Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 892 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Hadislerde İsnad Sistemi

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Mustafa Karataş Hadis Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 1892 Hit : 5370 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Sünnet Ya Da Diğer Bir İfadeyle Hz. Peygamberin Kuran Yorumu
2 Süneni Erbea ve Bazı Hadis Kitaplarında Yer Alan Hadislerin Durumu
3 Ruyeti Hilal Konusu Çerçevesinde Hadisleri Yeniden Okuma
4 Ravi Sahabiler ve Hadis Sayıları
5 Muksirun ve Hadis Sayıları
6 Mukillun ve Hadis Sayıları
7 Mirac Keşiftir
8 İstanbulun Fethi İle İlgili Hadisler ve Yorumları
9 Hz. Peygamberin Şehirleşme ve Yerleşim Konusunda Çevre Bilincini Geliştirmeye Yönelik Çabaları
10 Hz. Peygamberin Beden Dili
11 Hz. Peygamber Gibi Çalışmak
12 Hadisleri Yeniden Anlamak
13 Hadislerde İsnad Sistemi
14 Hadisler Işığında Teravih Namazı
15 Hadis Sayım Metotlarının Hadislerin Sayısına Etkisi
16 Hadis Rivayeti Karşısında Sahabenin Tutumu
17 Fazlur Rahmanın İslami İlimlerde Metodoloji Arayışı
18 Fazlur Rahman ve Yaşayan Sünnet Kavramı
19 Fazlur Rahman and The Concept of living Sunna
20 Çağdaş Yazar Muhammed Gazalinin Hadis ve Sünnete İlişkin Görüşleri
21 Astronomik Hesaplar Işığında Küsüf Hadisleri

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
Islâm’dan önceki devirde Araplar arasinda siirlerin naklinde rivayetler söyleyene nispet edilmekteydi. Bu anlamda düzenli olmasa da Yahudilerin ve Hindlilerin de isnada benzer bazi uygulamalarinin oldugu bilinmektedir. Fakat isnad, Islamiyet’le birlikte hadis sahasinda kullanilmaya baslandiktan sonra sistemli bir sekilde gelismis ve özellikle hadis rivâyetinin ayrilmaz bir parçasi olmustur.

The isnad which informs us tarik’s of the Hadith matns had been used unregularly for survive of poetry in the pre-Islamic era. But isnad had got importance after using of the Hadith transmissions and made non-separation for them. The disciplince and fastidiousness in the transmisson of the Hadith led the orientalists, non-proofly, to criticize the institution.
free abortion pill questions about abortion pro life abortion
abortion pill abortion pill abortion pill
gabapentin and alcohol addiction gabapentin and alcohol addiction gabapentin and alcohol addiction
drug coupon cialis coupons printable cialis trial coupon

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar
Yayınlandığı Tarih
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki http://www.mustafakaratas.com/makale_oku.do?id=2

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Hadislerde İsnâd Sistemi
The System Of Isnad In The Hadıth


GIRIS
Sened ve metin kisimlarindan meydana gelen hadislerin, rivayet ve intikal asamalarini yansitan isnad, son dönemde belki de hadisin metninden daha çok tartismalarin odak noktasi haline gelmistir. Isnadin dogusu, gelisimi ve sistemli olarak ne zaman kullanildigi hususu özellikle müstesrikler tarafindan tartisma konusu yapilmaktadir. Gerek geçmiste gerekse günümüzde bazi oryantalistler isnadin iddia edildiginin aksine erken dönemlerde degil, daha sonraki zamanlarda tesekkül ettigini ifade etmektedirler. Hatta bu düsüncelerini daha da öteye götürenler, hadislerin senedlerinin bir kisim raviler tarafindan uydurularak hadisin bas tarafina ilave edildigini savunmaktadirlar. Bu bakimdan Hadislerde Isnad Sistemi adini verdigimiz bu makalede isnadin dogusu, önemi, tarikler, âlî ve nâzil isnad, ve esahhu’l-esânid gibi konular ele alinacak ve isnad konusundaki tartismalara isik tutmaya çalisilacaktir.

