Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Doç. Dr. Mustafa Alıcı İle Söyleşi

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Mustafa Alıcı Söyleşi Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 1904 Hit : 5613 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı
1 Müslüman Hıristiyan Diyaloğu
2 Dinler Tarihinin Batılı Öncüleri

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Müslüman Hıristiyan Diyalog Sürecine Pratik Bir Bakış
2 Monologdan Diyaloğa Çağdaş Hıristiyan Düşüncesinde Hıristiyan Müslüman Diyaloğu
3 Doç. Dr. Mustafa Alıcı İle Söyleşi
4 Dinler Tarihinde Kadim Dini Geleneklere ve Analojik Metoda Vurgu Ugo Bianchi (1922-1995)
5 Dinler Tarihi Disiplininin Dinlerarası Diyaloğun Teorik Çatısına Katkıları

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
click women cheat on men what makes husbands cheat
link how many women cheat on husbands why do wifes cheat
abortion methods terminating pregnancy at 20 weeks articles on abortion
metformin metformin metformin
progesterone progesterone progesterone
gabapentin use in psych gabapentin use in psych gabapentin use in psych

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar
Yayınlandığı Tarih
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki http://www.eilahiyat.com/roeportajlar/986-rize-ahiyat-dinler-tarihi-retim-esi-dodr-mustafa-alhocamle-s.html

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Doç. Dr. Mustafa Alıcı İle Söyleşi

 

"Renkli kişiliğiyle tanınan hocamız Mustafa Alıcıyla, Dinler Tarihi- Diyalog-İlahiyat bağlamında keyifli bir söyleşi yaptık..."

 

Hocam İlahiyat serüveniniz nasıl başladı? Neden İlahiyat?

1969 Erzincan doğumluyum. Babam evde sürekli Kur’an- Kerim okuyan hafız imamdı. Annem ise babası Dağıstan’dan Stalin’in zulmünden Türkiye’ye hicret etmiş çok dindar bir babanın kızı.

Ablam İmam Hatip’e gidiyordu bende onun sayesinde 1982 yılında aynı okula kaydoldum. Zaten Erzincan’da dindar aileler her yerde olduğu gibi çocuklarını İmam Hatip’e verirlerdi. Yaşadığımız mahalle bir alevi mahallesiydi ve koskocaman mahalledeki tek Sünni aile bizdik. Bu da daha çocukluğumda “başkalarıyla yaşama”yı öğrenmeme sebep oldu ve Dinler Tarihine yönelmemde etkili oldu.

İlahiyata gitmemde etkili olan bir aktivite olmuştu. Meşhur hattatlardan Hamid Aytaç’ın öğrencisi Yusuf Erzincanî bizim imam hatipten mezun olmuştu. Kanserden ölünce ölüm yıldönümlerinin birinde Marmara İlahiyattan Hüsrev Subaşı hoca Erzincan’a gelerek okulda onunla ilgili bir konferans vermişti. Çok etkilenmiştim. Hukuk, siyasal düşünürken İlahiyat’a gitmeye o an karar verdim ve 1988 yılında Marmara İlahiyatı kazandım.

Bence İlahiyat öğrencisi her zaman bir dünya ve ahiret kaygısı taşıyor. İmam hatipten aldığımız bu kültür bizi kendi alanımıza yönlendiriyor. Bu belki bir gerilimdir aynı zamanda. Ve gerilimi sağlıklı bir şeklide atlatabilmek için onunla uzlaşmanın yollarını aramak lazım. İnsan olarak doğu halklarına baktığımızda sadece ruha yöneldiklerini bedeni ihmal ettiklerini, batı insanının ise sadece maddiyatı önemsediğini görürüz. Bunlar arasında bu toprakların insanı madde ve mana açısından çok avantajlı durumdadır. Aslında diğer fakülteler içinde ilahiyat fakültesinin durumu da böyledir. Hem maddenin hem de mananın bir arada bulunduğu bir yerdir benim için. Beni en çok cezbeden ve ona yönelmeme vesile olan ana saik (vesile) buydu. Marmara İlahiyata 1. tercihle gittim. O zamanlar katsayı sorunu olmadığı için arkadaşlardan siyasal yazanlar, hukuk yazanlar oldu. Ben puanımla rahatlıkla İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini veya Ankara Siyasalı kazanıyordum.

