir.

 

Müfessirler diyorlar ki: Allah’ın onu bir öküz ölüsü gibi, deniz kenarına atmasındaki hikmet, Allah’a karşı gelenlerin eninde sonunda, Allah bellerini kırıp onları böyle perişan edeceğini İsrailoğullarına ve diğerlerine göstererek, kendilerine çeki düzen vermelerini emretmiş olmasıdır.

Boğulan bu kadar Kıbtiler arasında özellikle Firavunun cesedinin kenara atılmasında Musa’nın doğruluğuna ve Allah’ın ululuğuna açık deliller vardır. “Doğrusu insanlardan çoğu ayetlerimizden habersizdirler“ ayetiyle sona erdirilmesindeki hikmet, bizleri bu gibi deliller üzerinde düşünmeye teşvik ve bunlardan ders almamız içindir. Nitekim ”Andolsun peygamberlerin kıssalarında, aklı olan için ibretler vardır.” (Yusuf 111)


--- Yorum: Hz. Ali hakkında bahsedilen hadis için uydurma diyenler de vardır. Müslim’den rivayet olunan Resulullah’ın babası hakkındaki hadis için ise Resulullah’ın bedeviye irşad ve tatmin için yalan söylediğini ifade etmiş oluyor ki, küfürdür.

Tirmizi’nin rivayet ettiği hadisten bahsediyor lakin bu hadis metinde geçmiyor. Ve ifadelerinden sanki bu hadisin şu olduğu izlenimi veriliyor: “Allahu Teala Zekeriyya’nın oğlu Yahya’yı annesinin rahminde mümin, firavunu da annesinin karnında kafir olarak yaratmıştır.” Esasen hadis şudur: “İbn Abbas’tan: Hz. Peygamber buyurdu ki: Cenab-ı Hak firavunu suda boğduğu zaman: “Beni israilin inandığından başka ilah olmadığına inandım.” dedi. Cebrail buyurdu ki: “Ey Muhammed sen beni denizin çamurundan alıp (Allah’ın) rahmeti ona ulaşıverir korkusuyla ağzını tıkarken görseydin.“ (Tirmizi Tefsir-i Yunus) Bu hadis hakkında yorum ise Razi’nin tefsirinde gelecektir.

--- Yine diyor ki “Firavun Musa’ya inandığını söylemedi, dolayısıyla imanı kabul değil.” Soruyorum: O zor ve kısa zamanda “İnandım ve ben teslim olanlardanım” demesi, bütün bunları içine almıyor mu? Yine ölürken o kısa anda kitaplara, meleklere, yeniden dirilmeye şeklindeki ifadeleri de ayrıca söylemesi mi icap ediyordu? Gerçekçi olmak lazım gelir.

--- İbn Adiy veTaberani’nin rivayet ettikleri hadise gelince; bir kere itikadi noktada hadisler mütevatir özelliği taşımalıdır, yahut da kader hadislerinde olduğu gibi çok sayıda olup kuvvet kazanmalıdır ya da ayetlerle desteklenmelidir. Bu hadis ise Sahihaynda yoktur. Nasıl delil olarak alınır? Biz firavunun iman ettiğini ve bu imanın kabul edildiğini ayetlerle göstereceğiz. Bu ve benzeri hadisler nasıl ayetlerin karşısında durabilir? Bu izahlarımız Ebu Cehil için söylendiği ifade edilen “Ümmetimin firavunudur” rivayeti içinde sözkonusudur. Ve bunun nereden rivayet edildiğini de göstermiyor.

 

*** Kitap: Fusus-ül-Hikem (Hikmetlerin özü)

Yazan: İbn Arabi
--- Sayfa 431: Allah’ın “Bizim azabımızı gördükleri vakitde onların imanı kendilerine fayda vermez. Yunus kavmi müstesna olmak üzere Allah’ın kavimler hakkında adeti böyledir“ mealindeki ayete gelince bu ayetteki istisnalar korkudan ileri gelen imanın ahirette fayda vermeyeceğine delalet etmez. Allah’ın bundan maksadı, korkuyla iman edenlerden dünyada azabın kaldırılmayacağıdır.

 

Bundan dolayı firavun kendisinde iman bulunmakla beraber öldürüldü. Bu, hayatı son demine yaklaşmış olan kimsenin ahirete göçmesi hali gibidir.

Halbuki hal karinesi, muhakkak firavunun ölümü yakın olarak beklemediğini gösterir. Çünkü o Musa aleyhisselam’ın asasıyla denize vurmasından meydana çıkan, kuru yol üzerinde müminlerin yürüdüklerini gördü. Firavun iman ettiği sırada, can çekişen bir insanın aksine olarak helak olacağını bilmedi, bundan dolayı onu can çekişen kimseler arasında saymak uygun olmaz.

 

 Şu halde firavun ölümü değil, kurtuluşu beklediği ve buna inandığı halde İsrailoğullarının iman ettiği Allah’a inanmış oldu. Onun inandığı şey gerçekleşti. Fakat beklediği şeyin aksine çıktı. Bu sebeple Allah ona kendi nefsi hakkında ahiret azabından kurtulmayı ihsan etti ve bedenini kurtardı. Nasıl ki Allah “Senin arkandan gelen kavme bir ayet ve alamet olmaklığın için bugün sana bedenin ile necat veririz” mealindeki ayette buna işaret buyurdu.

Çünkü firavun suretiyle gaip olsaydı, kavminin çoğu (O, Tanrı olduğu için) gizlendi derlerdi. Bu hale göre, (boğulan kimsenin) firavun olduğu bilinmek için belirli suretiyle ölü olarak meydana çıktı.

 

Şu halde kurtuluş va’di hem his bakımından, hem de mana bakımından umumi oldu. Halbuki üzerine ahiret azabı hak olan kimse ne kadar ayet ve alametler gelirse gelsin, elemli azabı görmedikçe yani ahiret azabını tatmadıkça iman etmez. İş böyle olunca firavun bu zümreden çıktı. İşte bu böyle açık bir hakikattir ki Kur’an’da bunu söyledi.

Bundan sonra biz deriz ki: Firavunun imanı bahsinde emir Allah’a racidir. Çünkü bütün halkın nefsinde onun şaki olduğu fikri yerleşti.

Halbuki bu mesele hakkında onların dayanacakları bir nass ve hüküm yoktur. Firavunun yoldaşlarına gelince onlar için başka hüküm vardır ki, onun yeri burası değildir.


*** Kitap: Tefsiri Kebir

Yazar: Razi
“İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun hemen askerleriyle beraber zulm ederek ve haddi aşarak peşlerine düştü. Nihayet su onu boğmaya başlayınca (şöyle) dedi: “İnandım, gerçekten İsrailoğullarının iman ettiğinden başka Tanrı yokmuş. Ben de müslümanlardanım. Şimdi mi (iman ediyorsun)? Halbuki sen bundan evvel isyan etmiş, daima fesatçılardan olmuştun! Biz de bugün seni (cansız bir) beden olarak bırakacağız ki, arkadan geleceklere ibret olasın. Bununla beraber insanların birçoğu bizim ayetlerimizden cidden gafildir.“ (Yunus 90-92)


Bil ki bu ayetin lafızlarının tefsiri Araf suresinde geçmişti. (138. ayette) Bunun manası şöyledir: “Allah Teala o ikisinin yani Hz. Musa ile Hz. Harun’un duasını kabul edince İsrailoğullarının o belli zamanda Mısır’dan çıkmalarını emretti ve oradan çıkış yollarını kolaylaştırdı. Firavun ise bunlardan habersiz idi. O İsrailoğullarının çıkıp, memleketinden ayrılmaya yöneldiklerini duyunca onların peşine düştü.