1. Isnâdin Dogusu
Hadisin metnini, hadisi söyleyenine râviler vasitasiyla ulastirmak, ya da bir baska deyisle, hadis metninin tarîkinden haber vermek olan isnâdin ne zaman kullanilmaya baslandigi konusunda çesitli görüsler mevcuttur. Sahâbenin çogunlugunun hayatta bulundugu birinci asrin ilk yarisinda, Hz. Peygamber ile sahabîlerin arasinda hadisi kendilerine nakledecek bir baska nesil bulunmadigina göre, birbirlerinden isittikleri hadisler disinda, isnâdin düsünülmemis olmasini dogal saymak gerekir. Ancak bu durumun uzun süre devam etmedigi de bir gerçektir.
Üçüncü halîfe Osman Ibn Affân’in (ö. 36/656) sehit edilmesi, onun ardindan Hz. Ali (ö. 40/660) ile Hz. Muaviye (ö. 60/679) arasindaki mücâdele ve nihâyet Sîa ve Hâricîler gibi firkalarin ortaya çikisi, hadis uydurmaya yol açan etkenlerin basinda yer almis ve zaman ilerledikçe hadis uydurma isi bütün süratiyle yayilmistir. Bu durum hadisleri korumak isteyenlerle, hadis uyduranlar arasinda çetin bir mücadelenin baslamasina zemin hazirlamistir. Sahabiler hadis rivayeti karsisinda rivayet edilen hadisten emin olmak için kendi aralarinda sahit aramislar, bazan rivayetleri tashih etmisler, bazan da hadisi nakledene yemin ettirmek gibi bir takim tedbirlere basvurmuslardir. Daha sonra birtakim ihtilaflar sebebiyle fitneler çikmis, bu fitnelerin ardindan degisik firkalar birbirlerini telin, tezyif ve tekfir etmek amaciyla bir kisim hadisler uydurmuslardir. Bu durum hadis rivayeti esnasinda daha dikkatli ve titiz olunmasini gerektirmistir.
Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasindaki ihtilâfin harp seklini alarak, kanlarin dökülüp canlarin telef olmaya basladigi hicretin kirkinci yili, sünnetin yalan ve uydurmadan münezzeh olmasi ile, yalan ve hadis uydurma hareketinin çogalarak siyâsî maksatlarla ve dâhilî bölünmelere hizmet için kullanilmaya baslamasi bir dönüm noktasidir. Bu fitne hareketinin zuhurundan sonra insanlar artik haberlerin senedlerini sorusturmaya baslamistir. Ehl-i sünnet’ten olanlarin hadisleri alinmis, ehl-i bid’at’tan olanlarin hadisleri de terk edilmistir.
Hicretin 110 senesinde vefat eden Muhammed b. Sîrîn’in su sözü, isnadin çok erken tarihlerde uygulandigini ortaya koymaktadir. Ibn Sîrîn söyle demektedir: “Önceleri isnâd sorulmazdi. Ne zaman ki fitneler zuhur etti o zaman isnâd sorulmaya baslandi. Hadisin râvileri ehl-i sünnet’ten ise hadisi alindi, ehl-i bid’at’ten ise hadisi alinmadi.”
Ibn Sîrîn’in, “önceleri isnâd sorulmazdi...” sözü, fitne devrine kadar isnâdin hiç kullanilmadigi anlamina gelmez. Aksine bu ifâde, fitneden önce de isnâdin kullanildigi intibâini vermektedir. Râviler onu tatbik bakimindan o kadar titiz degillerdi. isnâdi bazan uyguluyor bazan de ihmal ediyorlardi. Fakat fitneden sonra daha müteyakkiz olmaya, bilgi kaynaklarini arastirip tetkik etmeye basladilar. Birinci asrin sonunda isnâd artik iyice tekâmül etmisti.
Ebu’l-Âliye (ö.90/708), “Biz Basra’da Resûlullah’in (s.a.v.) ashabindan nakledilen birtakim rivayetler isitirdik. Fakat onlarin yanina gidip bizzat agizlarindan duymadikça gönlümüz rahat etmezdi” demektedir.
Ibrahim en-Nehâî (ö.96/714) ise söyle demektedir: “Selef, bir kisi tarafindan rivayet edilen garib hadisleri sevmezlerdi. Hadislerin çesitli tariklerini ararlardi. Bir adamdan hadis alacaklari zaman onun namazina, umumi haline ve alametlerine bakarlardi.” Ibrahim en-Nehaî bu sözüyle kendinden önceki devirlerde hadis nakli sirasinda dikkatli davranildigi hususunda bilgi vermis olmaktadir.