Ben hep şöyle düşünürüm; Allah bizi yaratırken önce seçmiş ve “ol” demiş, sonra bir avuç toprak kalmaktan kurtarıp bize kendi Ruhundan üflemiş… Bu daha ince bir seçme… Ve bizi her türlü canlıdan üstün tutmuş. Mesela bizi sürekli aynı yerde kalan bir bitki yapmamış bizi insan yaratmış. İnsanları diğer varlıklardan ayıran üç özelliğimiz var; alet edevat kullanabilmesi, sezgisel yetisinden faydalanarak soyut düşünebilmesi ve son olarak bir dine daha açık bir ifadeyle Allah’a inanması.

Sonra; bizi Müslüman kılmış bu daha ayrıntılı bir seçkinlik, daha sonra bizi Hz. Muhammed’e ümmet eylemiş bu çok çok büyük bir halisane bir seçkinliktir ki bunun avantajını, adeta kaymağını kıyametteki o muhteşem hesap günü yiyeceğiz inşallah. Tabi ki daha ayrıntılı bir seçim daha var ki Allah bizi “ilahiyatçısı” kılmış ve diğer ümmet bireylerinden bizi kati suretle seçerek ayrıştırmış.

 

Dinler tarihinin diğer ilahiyat dersleri arasındaki yeri nedir? Kelamcılar Kelam ilmini “Eşrefu’l ulum” olarak nitelendiriyorlar. Size göre de Dinler Tarihi “Eşrefu’l ulum” mudur?

Bir bilim adamı kendisiyle uyum içinde olması için huzurlu olabilmesi için diğer disiplinlerden daha üstün olduğunuz savunması gayet doğaldır. Kendisi için ve faydalı olduğu insanlar için bu gerekli. Ama bence bir bilimin üstün olması için 3 şartı taşıması gerekir; birincisi, bu bilimin gündemi çok dinamik. Onun uğraştığı ana konular aynı zamanda insanlığın asıl gündemindeki konular ve bunlar insanı sürekli meşgul edebiliyor bundan dolayı dinler tarihinin uğraşı alanlarına bakılırsa bir; dinler arası diyalog, ikincisi Allah inancı, Müslüman-Hıristiyan ilişkileri, dinler arası ve milletler arası çatışmalar, medeniyetler, kültürler. Dolayısıyla, -Dinler Tarihçileri olarak üstünüz demiyorum aksine- bu alanın üstün dinamizmi otomatik olarak capcanlı ortaya çıkıyor. tefsircisi, hadisçisi kelamcısı, fıkıhçısı felsefecisi dahil herkes dinler tarihinin uğraştığı alanlara doğru kaymaya başladı ve bu konuda doktora tezleri yaptırmaya başladı son günlerde. İkincisi Dinler Tarihinin tuttuğu metodolojik yaklaşımların etkin ve “işe yarar” oluşudur. Kur’an-ı Kerim’in üç boyutunu yakalayabilmek gerekir. Kuranda sadece müminlere hitap eden bir kelam-fıkıh-tasavvuf mantığı yok, yani sadece amel/fıkıh açısından başlayıp üstün insan olma hedefi yok. Ne var; hitap alanına baktığımızda; Ey İman edenler, Ey Ehli kitap ve Ey insanlar diye üç ayrı kategori ve bu kategoriyi katmanlaştıran bir kozmolojik anlayış var. Öyle ki ayetlere ne kadar dalarsak bu katmanları gittikçe genişler. Bu üç boyutu yakalayabilmek önemlidir. Ki bunun da ancak bir Dinler Tarihi bakış açısıyla olabileceğini düşünüyorum. Sözgelimi Allah inancını anlatmak için tarihsel mukayese yani yapısal fenomenoloji yöntemleri kullanılmalıdır.