Müminlerin Denizden Geçip, Firavun  Ordusunun Boğulması
Cenab-ı Hak “Zulmederek ve haddi aşarak” buyurmuştur. Bağy, haksız olarak hakim olmayı istemek demektir. Rivayet olunduğuna göre Musa kavmi ile birlikte çıkıp denizin kıyısına ulaşınca ve Firavun da ordusuyla onlara yaklaşınca İsrailoğulları büyük bir korkuya kapıldı. Çünkü onlar boğacak bir deniz ile imha edecek bir ordu arasında kalmışlardı. Bundan dolayı Allah, diğer surelerde kıssanın tamamında belirtiği gibi, onlara denizde bir yol ortaya çıkarmak suretiyle lutfetti. Daha sonra Musa ashabıyla birlikte denizdeki o yola girip denizi geçtiler. Allah Teala, Firavun ve ordusu da, o yoldan geçebilecekleri fikrine kapılsınlar diye o yolu kupkuru bıraktı. Firavun ordusuyla birlikte denize girince, yarılan denizin iki tarafını birbirine kavuşturmak ve o yolu ortadan kaldırmak suretiyle Allah Teala onları boğdu. Allah Teala Firavun ve etbaının bağyini de açıklamıştır.

Bu bağy Firavun ve ordusunun İsrailoğullarını öldürmeye ve zulmetmeye aşırı istek duymalarıdır. Adv, ise haddi aşmaktır. Daha sonra Cenab-ı Hak şunu belirtmiştir: Firavun boğulurken, Allah’ın kendisini o afetten, sayesinde kurtaracağını düşünerek, kelime-i tevhidi söylemiştir.

 

Bu hususta şöyle iki soru vardır:
Firavun Boğulurken Kalben İnandı, Kavlen  Söylemedi
Birinci soru: İnsan boğulurken bu lafzı nasıl söyleyebilir? Binaenaleyh Allah Teala, Firavunun boğulurken bu kelimeyi söylediğini nasıl bildirir?
Cevap: Buna şu iki bakımdan cevap verilir:
a) Biz Ehli Sünnet’e göre hakiki söz kişinin bizzat diliyle söylediği değil, içinden geçirdiğidir. Firavun da bu sözü diliyle söylememiş, içinden geçirmiştir. Bu ayet, gönülden geçirilen sözün, gerçek söz olduğuna delil teşkil eder. Çünkü Allah Teala Firavunun bu sözü söylediğini nakletmiştir. Halbuki Firavunun bu sözü bizzat diliyle söylemediği delil ile sabittir. Binaenaleyh dilin söylediği sözün dışında da sözlerin bulunduğunu kabul etmek gerekir ki, elde edilmek istenen netice de budur.

b) Ayette bahsedilen boğulmadan maksad, boğulma öncesi hallerdir.
Firavunun İmanı Neden Makbul Olmadı?
İkinci soru: Firavun üç kez iman etmiştir:
Birincisi, ayetteki (iman ettim) sözü
İkincisi, “Gerçekten İsrailoğullarının iman ettiğinden başka Tanrı yok” sözü
Üçüncüsü de, “Ben de müslümanlardanım” sözü.
O halde Firavunun imanının kabul edilmeyişinin sebebi nedir?

Halbuki Allah Teala, kin ve öfke ile hareket etmekten münezzehtir. Bu sebeple ”Allah kin ve öfkesinden dolayı onun bu ikrarını kabul etmemiştir” denilemez.

Cevap: Alimler bu hususta şu izahları yapmışlardır:
1) O tam azab-ı ilahi inerken iman etmiştir. O esnadaki iman ise makbul değildir. Çünkü azap inerken durum mecburiyet vaktine girmiş olur. Bu vakitte ise tövbe makbul olmaz. İşte bu sebepten ötürü Allah Teala “Allah’ın hışmını gördükleri zaman yapacakları iman fayda vermez” buyurmuştur.


2) Firavun bu sözü, sayesinde başındaki boğulma belasını ve sıkıntısını savuşturmak için söylemiştir. Yoksa bundan maksadı, Allah’ın Vahdaniyyetini, Rububiyyetinin izzetini ve kulluğun zilletini itiraf değildir. Bu durumda, o bu sözü ihlasla söylememiştir ve dolayısıyla kabul edilmemiştir.

Firavunun İmanı Taklidi İdi
3) Bu ikrar sırf taklide dayalı idi. Baksana o “Gerçekten İsrailoğullarının iman ettiğinden başka Tanrı yokmuş“ demiş ve böylece Allah’ı tanımadığını, ama İsrailoğullarından alemin bir ilahı bulunduğunu duyduğunu ifade etmiştir. Böylece o, İsrailoğullarının var olduğuna inandıklarını duyduğu o ilahı ikrar etmiştir. Demek ki bu sırf bir taklid olmuştur. Bundan dolayı da bu iman kabul edilmemiştir.

 

Bu hususta esas izah şudur: Firavun, Ta-ha suresinde de açıkladığımız gibi bir dehri olup, Allah’ın varlığını kabul etmeyenlerdendi. Böylesi çok yanlış inançların karanlığı, ancak kesin delillerin ve yakini hüccetlerin nuruyla giderilebilir. Fakat sırf taklit buna fayda vermez. Çünkü taklit, taklitin karanlığını, daha önceki cehaletin karanlığına eklemektir.


4) Bazı kitaplarda şunu gördüm: İsrailoğullarından bazı kabileler denizi geçtiklerinde buzağıya tapmışlardır. Binaenaleyh Firavun: “Gerçekten İsrailoğullarının iman ettiğinden başka Tanrı yokmuş” deyince onun bu sözü, onların o vakitte ibadet ettikleri buzağı manasına hamledilir. Böylece bu söz onun küfrünün artmasına sebep olmuş olur.


5) Yahudilerin kalpleri teşbih ve tecsim inancına meyyal idi. işte bu sebepten ötürü Allah Teala’nın o buzağının vücuduna girip, hulul ettiğine inandıları için buzağıya taptılar. Durum böyle olunca Firavun da “İman ettim. Gerçekten İsrailoğullarının iman ettiğinden başka Tanrı yoktur” demiştir. Böylece sanki o, cisim olarak hulul edici ve nuzul edici (inici) tavsif edilen bir ilaha iman etmiş olur. Böyle inanan herkes kafirdir. İşte bundan dolayı Firavunun imanı kabul edilmemiştir.


6) Belki de iman ancak hem Allah’ın birliğine hem de Musa’nın nübüvvetini kabul etmekle tamamlanıyordu. Binaenaleyh Firavun bu sözüyle Allah’ın birliğini kabul edip, Musa’nın nübüvvetini itiraf etmeyince imanı sahih olmamıştır. Bunun bir benzeri de mesela kafirlerden birisinin bin defa “Allah’tan başka ilah olmadığına şahadet ederim” deyip, bunun yanı sıra “Hz. Muhammed’in de, O’nun peygamberi olduğuna şehadet ederim” demese, onun imanının sahih olmayışıdır. işte burada da böyledir.


7) Keşşaf sahibi şunu rivayet eder: Cebrail, Firavuna (daha önceden) “Efendisinin malı ve nimetleri içerisinde büyüyüp sonra nankörlük ederek onun üzerindeki haklarını inkar eden ve efendisi dışında efendilik iddia eden bir köle hakkında siz emirin görüşü nedir?“ diye bir soru sormuştu. Firavunda buna cevaben şunu yazmıştı: “Ebu’l Abbas Velid b. Mus’ab der ki: Efendisine karşı gelen ve onun nimetlerini inkar eden kölenin cezası denizde boğulmaktır.” Sonra Firavun denizde boğulurken, Cebrail bu cevabını onun gözünün önüne getirdi. Ayetteki ”Şimdi mi (iman ediyorsun?) halbuki sen bundan evvel isyan etmiş, daima fesatçılardan olmuştun” ifadesi ile ilgili olarak da birkaç soru var:
Birinci soru: Bu sözü söyleyen kimdir?
Cevap: Rivayetler bu sözü Cebrail’in söylediğini göstermektedir. Cebrail “Sen daima fesatçılardan olmuştun” sözünü Firavunun: “Ben de müslümanlardanım” sözüne bir karşılık olarak söylemiştir. Bazı alimler bu sözü Allah Teala’nın ona söylediğini ileri sürmüşler ve “Çünkü bundan sonra Cenab-ı Hak, “Biz de bugün seni (cansız bir) beden olarak bırakacağız ki, arkandan geleceklere ibret olasın” buyurmuştur. Bu son cümle Allah’tan başkasına ait olamaz” demişlerdir.