Ebû Yezîd b. Hubeyb (ö.128/745)’in su sözü hadislerin isnadinin ve çesitli tariklerinin arastirilmasinin önemine isaret etmektedir: “Bir hadis isittigin zaman onu, ötekinden berikinden kaybettigin seyi arar gibi arastir. Maruf olursa al, aksi halde terk et.”
Yine Süfyân es-Sevrî’nin (ö.161/777) “Râviler yalani kullandiklari vakit biz de onlar için tarihi kulandik” sözü de, mevzû hadislerin yayginlasmasindan sonra râvilerin takibe alindiklarini gösteren bir baska delildir.
Bâzi tâbiîlerin, meselâ Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî (ö.117/735) gibilerin, hadisleri senedleriyle birlikte rivâyet etmediklerine dâir söylenen haberler dahi bize, degisik sehirlerde bulunan tâbiîlerin çogunun, hadisleri senedleriyle birlikte rivâyet etmekte olduklarini gösterir. Sayet böyle olmasaydi râvi, herkese sâmil oldugunu o devirde bilmeyen tek sahsin dahi mevcut olmadigi umûmî bir hükümden Katâde’yi veya bir baska tâbiîyi müstesnâ tutmaya ugrasmazdi. Nitekim Hammad b. Seleme’nin (ö.167/783), et-Tabakâtu’l- Kübrâ’daki su sözü bu görüsü desteklemektedir:
“Katâde’ye giderdik, o da: beleganâ ani’n-Nebîyyi a.s = Hz. Peygamber’den bize ulasti ki..., beleganâ an ‘Umar = Hz. Ömer’den bize ulasti ki ... diyerek hadisleri hemen hemen isnâdsiz rivâyet ederdi. Hammad b. Ebî Süleymân Basra’ya geldigi zaman, “haddesenâ Ibrâhîm fülânun ve fülânun” = Bize Ibrâhîm, falan ve falan rivâyet etti ki demeye basladi. Bu hal Katâde’ye söylendiginde o da : “seeltü Mutarrifen” = Mutarrife sordum ki..., “haddesenâ Enes b. Mâlik ve seeltü Sa‘îd b. el –Müseyyeb” diyerek senedleriyle birlikte rivâyet etti”.
Ilk bakista bu olaydan anlasilan mânâ sudur: Hammâd b. Süleymân Basra’da bu âdeti yaygin hale getirdikten sonradir ki, Katade isnâdla rivâyet etmeye baslamistir. Bu haberle anlatilmak istenen ana tema, Hammâd b. Seleme’den baska tâbiundan bir çok kimsenin kendi sehirlerinde haberleri isnâdla rivâyet etmekte olduklaridir.
Ibn Sihab ez-Zührî (ö.124/742)’nin hadisleri isnadsiz rivayet eden kimselere “Hadisleri bize naklederken isnadi olmaksizin yularsiz ve dizginsiz mi naklediyorsunuz” diyerek kizdigina dair bilgilerin kaynaklarda yer almasi, isnadin o devirde yerlesik bir kural oldugunu kanitlamaktadir.
Zührî’yi takip eden ve ondan sonra gelen muhaddisler, hadislerde isnad tatbikini ve raviler zincirini birbirine baglayan hadis tahammül lafizlarini kullanmayi hadisin sihhati için sart kosuyorlardi. Bu lafizlarin kullanilmadigi hadislere deger verilmezdi. Su’be (ö. 160/777) “Senedinde “ahberanâ” ve “haddesenâ” tabiri bulunmayan hadisler ise yaramaz hadislerdir” derdi. Öyle ki, kaynaklarda “sema” ve “kiraat”in Ali b. Ebî Talib ve Abdullah b. Abbas zamaninda bilindigini, Ali b. Ebî Tâlib’in seyhe okumak ile seyhten dinlemeyi müsavi buldugunu, Abdullah’in ise kendisini dinleyenlere, “Benim size okumam ile sizin bana okumaniz arasinda bir fark yoktur” dedigi nakledilmektedir.