Bir başka örnek daha vereyim; mesela Hz. Peygamberi en güzel bir şekilde anlatmak için -Kur’an-ı Kerim’in söylediği gibi- “üsve-i hasene (en güzel model)” müminler için öznel alanı ifade ettiğini, ehli kitap için “hatemu’l enbiya” şeriat zincirinin öznel olmaktan çıktığını, son olarak insanlar için “rahmeten lil ‘âlemin” gibi çok nesnel vasfın kullanıldığını ortaya koymaktadır. Bu boyutsal kategorileri ancak tarihsel mukayeseli yaklaşımla anlayabiliriz. Yani artık İsa Mesih’e bakışımızda daha boyutlu ve daha derin bir mukayeseye ihtiyaç var ki bu yöntem Dinler Tarihinde mevcuttur. Peygamber efendimizin üsve-i hasene oluşunu hadis, siyer gibi bilimlerden öğrenebiliriz ama onun Ehli kitap bağlamında hatemu’l enbiya veya antropolojik açıdan rahmeten lil ‘alemin’i anlayabilmemiz için Dinler Tarihine ihtiyacımız vardır.

Üçüncüsü, objektif açıdan düşündüğümüz zaman; bir bilim gerçek bir ilim olmak için aynı zamanda hem yerel hem küresel kimlikte olabilmelidir. Hani bir banka reklamında geçer; “dünyanın yerel bankası” diye. Aslında gerçek insan olan Müslümanın tarifi de böyle olmalıdır; “dünyanın yerel insanı” yani mümin hem bulunduğu yere ait olmalı ve onları alabildiğine yaşayabilmelidir. Mesela Rize için söylemek istersek, (çeşanı, pepeçurayı dışlayan rahat edemez ) hem de dünyadan/çağından kopmadan, âlem içinde sıradan bir parça olmadığını domino taşı gibi kader ve yazgı içinde çok önemli bir konumda olduğunu hatırlamalı. İşte Dinler Tarihi bunu çok rahatlıkla başarıyor. Ben bu yüzden Dinler Tarihini çok seviyorum. Nitekim dil sorununu çözmüş kabiliyetli öğrencilerin çoğu da Dinler Tarihini çok seviyor ve bu alanda çalışmak istiyorlar. Mesela Rize İlahiyat’ta fakülte birincileri çoğu zaman dinler tarihini seçmek istiyorlar, seçmeyenler ise alt yapı eksiklerinden şikayet ediyorlar. Bu alan kısaca söylersek içeriği çok zengin ve çok boyutlu ve insan kadar Allah’a ait olma bilinci veriyor. Ayırca diğer dinler içerisinde İslam’ın üstünlüğünü izhar etme sevdasında olan bir ilimdir. Yine, “insan nedir”in cevabını en doğal haliyle ve bütün yönleriyle veriyor ve Kur’an-ı Kerim’deki bu konudaki bir ayeti anlamamızda gözümüzü keskinleştiriyor. Dahası din olgusunu bir canlı organizma gibi parçalara bölerek altı boyutta inceleyerek veren bir bilimdir; teolojik boyut, sosyolojik boyut, pratik boyut, mistik boyut, materyalist boyut, kıssacı boyut. Tüm bu boyutlar bir dini 360 derece çevreleyen bir bakış açısını yansıtır.

 

Dinler Tarihini alan olarak seçmeniz ve Dinlerarası diyaloğu doktora tezi olarak işleminiz nasıl gelişti? İtalya’da nelerle karşılaştınız?

Dinler Tarihi aslında az önce söylediğim gibi otobiyografimle uyumlu bir alandı. Dillere ilgi duyduğum için Marmara İlahiyat 3. sınıftayken İtalyan Kültür Merkezinde İtalyanca kursuna gittim. Yusuf İslam o yıl bir konferans vermek için okulumuza gelmişti. Bir vesile ile ona yaklaştım ve bana hangi bölümü önerirsiniz diye sordum, Dinler Tarihi dedi. Zaten imam hatipte iken bile her gün mutlaka 50 tane İngilizce kelime ezberlerdim. Lisedeki hocam benim dile kabiliyetim olduğunu söylerdi. Üniversitedeyken bunun çok avantajını gördüm. Önce kaza ile kelamdan yüksek lisans yaptım. Bunun sebebi, dinler tarihi hocamın dinler tarihi yüksek lisans programı açmamasıydı. Bu da bence büyük bir nimet oldu benim için. Doktora için tekrar dinler tarihine döndüm ve Kelam’dan aldığım bilinç beni çok etkiledi. Burada yeri gelmişken Bekir Topaloğlu hocama minnettarlığımı sunmalıyım. Doktora ders dönemindeyken aynı zamanda Beyoğlu’nda St. Antuan Kilisesi’nde Latince kurslarına devam ettim. Latince hocam aynı zamanda kilisenin başrahibiydi. Ona, o zamanlar yeni yeni adı duyulan dinler arası diyalog konusunda Vatikan’dan burs bulup bulamayacağını sordum. Bunun üzerine onun referansıyla Vatikan’daki Papalık Dinler Arası Diyalog Konseyi’ne başvuru yaptım ve burs çıktı. 1996 Eylül ayında gitmem gerekirken Nisan ayında gittim ve rta İtalya’da bir şehir olan Perugia’da kalarak Eylül ayına kadar ileri İtalyanca kursuna yazıldım.