Tevbenin Kabulü Aklen Vacip Değildir
İkinci soru: Ayetin zahiri, Firavunun tövbesinin daha önceki isyanından ve fesadından ötürü kabul edilmediğine delalet etmektedir. Halbuki böyle bir gerekçe onun tevbesinin kabulune mani olamaz?

Cevap: Alimlerimizin mezhebine göre aklen tevbeyi kabul etmek Allah’a vacip değildir. Alimlerimizin bu görüşlerinin doğruluğunu gösteren delillerden birisi de bu ayettir. Hem sonra bu kabul olunmayışın gerekçesi sırf daha önceki isyan olmayıp, o isyanın yanı sıra Firavunun müfsidlerden oluşudur.
Cebrail Firavunun Ağzını Tıkamış mıdır?
Üçüncü soru: Cebrail’in Firavuna kızdığı için, tövbe edemesin diye onun ağzına çamur doldurması doğru mudur?
Cevap: Doğruya en yakın olan, bunun doğru olmamasıdır. Çünkü o durumda ya mükellefiyetin devam ettiği yahut da artık bulunmadığı söylenebilir. Eğer mükellefiyet sözkonusu ise Cebrail’in onun tövbesine mani olması caiz olmaz. Aksine Cebrail’in hem tövbesi, hem de her türlü taatı hususunda ona yardım etmesi gerekir. Çünkü Hak Teala “İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak hususunda yardımlaşmayın” (Maide 2) buyurmuştur.

 

Hem sonra Cebrail Firavuna, rivayet edildiği gibi mani olsaydı, Firavunun tövbe etmesi yine mümkündü. Dilsiz kimse kalbi ile pişmanlık duymak ve o kötü işleri yeniden yapmamaya azmetmek suretiyle tövbe etmiş olur.

Bu durumda Cebrail’in bunu yapması bir engel teşkil etmez. Eğer Cebrail onun tevbesine mani olmuş olsaydı, Firavunun küfür üzere kalmasına razı olmuş olurdu. Halbuki küfre rıza küfürdür.

 

Diğer bir husus da şudur: Cenab-ı Hakk’ın Hz. Musa ile Harun’a: ”Ona yumuşak söz söyleyin olur ki nasihat dinler yahut (Allah’tan) korkar” (Taha 44) deyip, sonra da Cebrail’e, Firavunun iman etmesine mani olmasını emretmesi Allah’a nasıl yakışır?

Eğer Cebrail bunu Allah’tan aldığı emirle değil, kendiliğinden yapmıştır” denirse; bunu da, hem Cebrail’in “Biz senin Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz” (Meryem 64) şeklindeki sözü, hem de Cenab-ı Hakk’ın, meleklerin özelliklerinden bahsedeken söylediği “Bunlar sözleriyle asla Allah’ın önüne geçemezler (kendiliklerinden bir şey yapamazlar) …Onlar Allah’ın korkusundan tir tir titrerler“ (Enbiya 27-28) ayetleri geçersiz kılar.

Fakat “Mükellefiyet o esnada artık Firavundan kalkmıştı“ denilirse, bu durumda da, Cebrail’e isnad edilen o işin kesinlikle bir hikmeti kalmaz.


Firavunun Cesedinin Mahfuz Bırakılması
Daha sonra Cenab-ı Hak “Biz de bugün seni (cansız bir) beden olarak bırakacağız” buyurmuştur. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
1) ”Biz seni yeryüzünün yüksek bir yerine (Necve’ye) atacağız”
2) Biz seni denizden çıkarıp kavminin düştüğü, battığı denizin dibine batmaktan kurtaracağız. Fakat bu, sen boğulduktan sonra olacak, ayetteki “bi bedenike” sözü “hal” yerindedir. Yani sende bir ruh (can) olmaksızın cesed olarak demektir.
3) Bu alay etme yoluyla Firavuna kurtuluşu vaad etmektir. Bu tıpkı ”Onları elim bir azap ile müjdele” (Tevbe 34) ifadesindeki “müjde” kelimesindeki incelik gibidir. Sanki bu sözle Firavuna: “Biz seni kurtaracağız ancak bu kurtuluş canın için değil, cesedin için olacaktır!“ denilmektedir. Böyle sözler bazen istihza için söylenir. Nitekim: “Seni azad edeceğim ama öldükten sonra”, “Seni hapisten kurtaracağım ancak ölümünden sonra” denilmesi gibi.
4) Bazıları kelimeyi noktasız olarak (nunhike) okumuşlardır ki bu, “Biz seni denizin kıyısına atacağız” demektir. Çünkü Firavun boğulduktan sonra denizin bir kıyısına atılmıştır.

 Ka’b: ”Su onu sahile adeta bir öküz gibi atmıştır” demiştir. Ayetteki “bedenini“ tabiriyle ilgili şu izahlar yapılmıştır:
1) Daha öncede söylediğimiz gibi bu kelime “hal” mahallindedir, yani ”cansız sırf bir cesed olarak“ demektir.
2) Bundan maksad “Senin bedenini bozulmadan, sağlam olarak kurtarıp sahile atacağız” manasıdır.
3) “Bedenini çırılçıplak denizden çıkaracağız”
4) Bu kelimeye ”zırh” manası da verilmiştir. Yani “Seni zırhınla çıkaracağız“ demektir. Leys: “Beden” kısa zırh demektir. Binaenaleyh “Bedeninle” ifadesi “zırhınla” demektir. Bu mana İbn Abbas’tan nakledilmiştir.

İbn Abbas şöyle demiştir: “Firavunun üzerinde, sayesinde tanınıp, bilindiği, altın bir zırh vardı. Allah onu tanınsın diye sudan bu zırh ile çıkardı. Ben derim ki: Eğer bu doğruysa hadise Hz. Musa için bir mucize olmuş olur.


Başkalarına İbret Olması
Hak Teala’nın “ki arkandan geleceklere bir ibret olasın“ ifadesiyle ilgili olarak şu manalar verilmiştir:
a) Firavunun, Tanrı olduğuna inananlar, onun boğulduğunu gözleriyle görmedikçe bunu yalanlayacaklar ve öyle kimselerin ölmeyeceklerini iddia edeceklerdi. Bundan dolayı Allah Teala onlar onu görsünler ve kalplerindeki şüpheleri silinsin gitsin diye Firavunun halini, onu sudan olduğu gibi çıkararak ortaya koymuştur. Firavunun cesedinin atıldığı yerin İsrailoğullarının çok uğradıkları bir yer olduğu da rivayet edilmiştir.
b) Allah Teala’nın, insanların Firavunun “Ben sizin en büyük Rabbinizim” dediğini duyup işitmelerinden sonra insanlara onu bu zelil ve hakir vaziyette göstermeyi murad etmiş olması da uzak bir ihtimal değildir. Böylece bu, insanları onun yolu gibi yollardan alıkoymuş olur ve insanlar onun daha dün, ululuk ve azametin zirvesinde olduğunu iddia ederken daha sonra durumunun gördükleri o vaziyete dönüşünü müşahade etmiş olurlar.
c) Bazıları kelimeyi kaf ile (limen halagake) “Seni yaratan için” şeklinde okurlar. Bu “Ta ki sen, seni yaratanın diğer mucizeleri gibi bir mucize olasın” demektir.
d) Allah Teala Firavunu bütün ordusuyla suya garkedip sonra da ordusundan hiç kimseyi denizin dibinden çıkarmayıp, sadece Firavunun cesedini çıkarınca, bu enteresan halin Firavuna has kılınması Allah’ın kudretinin mükemmelliğine ve Hz. Musa’nın peygamberliğinin doğruluğuna delalet etmiş olur.