Hicrî ikinci asrin ortasinda hadislerin artik senedleriyle zikredilmesi sistemli bir hale geldigi gibi, müstakil hadis kitaplari da tasnif edilmisti ki, bunlarin hemen hepsi hadisleri senedleriyle kaydetmekteydi. Hadis Usûlü üzerine müstakil ilk eseri ortaya koyan Râmehurmuzî (ö. 360/971), bu konuda söyle demektedir: “Hadisleri ilk tasnif eden ve bablara ayiran kimse; Medine’de Malik b. Enes (ö. 179/795), Mekke’de Ibn Cüreyc (ö.151/768), Basra’da Said b. Ebî Arûbe (ö.158/775), Hammad b. Seleme (ö. 167/783), Yemen’de Mamer b. Rasid (ö.152/769), Kûfe’de Süfyan es-Sevrî (ö.161/778), Sam’da el-Evzaî (ö. 151/768),Vâsit’ta Hüseym b. Besîr (183/799), Horasan’da Abdullah b. el-Mübârek (ö. 181/797) olmustur.” Söz konusu âlimlerin birçogunun isnadlarla kaydedilen hadis koleksiyonlari günümüze degisik yollardan ulasmis durumdadir.
Müstesrikler isnâd sisteminin mensei hakkinda degisik görüslere sahiptirler. Bunlar arasinda Müslümanlardan önce de isnad sisteminin kullanildigini, hatta Yahudilikten geldigini savunanlar da bulunmaktadir. Ancak Islam’dan önce bazi rivayetlerin söyleyenlere nispet edilmesiyle Müslümanlarin kullandigi isnad sistemi arasinda bir benzerlik bulunmamaktadir. Bu nedenle Horovitz, Leone Ceatani gibi müstesriklerin isnad sistemini Yahudilere ya da Hindlilere dayandirmalari bir anlam tasimamaktadir.
Diger taraftan Caetani’ye göre, hadisleri sistematik olarak ilk toplayan ‘Urve (ö.94/712), ne isnâd ne de Kuran’dan baska kaynak kullanmistir. Bu nedenle Caetani bu konuda su kanaate sahiptir: Hz. Peygamber’in ölümünden sonraki 60 yildan daha fazla bir süre de Abdülmelik zamaninda isnâd uygulamasi mevcut degildir. O, bundan hareketle isnâd sisteminin baslangicinin ‘Urve ile Ibn Ishâk (ö.151/768) dönemi arasindaki bir zamanda yer almis olabilecegi neticesine ulasir. Yine onun görüsüne göre, daha genis çaptaki isnâd uygulamasi II. yüzyilin sonunda hatta III. yüzyilin baslangicinda muhaddisler tarafindan ortaya atilmistir.
Urve’nin, Abdülmelik’e gönderdigi yazida isnâdlarin bulunmadigini ve Urve’nin de daha sonraki bu isnâdlar sayesinde tanindigini iddia eden baska batili bir ilim adami da Sprenger’dir. Horovitz bu istidlâllere Isnâdin Tarihi ve Mensei (Alter und Ursprung des Isnâd) adli makâlesinde karsilik vermis, o, Urve’nin isnâd kullandigini inkar edenlerin onun bütün eserlerini gözönüne almadiklarina dikkat çekmistir. Bir kimsenin kendisine soru soruldugu zaman cevapladigi ile, ilim halkasinda yazdigi arasinda fark oldugunu da buna ilâve etmistir. Horovitz, isnâdin hadisle ilgili eserlere ilk girisinin birinci asrin son üçüncü çeyreginde oldugu neticesine ulasir.
Joseph Schacht ise, “Her hâlükarda düzenli isnâd uygulamasinin II. asrin baslangicindan daha önce oldugunu iddia etmeye hiç bir neden yoktur, senedler, fikir ve inançlarini ilk otoritelere dayandirmak isteyen kimselerce keyfî ve dikkatsiz bir sekilde yapilmistir, kademe kademe uydurularak gelismistir, ilk devre âit senedler eksik kalmis, fakat klasik eserler dönemine kadar bütün bosluklar doldurulmustur...” demektedir.
Günümüz Oryantalistlerinden Juynboll “fitne” kavramiyla Hz. Osman’in sahadetinin kastedilmekte oldugunu kabullenmekle birlikte, o buna karsilik Ibn Sirîn’in sözünü ettigi fitnenin Abdullah b. Zübeyr’in öldürülmesi olayindan baskasi olamayacagini ifade etmektedir. Buna dayali olarak da hadislerde isnadin kullanilmasini hicrî birinci asirda 70’li yillarin ilk baslarinda ortaya çiktigini benimsemektedir. Ibn Sîrîn’in kullandigi ehl-i sünnet ve ehl-i bid’at kavramlariyla ilgili haberlerin tariklerinden de bunu anlamanin mümkün oldugunu belirten Juynboll, isnadin tesekkülü konusunda müsterek ravi/common link çerçevesinde Zührî’yi, “isnadin etrafinda sekillendigi kisi” olarak görme egiliminde oldugu da anslasilmaktadir.