Kurstayken hocam Asyalıları bir yere Afrikalıları bir yere oturtuyordu. Hoca beni nereye oturtacağını bilemedi. Bana “dove la Turchia” (Türkiye nerede?) diye sordu. Bakın işte bu olay bizim dünyanın yerel insanı olduğumuzun göstergesidir. Yani Türkiye hem Asyalı, hem Avrupalı, hem Kafkasyalı hem de bir zamanlar Afrikalıydı.

Gene mesela Perugia’da bir manastırda rahip öğrencilerle birlikte kalıyordum. Manastırdaki tek Müslüman bendim. Onlarla birlikte yaşamak çok önemli bir tecrübe oldu ve bu durumdan asla korkmadım. Çünkü benim arkamda Hz. Peygamber’i Hira’dan aşağı indiren ötekilere karışıp onlara karşı mücadele eden bir peygamberin gücü vardı. Zaten Müslüman kendi kültürüne hâkim olduğu takdirde hiçbir kültürden korkmaz. Müslümanın çok mükemmel bir teoloji bilgisi varsa, bir Peygamber inancı varsa, çelişkisiz bir itikadı ve modern hayatla uzlaşabilen bir hayat görüşü varsa hiçbir şeyden, hiçbir kültürden çekinmez ve korkmaz. Bu yüzden onlarla çok rahat geçindim.

Roma’ya döndüğümde İtalyancam bir konferans verecek seviyeye gelmişti. Oraya sadece kütüphanelerden istifade etmek için gitmeme rağmen aynı zamanda Misyoloji Fakültesi’nin son sınıfına kaydoldum. Üç tane ders alıyordum: Hıristiyanlık ve Diğer Dinler diye bir dersim vardı. Hocası dünyaca ünlü Marisoza Davamoni adında bir din fenomenologuydu. Yaklaşık iki yüz kişilik amfide tek Müslüman öğrenciydim. Bir keresinde derste şöyle dedi: Aramızdaki Müslüman öğrencinin de bildiği gibi, Müslümanlar Kâbe’nin etrafında dönerler ve Kâbe’nin içinde Hz. Muhammed’in mezarı vardır. Hz. Peygamberin orada yattığını zannediyordu. Ben tabi hemen düzelttim ve Kâbe’nin içinin boş olduğunu, insanlar için va’zedilmiş ilk sosyolojik ev olduğunu, Âdem ile Havva’nın ilk evi olduğunu söyledim.

Gene Misyoloji Fakültesi’nde Kayseri asıllı Edmud Farahyan adlı Ermeni bir profesör vardı. Kitabı Mukaddes ve Diğer Dinler dersimize giriyordu. O derste dinler arası diyalogun kutsal kitap temellerini anlatıyordu. Bakın onlar temellerini kendileri çıkarırken, bizim elimizde hazır olduğu halde istifade edemiyoruz. Kur’an-ı Kerim ve diğer din mensupları konusunda hiç kitabımız yok. Orada beni en çok üzen şey onların çok çalışkan olması, bizim ise elimizde çok fazla doküman olduğu halde hiç çalışmamamız, sadece Kur’an ve Sünnet’in bilgileriyle yetinmemiz. Modern çağa uygun bir pozisyon hala alabilmiş değiliz. Hala “Kur’an-ı Kerim’de Hıristiyanlık” diyoruz mesela. Hâlbuki Kur’an, asla “Hıristiyanlık” kelimesini kullanmaz çünkü “Hristiyan”, aslında “İsa’yı Rab edinen kimse” demektir. Bunun yerine “Nasranî” kelimesini kullanır. Kur’an çok sistematik olduğu halde biz hala bu sistematiği ortaya çıkarabilmiş değiliz. Bu konuda çok eksiklerimiz var. Bir konferansta bir Profesör Kuranı Kerim’de İncil’in tahrifi diye bir konuşma yapıyordu. Kur’an-ı Kerim’deki tahrif ayetlerinin tamamının Yahudi kutsal kitabıyla ilgili olmasına rağmen, konuşmacı bunu İncil’e uyarlamıştı. Ben de dedim ki; Allah, Matta, Luka, Yuhanna İncillerini kabul etmiyor ki, dolayısıyla onları ismen zikretmemesi doğaldır. Varlığını kabul etmediğin bir şeyin hukukîliğini nasıl soruşturursun veya onun meşruluğunu nasıl ortaya koyarsın? Profesör buna cevap verememişti.