Kıssadan İbret Almanın Lüzumu
Hak Teala’nın “Bununla beraber insanlardan bir çoğu ayetlerimizden cidden gafildir” buyruğuna gelince; görünen odur ki, Allah Teala Hz. Musa ve Firavunun kıssasını zikredip Firavunun akıbetini belirtip, sözü bu ifade ile bitirince ve Hz. Muhammed’e böyle hitap edince; bu ümmet-i Muhammed’i delillerden yüz çevirmeden alıkoyup, onları deliller ile düşünmeye ve onlardan ibret almaya sevketmiş olur. Çünkü bu kıssaların zikredilmesinin maksadı ibret almaktır. Nitekim Cenab-ı Hak ”Andolsun onların kıssalarını açıklamada salim akıl sahipleri için birer ibret vardır” (Yusuf 111) buyurmaktadır.


*** Razi: “Azabımız gelip çattığı zaman iman edip de bu imanı kendisine fayda vermiş bir memleket bulunsaydı ya! (Bu asla vaki olmamıştır.) Ancak Yunus’un kavmi müstesnadır ki, bunlar iman edince kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını uzaklaştırıp giderdik ve onları muayyen bir müddete kadar dünya hayatından faydalandırdık.” (Yunus 98)
Azap gelip çattıktan sonra iman: Hz. Yunus’un Kavmi Bil ki Allah Teala biraz önce “Üzerlerine Rabbinin kelimesi hak olmuş bulunanlar (yok mu?) Onlar kendilerine herhangi bir ayet (mucize) gelmiş olsa dahi, acı veren bir azabı görmedikçe iman etmezler“ buyurunca, onun peşinden bu ayeti getirmiştir. Zira bu ayet Yunus’un kavminin inkar ettikten sonra iman ettiklerine ve o imanlarından da yararlandıklarına delalet eder ki, bu da kafirlerin iki kısım olduğunu gösterir:
a) Üzerlerine küfür damgası vurulanlar
b) Üzerlerine iman mührü basılanlar
Binaenaleyh Allah’ın hükmettiği her şey olacaktır. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır.

Birinci mesele: Levla, hella (keşke…, olsaydı ya!) anlamındadır. Buna göre mana ”İmha ettiğimiz o beldelerden tek bir belde keşke azabı görmeden önce küfürlerinden vazgeçip imanlarında ihlaslı olsalardı! Yunus’un kavmi hariç…” şeklinde olur. Lafzın zahiri Yunus’un kavminin söz konusu memleketlerden istisna edilmesini gerektirir. Ancak ne var ki mana Yunus’un kavminin belde ehlinden istisna edilmesi şeklindedir. O halde bu “Ancak ne var ki Yunus’un kavmi iman edince, biz onlara şöyle şöyle yaptık…” manasında bir istisna-yı munkatı’dır.

İkinci mesele: Rivayet olunduğuna göre Yunus, Musul topraklarından Ninova’ya peygamber olarak gönderilmişti. Onlar Yunus’u tekzib edince, o onlara kızarak oradan ayrıldı. Onlar onu kaybedince de kendilerine bir azap geleceği endişesine düştüler de yırtık pırtık elbiseler giyerek kırk gece feryat ve figan ettiler. Yunus da onlara: ”Sizin müddetiniz kırk gecedir” demiştir. Bunun üzerine onlar: “Biz helak edici sebepleri görürsek sana iman ederiz” demişlerdi. Otuzbeş gece geçince gökyüzünde alabildiğine siyah bir bulut belirdi. Müteakiben bundan da şiddetli bir duman zuhur ederek, o duman şehri sarıncaya kadar alçaldı. Böylece evlerinin çatılarını simsiyah etti de onlar bunun üzerine sahraya çıktılar ve kadınlarla çocuklarını, hayvanlarla yavrularını birbirlerinden ayırdılar. Böylece onlar birbirlerine hasret duydular da sesleri yükseldi, yalvarıp yakarmalar arttı ve onlar imanlarını izhar ettiler, tevbe ederek Allah’a yalvarıp yakardılar. Allah da onlara merhamet etti ve onlardan bu hali giderdi. O gün hem Cuma idi, hem de aşure günü idi.

 

 İbn Mesud’dan şu rivayet edilmiştir: “Onların tevbeleri, zulümleri giderecek, haksızlıklara mani olabilecek bir dereceye varmıştı. Hatta birisi evinin temeline başkasına ait bir taşı koymuş ise onu (evini yıkarak) çıkarıp sahibine verebiliyordu.

“Şu da rivayet edilmiştir: “Onlar alimlerinden hayatta olan yaşlı birisinin yanına varıp: “Başımıza azap geldi, ne yapmamızı tavsiye edersin?“ dediler. O yaşlı bilgin onlara: “Ey hiçbir canlı yok iken Hayy olan, ey ölüleri dirilten Hayy, ey kendisinden başka ilah olmayan Hayy (diri) diye dua ediniz“ dedi. Onlar da bu şekilde dua edince Cenab-ı Hak onlardan bu azabı kaldırdı.

“ Fazl b. Abbas’tan, onların şöyle dua ettiği rivayet edilmiştir: “Rabbena! Günahlarımız haddi aştı, büyük oldu. Sen onlardan daha büyük ve yücesin. Binaenaleyh bize şanına yakışanı yap. Bize müstehak olduğumuz şeyleri yapma.”


Üçüncü mesele: Birisi şöyle diyebilir: ”Allah Teala işin sonunda Firavunun tevbe ettiğini, fakat tevbesinin kabul edilmediğini; Yunus’un kavminin ise tevbe ettiklerini ve tevbelerinin de kabul edildiğini bildirmiştir. Bu ikisi arasında fark nedir?


Cevap: Firavun azab-ı ilahiyi görüp müşahade ettikten sonra tevbe etmiştir. Yunus’un kavmi ise azabı görmeden tevbe etmişlerdir. Çünkü onlara azab-ı ilahinin yaklaştığına delalet eden emare ve işaretler belirince, azabı görmeden hemen tevbe etmişlerdi. Dolayısıyla bu ikisi arasındaki fark ortaya çıkmaktadır.


*** Razi: “Allah’tan başka ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur.” (Taha 8)
Kalbin tasdikine gelince bu tasdik dilin ikrarından uzak olursa bu durumda birkaç durum oraya çıkabilir:
1) Tefekkür edip Allah’ı tanıyan ama bu tanımanın üzerinden kelime-i şehadeti telaffuz edebileceği bir vakit geçmeksizin bu tanıyışı üzere ölen kimseye gelince, bazı kimseler bunun imanının tam olmadığını söylemişlerdir. Ama gerçek olan onun imanının tam olmasıdır. Çünkü o mükellef olduğu şeyi yerine getirmiş ama onu lisanıyla ifade edememiştir. Binaenaleyh o sorumlu olarak kalmaz. Kitapların birisinde şunu gördüm: Ölüm meleğinin, alnı üzerinde, mümin kimse onu gördüğünde kelime-i şehadeti hatırlasın diye “La ilahe illallah“ yazılıdır. Binaenaleyh onun bunu hatırlaması bizzat onun kendi ifadesinin yerini tutar.
2) Allah’ı tanıyıp fakat bu tanımanın üzerinden kelime-i şehadeti telaffuz edecek bir vakitte geçen ancak ne var ki bu ikrarda bulunmayan kimsenin durumu. Gazali, bu hususta şöyle der: “Lisan kalbin tercümanıdır” denilebilir. Binaenaleyh esas maksat kalpde tahakkuk edince, onun o kelime-i şehadeti telaffuzdan imtina edişi, onun tıpkı namaz ve zekattan imtina edişi gibidir. Öyleyse bu kimse daha nasıl cehennemliklerden olabilir? Hz. Peygamber de “Kalbinde zerre kadar iman bulunan kimse, cehennemden çıkar” (Buhari, Müslim) buyurmuştur. Halbuki bu adamın kalbi imanla doludur. Diğer alimlerde şöyle demişlerdir: İman ve küfür şer’i hususlardır. Biz bu kelimeyi (kelime-i şehadeti) söylemekten imtina edenin, kafir olduğunu anlar, biliriz.