Fazlur Rahman da isnâd konusunda, kisaca görüslerini aktardigimiz müstesriklerle asagi yukari ayni kanaati paylasmaktadir. O bu konuda sunlari söylemektedir: “Her hadisin iki bölümü bulunur; hadisin metni ve metni desteklemek üzere hadisi rivâyet eden râvilerin adlari verilen sened kismi. Eski ve yeni tarihçiler önceleri hadisin metnini destekleyen isnâddan yoksun olarak bulundugu hususunda ayni görüstedirler. Isnâdin, hadis metinlerinde görülmesi muhtemelen I. yüzyilin sonlarina rastlar. Bu tarih ayni zamanda yuvarlak olarak hadisin resmen yazili bir disiplin seklinde bütünüyle ortaya çiktigi tarihtir.”
Schacht, Ibn Sîrîn’in (ö.110/728) sözünde bahis konusu edilen fitnenin Emevî idâresinin sonlarina dogru Halîfe Velid Ibn Yezîd’in öldürülmesi (ö.126/743) ile ortaya çiktigini ileri sürmüs ve Ibn Sîrîn’in hicri 110 senesinde ölmüs olmasi dolayisiyla bu fitneden söz edemeyecegi ve mezkur sözün ona atfedilmis yalan bir haber oldugu iddiasinda bulunmustur. Schacht’in bu iddiasini garip karsilamamak mümkün degildir. Zira Islâm tarihinin ilk bir buçuk asrinda, Velid b. Yezid’in öldürülmesine sebep olan fitneden baska ve daha mühim fitneler olmasaydi, bu görüse bir dereceye kadar hak verilebilirdi. Oysa Islâm tarihinde üçüncü halîfe Osman b. Affân’in sehîd edilmesiyle neticelenen ayaklanma “fitne” olarak isimlendirildigi gibi, Cemel ve Siffîn savaslari da bu “fitne”nin devamindan baska bir sey degildir. Keza Emevî halîfesi ‘Abdulmelik b. Mervân’in hilâfetinden iki sene önce (63/682) Hicaz’da idareye karsi ayaklanan ve hakimiyetini ilan eden Abdullah b. Zübeyr hâdisesi ile, 81 senesinde Basra’da patlak veren Ibnu’l-Es‘as hâdisesi de birer “fitne” olarak isimlendirilmistir.
Ibn Sîrîn’in bütün bu fitnelere sâhit oldugu, yahut onlar hakkinda haber verebilecek durumda bulundugu apaçik meydandadir. Hal böyle iken, Schacht’in bu fitneleri hiç hesaba katmadan Ibn Sîrîn’in vefatindan on alti sene sonra ortaya çikan bir fitneyi bahis konusu etmesi, sonra da bu fitneye sâhit olmadigini ileri sürüp onun söyledigi bir sözü yalanlamaga kalkismasi, kabul edilebilecek bir husus degildir. Bununla birlikte onun, isnâd tatbikinin ikinci asrin baslangicindan daha eski olabilecegini kabul etmedigini açikça belirtmesi, Ibn Sîrin’in sözünü ettigi fitneyi niçin onun ölümünden sonra zuhur eden hâdiselerle îzah etmeye ve bu sözün Ibn Sîrîn’e isnâdini yalanlamaya çalistigini göstermeye yeterlidir.

2. Isnâdin Önemi
Bir haberi veya bir hadisi nakleden kimse, onu kimden isittigini belirtmek zorundadir; çünkü haberin dogrulugu, onu nakledenlerin güvenilir olmasiyla yakindan ilgilidir. Sayet hadislere hiç yalan karismamis olsaydi veya her insan, isittigi bir seyi hemen hâfizasina yerlestirebilecek ve aradan seneler geçtikten sonra da onu aynen hatirlayip tekrarlayabilecek bir kabiliyette yaratilmis olsaydi, her halde, hadis rivâyetinde de isnâd kullanmaya ve bir çok isim siralamaya gerek kalmayacakti. Oysa ne hadisler yalancilarin tasallutundan kurtulabilmis, ne de insan her isittigini âninda hifzedebilecek derecede mükemmel yaratilmistir. Bu durum, hadislerin sihhatini garanti altina alabilmek için, zorunlu olarak senedle rivayet edilmesini ve hadis râvilerinin adâlet ve zabt yönünden hallerinin bilinmesi ihtiyacini dogurmustur.