Orada ilgimi çeken bir başka şey İslam İlahiyat Fakültesi kurmuş olmalarıydı. 1984’de bizdeki Yüksek İslam Enstitüsü gibi, Arap ve İslam Araştırmaları Enstitüsü kurmuşlar. Burada hem lisans, hem yüksek lisans, hem doktora yaptırıyorlar. Ve genelde Arap asıllı Hıristiyanlar buraya devam ettiği için dil sorunları da yok. Ve oradan mezun olanlar genelde Arap ülkelerine diyalog faaliyetlerinde etkili misyoner papazlar olarak gönderiliyor.

 

Hocam Vatikan döneminizden sizi etkileyen ilginç hatıralarınızı bizimle de paylaşabilir misiniz?

Benim en çok ilgimi çeken olaylardan bir tanesi Türk asıllı bir rahiple karşılaşmam oldu. İsmi Joseph idi. Bir konuşmamızda; “biliyor musun aslında ben Sivaslı bir ailenin çocuğuyum” dedi. Ona Türkiye’den bahsetmemi istedi. Aslında Almanya’da gurbetçi bir işçi ailesinin çocuğuymuş. Çok çocuklu bir aile oldukları için kendisini Alman bir aileye evlatlık vermişler. Böylece gerçek ailesinden kopmuş ve onlardan hiç kimseyi tanımıyormuş. Ben Türkiye’yi anlattıkça çok hoşuna gitti. Kendisi Türk ama rahip; bu beni en çok etkileyen olaylardan biriydi. Din değiştirmek kolay bir şey değildir. Böyle bir insanın tekrar Müslüman olması ilahi bir hidayet ve objektif bir anlatımla ancak mümkün olabilir.

 

Hocam bir de şu anki papa ile görüşmeniz varmış…

Şu anki papa 16. Benedictus o zamanlar Vatikan’da İman ve Dogmatik Komisyon başkanıydı yani çok etkin bir görevdeydi. Düşünün ki onun işgal ettiği makam Skolâstik görüşe aykırı olan fikirleri sorgulayabilen en önemli makamlardan birisidir. Ben birkaç kişiye zor soru sorunca beni onunla tanıştırmak istediler ve ona bu soruları sormamı istediler. Roma’da benim kaldığım İrlanda yurdunun bahçesine gelmişti ve o zamanlar rütbece kardinaldi. Ona doktora tezimle alakalı sorular sordum. O da kendince cevaplar verdi. Ben en sonunda “siz kesin papa olursunuz” demiştim. O da bana “sen de Muhammed (s.a.v.) gibi yanlış kehanetlerde bulunuyorsun” demişti gülerek. 1997 de konuşmuştuk. Bakın kendisi en sonunda papa oldu.