*** Razi: “Ona yumuşak söz söyleyin, olur ki nasihat dinler yahut Allah’tan korkar” ( Taha 44)
Allah Teala’nın bu hususta haşa tereddütte olduğu manası kasdedilmiş olamaz. Çünkü bu Allah hakkında düşünülemez. Aksine bu ifade ile kasdedilen “Firavunun nasihat dinleyeceğini yahut Allah’tan korkacağını umarak yumuşak konuşun” manasıdır. Bil ki kalbin üç hali vardır:


a) Hak’da sebat ve ısrar
b) Batılda ısrar
c) Her ikisi hususunda da tevakkuf etmesi (bir karara varmaması)
Firavun batılda ısrarlı idi ki bu, üç halin en kötüsüdür. İşte Cenab-ı Hak bundan ötürü “Ona yumuşak söyleyin olur ki nasihat dinler yahut Allah’tan korkar.” Böylece inkarından, hakkı kabule gelir. İnkarından kabule dönmese bile, en azından kalbinde bir korku meydana gelir de hiç olmazsa inkarını bırakır. İkrara geçmese bile inkarını bırakması, inkarda ısrarından daha ehvendir“ buyurmuştur.

 

Bil ki bu mükellef tutmanın (teklifin) sırrını ancak Allah bilir. Çünkü Allah Teala onun kesinlikle iman etmeyeceğini bildiğine göre, Firavunun iman etmesi Allah’ın değişmez ilminin zıddına bir şey olurdu. Binaenaleyh bu demektir ki Allah Teala onun imanının imkansızlığını biliyordu. Bunu bildiğine göre daha nasıl Hz. Musa’ya böyle yumuşak davranmasını emretmiş ve Firavunda bunun olmayacağını bile bile, onu Allah’a davet etmede alabildiğine iyi davranmasını bildirmiştir? Sonra farzet ki Mutezile bu soru hususunda bunu çürütecek bir şüphe zikretmeksizin, bu imkansızlığı münakaşa etmiştir. Fakat onlar da Allah’ın, Firavundan bu imanın sadır olmayacağını bildiğini, Firavunun Hz. Musa’nın kendisine gönderilmesiyle ilahi cezaya müstehak olmaktan başka istifade edemeyeceğini kabul etmişlerdir.

Binaenaleyh onunla kendi karnını yarıp bağırsaklarını parçalayacağını bildiği bir kimsenin eline bıçak vermek, sonra da “Ben bu bıçağı ona iyilik olsun diye verdim” demek, rahim ve kerim olan zata nasıl uygun düşer? Kardeşim, akıllar bu sırları bilmeye güç yetiremezler ve bunun teslim olmak, (olduğu gibi kabul edip inanmaktan) itirazı bırakmaktan, kalben (düşünce bakımından) ve lisanen susmaktan başka yolu yoktur.

Ka’b’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ka’b‘ın yemin ettiği zata (Allah’a) yemin olsun ki, bu husus Tevrat’ta “Ona yumuşak söz söyleyin, ama Ben onun kalbini katılaştıracağım ve o iman edemeyecek” şeklinde ifade edilmiştir.


*** Nisa 17: ”Allah ancak, bilmeyerek kötülük yapıp da hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul eder. Ve Allah hakkıyla bilendir, hakim olandır.”
Nisa 18: ”Ve tevbe o kimse için değildir ki, günahları yapar dururlar. Vakta ki kendilerinden birine ölüm gelip çatınca: Ben şimdi tevbe ettim, der ve kafir oldukları halde ölenler için de değildir. İşte biz onlara elim bir azap hazırlamışızdır.”
Bakın 18. ayetteki kişi müslümandır. Dikkat edilirse kötülük (seyyiat) geçiyor. Günah işleyen ise kafir olmaz. Zira peşinden gelen “ve kafir oldukları halde ölenler için de“ kısmı kasdedilen kişinin mümin olduğunu gösterir. Bu ayetten kasdedilen: Diyelim bir mümin içki içiyor, bu günaha ısrarla devam ediyor ve öleceğini hissedince “Şimdi içki içmeye tevbe ettim“ diyor. İşte bu hususta bir tehdit var. Yani tevbeyi geciktirmek kınanıyor. Yoksa muhaliflerimizin iddia ettiği gibi, son nefeste iman edildiğinde bu imanın kabul edilmeyeceği manası ayette yoktur.


Nisa 18. ayetin başındaki (ve leysetit) ifadesi, (olmadı, değil) manasına gelir. Kasdedilen mümin kişidir. O halde mana, mümin kişi için “Günahlarından son anda yaptığı bu tevbe uygun olmadı” demektir. Tevbeyi bu kadar geciktirmiş olmasını kınamak manası vardır. Kafir olarak ölen zaten ebedi cehennemliktir. Ayetin başındaki “olmadı, değil” ifadesi mümin için: “Kötülükleri yapıp dururken öleceğini hissettiğinde, yapmış olduğu tevbeyi, bu kadar tehir etmesi uygun olmadı” manasındadır. Esasen Nisa 48. ayette bildirildiği üzere Allah küfür harici bütün günahları dilediği için bağışlar. Hal böyle olunca Nisa 18. ayetteki günahkar mümin, işlemiş olduğu günahlardan son anda tevbe etmese bile, Allah onun günahlarının dilediği kadarını bağışlayabilir.


Nisa 48: “Doğrusu Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başkasını, dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah ile iftira etmiş olur.”


Süleyman Ateş’in tefsirinde Nisa 18. ayetin izahında şu rivayet vardır: Abdullah İbn Abbas şöyle demiş: “Yüce Allah (Yoksa kötülükler yapıp yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca: “Ben şimdi tevbe ettim” diyenlere ve kafir olarak ölenlere tevbe yoktur) ayetinden sonra (Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bunun dışındaki her günahı dilediğine bağışlar) ayetini indirmek suretiyle kafir olarak ölene mağfireti haram kılmış, tevhid (iman) ehlini de meşietine (dilemesine) bırakmış, onları ümitsizlikten kurtarmıştır.”
Kur’an’ın diğer ayetlerinde kafir olarak ölenlerin ebediyyen cehennemde kalacakları bildiriliyor. Dolayısıyla bu ayet; bir kişi küfür itikadını sürdürürken yaptığı, yapacağı tevbe (olmadı, değil) denmekle, bu tevbe kabul edilmez manası kasdediliyor. Yani kişi küfür halinde tevbe ediyor ama, tevbe ederkende küfür itikadını sürdürüyor.


Örnek: Daha evvel belirttiğimiz gibi kendini müslüman kabul eden insanların tamamına yakını kadere inanmaz. Lakin inandığını zanneder; kendini müslüman sayar. Eğer bu kişi, bu küfür itikadından vazgeçmezse, ne kadar tevbe ederse etsin kabul edilmez. Burada bir incelik vardır. O da şudur: Kişi küfür itikadında olduğunu bilmese bile kafir olur. Dolayısıyla kendince, kadere özgürlüğü savunan şekliyle inanan, haberi olmasa bile kafirdir. Bu kişi öleceği zaman veya sağlıklıyken de “Allah’ım beni affet, bağışla” şeklinde tevbe etmiş olsa bile, bu kişi küfür itikadını sürdürdüğünde bu tevbesi olmaz, kabul edilmez. Yani ayetin başındaki (olmadı, değil) ifadesi günahkar mümin için kınama manasında olup “Tevbeyi bu kadar geciktirmen uygun olmadı” şeklinde iken; yine aynı (olmadı, değil) ifadesi kafir olarak ölenlere ise şu manadadır: ”Küfür itikadını sürdürürken yaptığın, yapacağın tevbe olmadı, kabul değil” demektir. Yani ayetin başındaki (olmadı, değil) ifadesi iki değişik anlam içermektedir.