Isnâd, baska milletlerde bulunmayan ve yalniz Müslümanlara âit olan bir sistemdir. “Isnâd dindendir. Eger isnâd olmasaydi dileyen istedigini söylerdi” diyen Abdullah b. el-Mübârek, isnâdin ne derece önemli oldugunu vurgulamistir. Ayrica “Süphesiz bu ilim (Hadis) dindir. Onu kimden aldiginiza dikkat edînîz” denilerek hem hadisin hem de isnâdin önemi çok açik bir biçimde ifâde edilmistir.
Hucurat Sûresi’nde geçen “Ey imân edenler! Eger bir fâsik size bir haber getirirse onun dogrulugunu arastiriniz...” âyetindeki “arastiriniz” sözü, isnâd sistemine Ku’an’dan delil olarak gösterilmektedir.
Hadisin isnâdini arastirmak önemli bir konudur. Râvilerin hallerini bilmek son derece gereklidir. Sahâbe, insanlari hadis rivâyet ederken ihtiyatli olmaya tesvik etmislerdir. Kisinin durumunun bilinmesini, ancak emin olundugu zaman hadisin alinmasini sart kosmuslardir. Tâbiûn nesli de hadislerin nakli konusunda sahâbenin yolunu izleyerek titiz davranmislar ve Resûlullah’in nûrunu gelecek nesillere ayni parlakligi ile intikal ettirmek için çaba sarfetmislerdir.
Imam Safiî (ö.204/819), “Senedsiz hadis ögrenmeye çalisan kimsenin durumu, gece karanliginda odun toplayan kimseye benzer. O içinde zehirli yilan bulunan bir bag odunu sirtina yüklenir de farkinda bile olmaz” diyerek Hz. Peygamber’in hadisleri ile onun adina uydurulanlari ancak sened sâyesinde birbirinden ayirabilecegimizi anlatmak istemistir.
Süfyân es-Sevrî, isnâdi silaha benzetmis, silahi olmayan kimsenin düsmani ile cenk edemeyecegini söylemistir.
Abdullah b. el-Mübârek ise (ö.181/797), “Isnad dinin bir kismidir, eger isnad olmasaydi dileyen istedigini söylerdi” demis, dînî meseleleri isnâdsiz ögrenmeye kalkisani, merdivensiz evin çatisina çikmak isteyen kimseye benzetmistir.
Nasr b. Sellâm ise söyle demistir: “Küfür ehline en agir gelen ve onlari en çok kizdiran husus, hadis isitmek ve hadisin senedi ile birlikte rivâyet edilmesidir”.
Tirmizî, âlimlerin senedsiz bir hadis için “yularsiz ve dizginsiz” (bilâ hizâm velâ ezimme) tabirini kullandiklarini haber vermektedir. Nitekim ez-Zührî’nin, “Size yularsiz ve dizginsiz hadis nakletmem” dedigi nakledilmektedir.
Nitekim isnadla ilgili olarak “Haberin senedi kisinin nesebi gibidir” denilmistir. Diger taraftan Ebû’z-Zinâd (ö.130/747) söyle demektedir: “Medine’de yüz kisi biliyorum ki bunlarin hepsi de güvenilir (emin) kimselerdi. Ama bunlara hadis için ‘ehil degildir’ (Leyse min ehlih) denildiginden onlarin hiç birinden hadis rivâyet edilmezdi”.
Görülüyor ki hadisçiler isnâda son derece önem vermislerdir. Çesitli konularda rivâyet edilen pek çok hadis, sirf senedindeki râvilerin durumlari sebebiyle sahih kabul edilmemis ve bir çogu da uygulamaya geçirilmemistir. Isnâd sistemi ile birlikte Cerh ve Ta‘dîl Ilmi dogmus, hadislerin senedlerinde geçen râvilerin hayat ve davranislari bütün ayrintilariyla incelenmistir. Bir baska ifâdeyle hadisçiler, haberin kaynaklarini arastirmak sûretiyle, o kaynaklar araciligi ile kendilerine ulasan haberlerin sihhatini tesbite yönelmislerdir. Bu konuda gerçekten hayranlik uyandiracak ilmî metotlar gelistirmislerdir.