Bir başka enteresan bir olay daha var. Mesela benim İngiltere’ye gidişim çok enteresandır. Bir keresinde Roma’nın meşhur Cumhuriyet Meydanı’nda cappochino içerken yan masadaki iki yaşlı adamın Hıristiyanlıktan bahsettiğini duydum. Çok ilgimi çekti ve onlara Hıristiyanlık üzerine çalışmak üzere burada bulunduğumu anlattım ve “sizi dinleyebilir miyim?” dedim, kabul ettiler. Meğer adamlardan biri İngiltere Bristol’de Trinity Koleji’nden emekli bir İngiliz profesörmüş. Roma’ya gelip yerleşmiş. Ben de kendisine doktora talebesi olduğumu söyledim. Kendisiyle konumla alakalı ders işlemek istediğimi söyledim. Olur dedi ve beni evine götürdü. Yirmi gün boyunca beni her gün evine götürüyordu. Beraber öğleden sonra ders yapıyorduk. Bana, özel kitaplığından istediğimi alabileceğimi söyledi. Ben de ondan birkaç koli kitap almıştım. Sonra kendisine Hıristiyanlığı sadece Katoliklik olarak anlamadığımı Protestanları da anlamak istediğimi söyledim. O da bana gerekli bursu bulacağını ve beni İngiltere’ye göndereceğini söyledi. Ve beni İngiltere’ye yolladı. 2.5 ay kadar Bristol, Birmingham ve Totenham’da kalarak çalışmalar yapma fırsatım oldu. İngiltere’ye gitmemi girişkenliğime borçluyum. Mesela Birmingham’da Müslüman Hristiyan Araştırma Merkezi’ndeki veya Bristol’deki aktif ders işleme yöntemlerine hayran kaldım. Öğrenci hiç not almazdı hep daha önceden verilen ders notlarına çalışıp hazırlıklı gelirdi. Çok hoş şeyler bunlar. İngiltere’nin bana çok büyük etkisi olmuştur.

Bristol de bir profesör vardı. “Çoğulcu Bir Cemiyette İncil” diye kitabı var adamın. Bu kitabı bana hediye etti. Bana; “sizin kitabınızda bir mübahale ayeti var. Benim ilgimi çekti ama ben inanmıyorum. Var mısın yapalım mı?” dedi dalga geçerek. Ben de “olur” dedim. Ayeti okuduk, bir hafta sonra adamın gerçekten de öldüğünü öğrendim. Böyle ilginç bir olay da geçmişti başımdan.

 

Savaşların “din adına” yapıldığı çağımızda, sizce diğer din mensuplarıyla Müslümanların diyalogu nasıl olmalıdır?

Ben “dinler arası diyalog” terimine biraz ihtiyatlı yaklaşanlardanım. Diğer gelenek mensuplarına tavrımız bağlamında Araf süresi 52. ayetten yola çıkarak size cevap vereceğim. Bu ayet Allah’ın gönderdiği kitap ile müminlerin nasıl birbiriyle örtüştüğünü anlatır. Buyurur ki: “Biz onlara bir kitap getirdik ki mümin bir topluluk için ilim üzerine tafsilatıyla açıkladığımız, hidayet verici ve müminler için rahmet edicidir.” Bu ayet kitabımızın üç önemli özelliğini anlatır: ilim üzerinde oluşu, hidayet vericiliği ve rahmet oluşu. Bunlar aynı zamanda Hz. Peygamberimizin de özellikleridir. Kuran’ın vazgeçmediği kıstas ilimdir. Şimdilerde Avrupa Birliği sürekli öğrenen ve kendini geliştiren hayat boyu bilgi toplumu istiyor. Bu yüzden Erasmus, Socrates gibi programlar üretti ve halka indirgeyecek şekilde bilgiyi yaymayı amaçlıyor. Fakat Kur’an-ı Kerim bunu asırlarca önce söylemiştir. İlim üzerine kurulu, bilinçli, bilgiyle sonsuza kadar alakadar, bilgiyi yayıcı bir toplum istediğini ortaya koymuştur. Ayrıca Kur’an, bilgiye kavuşmuş insanın ne yapması gerektiğini söyler. Bir insan bilgi sahibi oldukça yol gösterici olur. Bilgi sahibi olduktan sonra hidayet edici yani yön verici, doğrultucu, düzeltici, rehber olucu, önder oluş safhası başlar. Zira bilgi insana yeni misyonlar yükler. Eğer siz bilgiyi, eğer siz atom bombasını insanları öldürmek için kullanırsanız, eğer siz nükleer fiziği milletleri tehdit etmek için kullanırsanız veya Müslümanları demokratikleştirmek adına bir savaş şeklinde kullanırsanız, bu hidayet ediciliğe yönelten bir bilgi olmaz. Mesela Amerika bugün bilgi toplumuyum diyor, evet, yüzlerce üniversitesi var, kültürünü yaymaya çalıştığı her türlü paradigması, her türlü parametresi ve imkânı var ama dikkat ederseniz bunları rahmet edicilik yönünde kullanmıyor.