*** Yunus 98: ”Fakat o vakit inanıp da imanları kendilerine fayda vermiş bir kasaba (halkı) olsaydı ya? Ancak Yunus’un kavmi iman ettikleri vakit, dünya hayatında o rezillik azabını üzerlerinden kaldırmış ve bir süre onları rahata kavuşturmuştuk.”
Mümin 83: ”Peygamberleri onlara daha apaçık mucizeler getirince, kendilerinde bulunan bilgi ile gururlandılar. Alaya aldıkları azap kendilerini kuşatıverdi.”
Mümin 84: ”Artık o çetin azabımızı gördükleri zaman: ”Allah’a inandık ve O’na ortak koştuğumuz şeyleri inkar ettik” derler.
Mümin 85: ”Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allah’ın kulları hakkında cari olagelen adeti budur. İşte o zaman kafirler hüsrana uğrayacaklardır.”
Yusuf 110: “Öyle ki peygamberler ümitsizliğe düşüp, yalanlandıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir. Böylece istediğimizi kurtarırız. Azabımız suçlu milletten geri çevrilemeyecektir.”

Mümin 85. ayeti, Yunus 98. ayetle beraber düşündüğümüzde bakın ne oluyor? 85. ayetten kasdedilen, onların imanının kabul edilmeyeceği değil, onlara gelen azabın geri çevrilmeyeceğidir. Görüldüğü gibi Yunus’un kavmine azap geldi. Lakin onlar iman edince azap geri çevrildi. Bu bir istisna idi, sünnetullah azap geldiğinde geri çevrilmeme ve orayı harap etme şeklinde iken, bu istisna sadece Yunus kavmine yapılmıştı. Zaten 85. ayetteki “Allah’ın adeti” ifadesi bunu anlatıyor. Dolayısıyla 85. ayetle anlatılanın bizim dediğimiz husus olduğu sabit olur. “İşte o zaman kafirler hüsrana uğrayacaklardır” ifadesi şu manadadır: Azap geldiğinde hala iman etmeyenler olabilir, işte bu kafirler kasdediliyor.


*** Neml 11: ”Ancak benden haksızlık yapan korkar. O da sonra yaptığı kötülüğü iyiliğe çevirirse, bilsin ki ben, ona karşı da çok bağışlayıcı ve çok merhamet sahibiyim.”
Furkan 68: ”Onlar ki, Allah ile beraber bir başka ilaha tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim de bunları yaparsa, cezaya çarpar.
Furkan 69: ”Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada alçaltılmış olarak temelli kalır.”
Furkan 70: ”Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.”
Furkan 71: ”Kim tevbe edip iyi davranış gösterirse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.
Maide 39: “Yaptığı zulümden sonra tevbe edip düzelen kimse bilsin ki, Allah onun tevbesini kabul eder. Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.”

--- Yorum: Bu ayetler küfürden yapılacak tevbenin kabul edileceğine delildir. Ve mutlak ifadelerdir. Yani son nefeste iman, şeklinde bir ayrım yoktur.
*** Yunus 98. ayette, Yunus kavmine azap geldiğinde iman etmeleriyle birlikte azabın kaldırıldığı bildiriliyor. Onların imanı kabul oluyor da, neden Firavunun imanı kabul olmuyor? Fark nedir? Bazıları diyor ki: “Yunus kavmi azabın belirtilerini gördü, azabı uzaktan gördü; oysa Firavun azap geldiğinde iman etti.”
Cevap: Ayette Yunus kavminin azabın belirtilerini gördüğü ve dolayısıyla azabı hiç tatmadığı anlamı yoktur.
*** Yunus 90: ”Ve sonra İsrailoğullarını denizden aşırdık. Firavun düşmanca saldırmak için derhal adamlarını ve askerlerini arkalarına düşürdü. Ta ki, suda boğulmaya başlayınca: ”İnandım, gerçekten de İsrailoğullarının iman ettiğinden başka ilah yoktur. Ben de O’na teslim olanlardanım” dedi.
Yunus 91: ”Şimdi mi? Oysa bundan önce hep isyan etmiştin ve fesatçılardan idin.”
Yunus 92: ”Biz de bugün senin bedenini arkadan gelenlere bir ayet, (alamet) olsun diye kurtaracağız. Bununla beraber insanların birçoğu ayetlerimizden yine de gafildirler.”


Ayette “Şimdi mi?” deniyor. Bu ifade imanın kabul edilmediği manasında değildir. Burada kasdedilen Firavunun kınanması, azarlanmasıdır. İman etmeyi bu kadar geciktirdiği için. Mesela biri bize yıllarca kötülük yapar, eder. Lakin bir gün çıkagelir ve hatalı olduğunu, kendisini affetmemizi söyler. Bunun üzerine dersiniz ki: ”Şimdi mi?“ bu ifadeyi söylersiniz ama icabında özrünü kabul de edebilirsiniz. Yani onu azarlarsınız ve ona kırgın olduğunuzu ima edersiniz. Lakin yine de özrünü kabul edebilirsiniz. Bu ayetten şu da çıkar ki: Bazıları diyor ki: Firavun iman ettiğini söyledi ise de, imanında samimi değildi ya da samimi olmayabilir.
Cevap: Ayetteki “Şimdi mi?” ifadesi Firavunun imanında samimi olduğunun kesin delilidir. Zira Allah onun içinde ne gizlediğini bilir. Onun samimi olup olmadığını da bilir. Onun samimi olmadığını düşündüğümüzde ona “Şimdi mi?“ denilmesi uygun düşmezdi. Bu ifade ancak Firavunun imanında samimi olduğunda manasını bulur.
Kur’an’ın bir özelliği vardır: Az kelimeyle çok anlam ifade etmek. Buna (hazf) denir. Dikkat edilirse, ayette (Bugün) ifadesi olmasaydı bile, biz bu kurtarma işinin o zamanlar olduğunu anlardık. O halde ayetteki (Bugün) ifadesinin ince bir manası var. Bizce mana şu: ”Bugün yani dünyada senin bedenini kurtarırız. Ahirette ise hem bedenini hem de ruhunu kurtarırız“ Firavun bunca yaptıklarına rağmen, tevbe edince, iman edince bedenini kurtardık ki, sonradan gelenler Allah’ın rahmetinin genişliğini bilsinler. Bu onlara ibret, ders, ayet olsun. Ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek lazım geldiğini görsünler.
“Bununla beraber insanların birçoğu ayetlerimizden yine de gafildirler” ayetinin manası ise: Yani bununla beraber insanların çoğu Allah’ın geniş rahmetinden, bağışlamasından gafildirler. Çoğu hatalarını büyük görüp, Allah’ın bunları bağışlamasını uzak görürler. İnsanların çoğunda ben şu düşünceyi görüyorum: ”Bir suç işlendiğinde veya bu suç ısrarla yapıldığında illa ki onun cezasını vermek lazım. Verilmezse yanlış olur.” Bir de insanların genelde birbirlerine karşı güvensizliği vardır. Ve özellikle yabancılara karşı bir önyargı ve güvensizlik hakimdir. Hal böyle olunca dikkat edin, Firavunun durumunu Kur’an’da okuyunca insanların ekserisi ayetleri kendi dünya görüşleri gibi algılamaya meyilli oluyorlar: Kin ile öfkeyle…

Hicr 56: “İbrahim dedi ki: Rabbimin rahmetinden sapıklardan başka kim ümid kesebilir.”
*** Yunus 96: ”Doğrusu aleyhlerinde Rabbinin ezeli hükmü kesinleşmiş olanlar imana gelmezler.”
Yunus 97: ”Onlara bütün mucizeler hep birden gelse, yine de o acıklı azabı görünceye kadar (inanmazlar.)”
90. ayette Firavunun iman ettiği bildiriliyor. Ve bu ayetlerde, hakkında aleyhinde hüküm geçenlerin yani kafir olarak ölmesi irade edilenlerin, ne kadar ayet, mucize görürlerse görsünler ölümden sonraki azabı görünceye kadar iman edemeyecekleri bildiriliyor.