Bizim ismimiz “salim” değildir, “Müslim”dir ve hem barışı hareketlendiren hem de teslimiyeti sağlayan, entegre edici bir kimliğimiz vardır. Ötekilerle ilişkiler söz konusu olduğunda sadece onların iyi taraflarını ortaya çıkarmayan bu tavırla, kötülükleri gideren kötüleri eğiten, iyilikleri yayan bir toplum. Ehli Kitaptan birisi; “sen bana ne vereceksin?” dediği zaman bizim ona vereceğimiz üç şey olduğunu söyleriz: alabildiğine rasyonel ve objektif bir antropoloji, alabildiğine sübjektif bir Tanrı bilgisi/kulluk bilgisi, sürekli olarak yol gösterici, insanların lehine olabilecek bir hidayet toplumuna dahil olma müjdesi ve diğer insanlarla uyum içinde yaşayabileceğimizi gösteren en önemli özelliğimiz olarak “Rahmeten lil alemin” bir rehbere sahip oluşumuz.

Biz aklettiğimiz ve öğrendiğimiz doğruları hemen yayan bir toplumuz. Maymonides (Musa b. Meymun) diye bir Yahudi filozofu vardır. 1200’lü yıllarda yaşamış bir Yahudi âlim… Aynı zamanda İslam felsefesini de çok iyi bilen bir âlim, en önemli eseri olan Delâletu’l- Hâirîn’i, bilim dili Arapça olan bir ortamda, sırf Müslümanlar okumasın diye Arap lisanıyla ama İbranice harflerle yazmıştır. Bunu bir Müslüman ilim adamı asla yapmaz. Çünkü “rahmeten lil âlemin” olduğunu söyleyen bir Peygamber, “rahmeten li’gavmi yu’minun” diyen bir Kitabımız var.

Bu bakımdan diyalog üzerine Türkiye’deki bir üniversitede yapılan ilk doktora tezine sahip bir akademisyen olarak Batı’nın diyalog namına yaptığı ve yapmak istediği faaliyetleri bir tür kendi kültürüne entegre edici, sindirici, aynı zamanda asimile edici bir zihniyetin ürünü olarak görüyorum ve hala bunu böyle düşünüyorum. Dinler arası diyalog öncelikle seküler batı toplumu için, sonra misyoner gayeler için kullanılıyor ve zaten artık açık bir şekilde söylemekten de kaçınmıyorlar: diyalog misyonun en önemli araçlarından biridir.

Ancak onlar kendi kitaplarını baz alarak Hristiyan- İslam diyalogu diyemezler ama biz, bundan çok rahat bahsedebiliriz. Çünkü Kuran-ı Kerim bizzat Hıristiyanlara ve Yahudilere karşı nasıl davranacağımızı gösteriyor. Sadece tek boyutuyla hep iyi taraflarından bakmıyor veya hep kötü taraflarını anlatmıyor veya tek boyutuyla objektif olarak bakmıyor. Üç boyutla Hıristiyanların olumlu, olumsuz ve tahsisli olumsuz veya olumlu yönlerini sunuyor bize Kuran-ı Kerim.

Dinler arası ilişkiler içine giren bir Müslüman bunlara dikkat etmeli. Aynı zamanda sadece bizim kutsal kitabımız yalnızca müminlerin kitabı değil, hem Hıristiyanlara hem de Yahudilere hitap etmesi dolayısıyla ötekileri de muhatap alan ve onları meşgul olmaya adeta zorlayan bir kitaptır. Yahudilerin az veya çok bir ilah anlayışları var ve İbrahim’in Tanrısı dedikleri Allah’a tapmaya çalışıyorlar. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim “yâ ehle’l-Kitab” diye hitap edebilmektedir. Katolik dünyasının ruhani merkezi Vatikan şu anda Dinler arası Diyalogu bir tür hâkimiyet politikasının bir parçası olarak görüyor. Özellikle XVI. Benedictus gelir gelmez bütün Papalık Dinler arası diyalog konseyini dağıttı hatta konsey başkanı Mciheal Fitzgeral giderayak bir basın toplantısı yaptı ve şöyle demişti: “25 senedir dinler arası diyalog içindeyim ve şunu söyleyebilirim ki dinler arası diyalog en fazla Müslümanların işine yaramıştır”. Ve bunu söyledikten sonra Mısır’a tenzili rütbeyle adeta sürgüne gönderildi. Bu rahibin söylemek istediği şey şu; biz Müslümanlar ne kadar doğal insanlarız, ne kadar fıtrata uygun hareket ediyor ve diğerlerine karşı insan olarak gözlemleyebiliyoruz. Hâlbuki Vatikan bizle diyalog yaparken başka konuşuyor kendi aralarında ise “herkes ağzıyla bizim rabbimiz İsa’dır demedikçe biz diyalogu bırakmayacağız” diye ruhbanlarına eğitim veriyor. Tabi ki bu yöntemle başarmaları mümkün değil.

 

Son olarak İlahiyat öğrencilerine tavsiyeleriniz nelerdir?

İlahiyat öğrencilerinin öncelikle dil konusuna çok ağırlık vermeleri gerekiyor. Çünkü akademik çalışma yapılsın veya yapılmasın yüksek lisans yapsın yapmasın Arapça ve İngilizce gerekli. Bence ilahiyat Hazırlık sınıfları için Arapça ve İngilizce ortak ağırlıkta verilmelidir.

İlahiyatçı özellikle Arapça bilgisiyle kendi klasiklerini çok rahatlıkla okuyabilmeli Kur’an-ı Kerim’in tefsirini artık etimolojik, morfolojik yetisiyle kendi başına yapabilmeli.

Ayrıca bu interneti çok iyi kullanmak gerekiyor. Bugün internet, bilginin ayağımıza kadar gelmiş olması demektir. Ve bundan çok iyi bir şekilde istifade edilebilmesi gerekiyor. Mesela ben doktora tezi için İtalya ve İngiltere’ye gittim ama doçentlik için internetten faydalanmam yeterli oldu.

Bir de ideal sahibi olmak gerekiyor. Mesela Emile Durkheim; “Bir insanın ideali ve bu idealini gerçekleştireceği, hayatını onunla anlamlandıracağı kişisel bir siyaseti yoksa o kişi öğretmense öğretmenliği bıraksın, öğrenciyse öğrenciliği bıraksın” der. Biz Türk toplumu olarak Orta Çağdan beri ideali olan bir toplumduk. Ancak biz, aşırı idealize edilmiş Mesih beklentisindeki Yahudi toplumu değiliz veya ideal bir toplum kurmak için İsa’yı bekleyen bir Hıristiyan kilisesi gibi değiliz. Bunlara karşı bizim idealizm anlayışımız reel politiktir. Yaşanmış hem de bunu toplumun her katmanına yayan bir ideal örneğimiz ve modelimiz mevcut: 40 yaşına kadar el –Emin, 40 yaşından 63 yaşına kadar Mümin olan bir modeldir bu. Hz. Peygamber (s.a.s) Medine’de, on senede İslam’ın nasıl yaşanabilir olduğunu, gelen vahiyle yaşayan sünnetin nasıl örtüşebildiğini mükemmel bir şekilde göstermiştir. Bize de nasıl ideal yaşayabileceğimizi gösteren en güzel örnek bu on senelik zaman dilimidir. Başlangıçtaki bu kutsal zaman dilimi çok önemlidir. İlahiyat öğrencisinin de, böyle mükemmel bir geleneğin parçası olduğunu hissetmesi önemli. Yani topluma ideal verebilme yeteneğine sahibim diyebilmeli. Mesela bir yüksek lisans öğrencim bir keresinde şöyle demişti: “Hocam sizin dersinize girdiğim zaman ne kadar az şey bildiğimi fark ediyorum, başka bir ortama girdiğim zaman da ne kadar çok şey bildiğimi sanıyorum.”

Hocam vermiş olduğunuz kıymetli bilgiler için teşekkür ederiz…

 

Röportajı Gerçekleştirenler: Merve Keskin- Ülüve Atasoy

 


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Nurgül Çepni / 6.2.2010



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...