O zaman şu sonuç çıkar: Madem Firavun iman etti, o halde demek ki, hakkında aleyhinde olarak ezeli hüküm, yani kafirlik geçmedi. Demek ki o müslümanlardandır. Zaten bizim dediğimizi reddedenler yani, ”Firavunun imanı kabul edilmemiştir” diyenler; bu ve bununla ilgili diğer ayetleri inkar etmiş olurlar. O halde şunu anlarız ki, dünyada iman eden, bu ayetteki “aleyhlerinde Rabbinin ezeli hükmü kesinleşmiş olanlar” ifadesiyle zikredilen zümreden çıkmış olur.


Dense ki: Ama “azabel elim” den kasıt son andaki dünyevi azaptır?
Cevap: Bu “azabel elim” öldükten sonra vuku bulacaktır. Eğer size göre “azabel elim” denizin yarılması ise, ayın yarılması da bir mucizeydi, ayetti; sopanın yılan olması da, ölüleri diriltmek de, parmaktan su çıkması da. Halbuki ay yarıldı, sopa yılana döndü lakin yine inanmayan oldu. Ayette “azabel elimi görünceye dek (inanmazlar)” denmesi, “azabel elim” in son bir ayet, alamet ve durum özelliğinde olduğunu gösterir. Ve ayette “Onlara bütün mucizeler, ayetler hep birden gelse“ buyurulması, (bütün mucizeler, ayetler) manasındadır. Ve denizin yarılması da, ayın yarılması da, sopanın yılana dönmesi de bütün bu mucizelerin, ayetlerin içindedir. Hepsi mucize olmakta ortaktır. Halbuki ayette, bütün mucizelerden sonra ayrıca “azabel elim” denmesi, bunun; bu anlatılanlardan başka bir şey olduğunu ortaya koyar. Bu ise kişinin öldükten sonra başına gelecek olan azaplardır. Demek ki “azabel elim” i gördüklerinde bütün kafirler inanıyor, iman ediyorlar. Fakat öldükleri için bu imanları onları cehennem azabından kurtarmıyor. Hadislere baktığımızda kıyamet alametlerinden birkaçı çıktığında artık iman edildiğinde bu iman kabul edilmez deniyor. Lakin bu ayetde ise haklarında aleyhlerinde ezeli hüküm geçenler yani kafir ölmesi Allah tarafından irade edilenler, ne kadar mucize, ayet görürlerse görsünler iman etmezler deniyor. Yani ayette kesin olarak iman etmezler deniyor, hadislerde ise iman eder lakin kabul edilmez deniyor. Kur’an’ın diğer ayetlerinde iman edildiğinde bu imanın kabul olunacağı bildirilmişti. Yani ayetlerle, bu husustaki hadisler birbirleriyle uyuşmuyor, zıtlık oluyor. O halde ayetin ifade ettiği manayı kabul ediyorum; bu husustaki hadisleri reddediyorum. Ve kıyamet alametlerini gören bir kişi iman etse bu iman kabul edilir, diyorum.

*** Soruyorum: Firavun ve çevresindekiler suda boğulduğunda, Firavundan başka da iman eden olabilir. İman etmeyen de olabilir. Düşünelim; eğer bu anda edilen imanın kabul edilmeyeceği düşünülürse ortaya şu çıkar: Bu zor durumda inanan ile inkarını bu mucizeye rağmen sürdüren iki çeşit insan karşımızdadır. Sizce bunların hiç farkı yok mu? Biz insanların görüş açısına göre bile, bu durumdaki iki insandan pişman olan ile inkarını devam ettiren kimse arasında ayırım yaparız ve bunun lazım olduğunu düşünürüz. Biz bile af dileyene karşı; onu affetme hissi duyarız, onu diğeri ile bir tutmayız. Hal böyleyken bize inanmayanlar; kendilerinin dahi ekseriyetle yapmayacağı bir fiili (bu iki insan arasında fark görmeme, ayrım yapmama) merhametlilerin en merhametlisi Allah’a yakıştırıyorlar.


Fatır 19: “Görmeyenle gören bir değildir.”
Fatır 20: “Karanlıklarla aydınlık da bir değildir.”
Fatır 21: “Gölgelik ile sıcaklık da öyle.”
Fatır 22: “Diriler ile ölüler de bir olmaz. Doğrusu Allah, dilediğine işittirir, yoksa sen kabirlerde bulunanlara (inatçı kafirlere) işittirecek değilsin.”
Zümer 9: “Yoksa inkarcı, geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin nimetini dileyen kimse gibi midir? Ey Muhammed! De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.”
Mümin 58: “Kör ile gören, inanıp iyi amelde bulunanla, kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz!”
Fussilet 33: “İnsanları Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve: “Ben müslümanlardanım“ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?”
Ra’d 16: “De ki: Kör ile gören bir olur mu hiç? Ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?”
Hicr 13: “Kendilerinden öncekilerin başlarına gelenler bilindiği halde, yine de ona inanmazlar.”
Hicr 14: “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan çıkmaya koyulsalardı.”
Hicr 15: “Gözlerimiz döndürüldü, biz herhalde büyülendik” derlerdi.”
*** Aişe’den rivayet olunduğuna göre; sıdıka-i müşarün-ileyha demiştir ki:
Resulullah:
_ (Ahir zamanda) bir güruh Kabe’yi (tahrib) kasd edecektir. Bunlar Beyda mevkiine geldiklerinde başbuğlarından son neferlerine kadar (ortaları da müstesna olmayarak) yere batırılırlar. (Yalnız muhalefet edip ayrılanlar kurtulup haber verirler) buyurdu.
Ben:
_ Ya Resulullah! Bunlar başlarından sonuna kadar nasıl batırılırlar; halbuki bunların arasında (bey-u şira ile geçinen) çarşı halkı vardır ki, bunlardan ma’dud değildirler, dedim.
Resul-i Ekrem:
_ (Evet) bunlar başlarından sonuna kadar batırılırlar. Sonra bu batanlar (kıyamet gününde) niyetlerine göre ba’s (Haşr-ü Neşr) olunurlar, buyurdu. (Buhari)
*** el-Müseyyeb bin Hazr’dan
“Ebu Talip ölürken, Allah Resulü onun yanına geldi. Bir de baktı ki Ebu Cehl bin Hişam ve Abdullah bin Umeyye bin el-Muğire oradalar. Amcasına hitaben dedi ki: “Ey amca! La İlahe İllallah“ de de, Allah indinde onunla seni savunayım. Hemen Ebu Cehl ile Abdullah: ”Sen Abdulmuttalib’in dinini bırakacak mısın?” diye müdahale ettiler.
Peygamber ne zaman amcasına aynı şeyi tekrar ettiyse, onlar da ona daha önce söylediklerini tekrar ettiler. Nihayet Ebu Talip’in son sözü Abdulmuttalib’in dini üzere olduğunu ikrar etmesi oldu. Böylece “La İlahe İllallah“ demekten kaçındı. Bunun üzerine Peygamber ona: “Bana yasaklanmadıkça mutlaka Allah’tan senin için af ve mağfiret dileyeceğim” buyurdu. Nihayet ”Peygamber ve iman edenlere, müşrikler için istiğfar etmeleri yaraşmaz” mealindeki ayet (Tevbe 113) ile “Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, bilakis Allah dilediğine hidayet eder ve hidayete ermiş kimseleri daha iyi bilir” mealindeki ayet (Kasas 56) nazil oldu. (Buhari, Müslim, Nesai)
*** Resulullah buyurdu ki: “Allah, canı boğazına gelmemiş olan kulun tevbesini kabul eder.” (Tirmizi, İbn Mace, İbn Hanbel)
*** Naziat 24: “Sizin en yüce Rabbiniz benim“ dedi.
Naziat 25: “Allah’da onu Son’un ve İlk’in azabıyla cezalandırdı.”

_ Kitap: Yüce Kur’anın Çağdaş Tefsiri Yazar: Süleyman Ateş
Naziat 25: “İlk sözü, Musa’yı yalanlaması, son sözü de “Ben sizin en yüce Tanrınızım” demesidir. Yahut Allah ona ömrünün evvelinin ve sonunun cezasını verdi, diyenlerde olmuştur.”


_ Kitap: Hak dili Kur’an dili Yazar: Elmalılı Hamdi Yazır
Naziat 25: Ahiret ve ula’dan anlaşılan ahiret ve dünyadır ki, dünya eziyeti boğma ile olmuştur. Böyle ise de burada ahiret sonraki, ula önceki anlamına olarak “Sonrakinin ve öncekinin eziyeti olmak üzere tuttu alıverdi” ve sonrakinden amaçlananın “Ben sizin en büyük Rabbinizim” kelimesi, öncekinden kasdedilenin de “Benden başka ilahınız olduğunu bilmiyorum” (Kasas 38) kelimesi olduğu İbni Cerir tefsirinde yazılıdır.


_ Kitap: Hulasat’ül Beyan Fi Tefsir’il Kur’an Yazar: Konyalı Mehmed Vehbi
Naziat 25: … Razi ve Ebussuud’un beyanları veçhile bu ayette ahire ve ula ile murad; Firavundan sudur eden iki kelime olduğu İbn Abbas Hazretlerinden mervidir. İki kelimeden birisi “Sizin için benden başka bir ma’bud bilmiyorum.” Diğeriyse “Ben sizin büyük Rabbinizim” ifadesidir ki; bu iki kelime arasında kırk sene geçmiştir. Zira evvelkini söylediğinde Cenab-ı Hak derhal ahzetmemiş, kırk sene sonra ikinciyi söyleyince ahzetmiştir ki, kullarının kusurunu ihmal edip ihmal etmediğine dahi tenbih buyurmuştur. Buna nazaran mana-yı ayet: (Firavun ikinci kelime olan “Ben sizin büyük Rabbinizim” demeye cür’et edince Allahu Teala onu kelime-i ahiresiyle ta’zib etti ve her ikisine de cezasını verdi) demektir.
--- Yorum: Bu ayetin tefsirinde dünya ve ahiret şeklinde mana veriliyor ise de biz ilk ve son şeklinde verilen manayı alıyoruz. Dolayısıyla firavunun boğulması dünya azabıydı. Yani mana şöyle oluyor: Firavun bu iki sözünden, azaba yakalandı. (Kasas 38, Naziat 24) Bu azap ise dünyada boğulmaktı.

*** Mü’min 45: “Allah o adamı kurmak istedikleri o azaptan korudu. Kötü azap Firavunun adamlarını sardı.”
Mü’min 46: ”Onlar, sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet gelip çattığı gün: ”Firavunun adamlarını azabın en ağırına atın!” denir.”
--- Yorum: 45. ayette “Firavunun adamları“ deniyor. 46. ayette “Onlar” deniyor. Burada kasdedilen Firavunun adamlarıdır, Firavun değildir.
*** Hud 96: ”Andolsun Musa’yı da ayetlerimizle ve apaçık bir belge ile gönderdik”
Hud 97: “Firavuna ve cemaatine. Bunlar Firavunun emrine uydular. Halbuki Firavunun emri hak değildir.”
Hud 98: “Kıyamet günü, kavminin önüne düşer. Artık o bunları ateşe götürmüştür. O, varılan yer ne kötü bir yerdir.”
Hud 99: ”Hem burada hem de kıyamet gününde lanetle izlendiler. Onlara verilen bu karşı destek ne fena bir destektir.”
---Yorum: Emir: Emretmek, iş, hal, durum, husus
Yektumu: Öncülük etmek, öne geçmek, kumanda etmek, başına geçmek, götürmek.
Firavunun kavmi, adamları; firavunun emrine, işine, durumuna uydular. Oysa firavunun emri, işi, durumu doğru değildir. Öncülük etti, götürdü. Kavmini kıyamet günü ateşe götürecektir. Yani, firavunun halini, durumunu örnek alıp uymaları, onların uyduğu firavunun hali, onlara kıyamet günü öncülük edecek, ateşe götürecek, demektir. Firavunun haline uymaları, uydukları firavunun işi , durumu onlara rehber olup, onları cehenneme sürükleyecektir. ”Kıyamet günü kavminin önüne düşer” ayetindeki “düşer” ifadesiyle kasdedilen, firavunun emri, işi, durumudur. Yani firavunun iman etmeden önceki halleri, işleri, düşünceleridir.

Firavunun adamları, firavunun bu düşüncelerini, işlerini benimseyip uyduklarından, firavunun emri önlerine düşer, onlara rehber olur. Yani ayet “Madem siz bu durumlara, işlere dünyadayken uydunuz, arkasından gittiniz; kıyamette de ibret ve ceza olarak yine arkasından gidin, ama cehenneme!” manasındadır. Buradaki lanet de yine firavunun adamlarınadır. Yani firavunun adamlarından iman etmemiş olanlar için. Zira firavunun adamları içinde, boğulma hadisesinde iman edenler de olabilir.

 

“Kavminin önüne düşer” ifadesiyle ilgili olarak açıklama: Bir önceki ayette iki kere firavunun emrinden bahsediliyor. Burada ise “düşer” deniyor. Dolayısıyla ne düşer? Evvelki ayette zikredilen firavunun emri, iman etmeden önceki hali, durumu önlerine düşer diyoruz.

*** En’am 158: ”Onlar ancak şunu gözlüyorlar ki, kendilerine melekler geliversin veya Rabbin geliversin veya Rabbinin bazı ayetleri, alametleri geliversin. Ancak Rabbinin bazı alametlerinin geldiği gün, önceden iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış bir kimseye o günkü imanı hiçbir fayda vermez.”
---Yorum: Dünyevi azap geldiğinde daha önce inanmamış ve imanında hayır kazanmamış kişiler bu anda inansalar bile azap geri çevrilmez demektir. Yani imanları kabul edilmez manasında değildir. “Önceden iman etmemiş” kişiden kasıt, azap gediğinde inanıyor, evvelden inanmamıştı demektir. Fakat inandıktan sonra hayır denebilecek bir şey yapıyor. Mesela çevresindekileri uyarıyor, onların da iman etmesine vesile oluyor. Yahut Allah’ı zikrediyor, dua ediyor. “İmanında hayır kazanmamış” ifadesiyle kasdedilen ise, son anda iman etmiş ve ölmüş; yani imanından başka, hayır kazanacak bir şey yapmadan ölmüş kimse demektir. Firavun gibi. Bu iki durum için örnek:

Birinci durumda: Hz. Nuh’un oğlu. Sular yükseliyor, o bu durumu müşehade ediyor, daha yükseklere çıkmaya çalışıyor. Yani suların yükselmesi olayında Hz. Nuh’un oğlu hemen ölmüyor; su yavaş yavaş yükseliyor. işte burada, bu şekildeki bir helakta, azapta belde ahalisi için imandan sonra hayır yapabilecekleri zamanları oluyor.
Hud 42: “Gemi içindekilerle birlikte, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna bağırdı: “Yavrucuğum, gel, bizimle beraber bin! Kafirlerle beraber olma!”
Hud 43: ”O, dedi ki: ”Ben, beni sudan koruyacak bir dağa çıkacağım.” Nuh da “Bugün Allah’ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur” dedi. Derken dalga aralarına giriverdi. O da boğulanlardan oldu.”

İkinci durumda: Firavunu örnek veriyorum. Ordusuyla Hz. Musa’yı takip ederken, birden bire sular kapandı, Firavun iman etti ve hemen boğuldu. Burada imandan başka hayır işlemeye fırsatı, zamanı olmadı. İşte ayetteki ifadelerin anlamı budur. Tefsirlerin neredeyse tamamı, Firavunun imanının kabul edilmediğini savundukları için “imanında bir hayır kazanmamış” ayetinin yorumunda çok güçlük çekiyorlar ve bu noktada tatmin edici bir izah yapamıyorlar.
*** Firavun müslüman olarak ölmüştür. Allah dilerse onu cehennem azabına uğratmadan cennete koyar. Dilerse, dilediği kadar cehennem azabına uğratıp, ondan sonra cennete koyar.


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Muhammed Ender / 23.9.2010



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...