3. Hadislerin Tarikleri
Her hadis konusu itibariyle oldugu gibi, kendisine ait senedi ile de diger bir hadisten ayrilmaktadir. Ayni konuda gelen bir hadis birden fazla senedle rivayet edilmis olabilir. Bir hadis, Hz. Peygamber’den birden fazla sahâbî tarafindan isitilmis olabilecegi gibi, sahâbe sonrasi tabakalarda da bir çok râvi tarafindan isitilmis ve rivayet edilmis olabilmektedir. Hadisin degisik sahâbîler veya daha sonra gelen farkli râviler tarafindan yapilan rivayetlerini belirtmek için o hadisin senedi veya tarikleri (turuku’l-hadis) terimi kullanilmaktadir. Bu itibarla sened yerine tarik kullanildigi gibi, tarik yerine de vecih terimi kullanilmaktadir. Nitekim herhangi bir tabakada tek bir râviden rivayet edilen bir hadis için, “Bu hadis sadece bu vecihten gelmektedir” seklinde de söylenmektedir. Bu durumda da yine hadisin tarikinin kastedildigi anlasilmalidir.
Birden çok senedle gelen hadisler, hadis usûlü çerçevesinde farkli muamelelere tâbi tutulmustur; çünkü bir hadisin pek çok tarikinin bulunmasi, bir çok açidan önem arz etmektedir. Bunlardan biri de bu rivayetlerin ayni zamanda o hadisin sihhati konusunda da bir deger ifade ettigi düsüncesidir. Özellikle hicrî II. ve III. asirda ayni hadisin bir çok tarikine sahip olmak, sanki hadisleri toplamanin bir geregi olarak düsünülür ve uygulanirdi. Ayrica muhaddisler elde ettikleri bu tarikleri kendi aralarinda müzakere ederlerdi. Kaynaklarda her bir hadisi, yirmi, otuz, elli hatta yüz isnadla elde ettiklerini söyleyen muhaddislere bile rastlamak mümkündür. Nitekim bu konuda Beyhakî (ö.458/1066) söyle demektedir: “Bazan hadis bir tane olur da rivayet yollari, lafizlarinin farkliligi ve onu rivayet edenlerin çok olusu bakimindan bir tek hadis, yüz hadis sayilir. Çünkü selef âlimlerimiz söyle derlerdi: “Biz bir hadisi yirmi yoldan (tarik veya vecih) yazmaz isek ona güvenemeyiz.”
Diger taraftan Yahyâ b. Ma‘în’in (ö. 233/847), “Biz bir hadisi elli defa yazmadigimiz zaman ona itibar etmezdik” sözü bu görüsü teyit etmektedir. Goldziher de ayni görüsü destekler mahiyette Yahyâ b. Ma‘în’in kendisine en az otuz çesit isnadla takdim edilmemis hiçbir hadisi kabul etmedigini belirtmektedir.
Hicrî III. asirda yasamis muhaddislerden Ibrahim b. Saîd el-Cevherî’nin (ö. 253/867) bu konudaki yaklasimi, kendilerine ulasan her hadisi yüz ayri senedle elde ettiklerini ileri süren muhaddislerin varligini dogrulamaktadir; Zehebi’nin nakline göre, Abdullah b. Ca’fer b. Hakan, Cevherî’ye Hz. Ebû Bekir’in (ö.13/634) hadislerinden biri hakkinda soru sorunca, o hizmetçisinden Ebû Bekir’in Müsned’i arasindan yirmi üçüncü cüz’ü çikarmasini istemis, bunun üzerine Abdullah b. Ca’fer; “Ebû Bekir’in elliden fazla hadisi olamaz, onun yirmi üçüncü cüz’ü ne demek oluyor!” diyerek hayretini ifade etmistir. Cevheri ise ona: “Bendeki bir hadis eger yüz vecihten gelmemisse ben o konuda yetim sayilirim” cevabini vermistir. Sözkonusu bu olay, o dönemlerde muhaddislerin hadislerin degisik tariklerine sahip olmaya ne kadar önem verdiklerini göstermesi bakimindan da dikkat çekmektedir.
Hadislerin tariklerinin ulastigi boyutu daha net kavrayabilmek için bir hadisin pek çok tariklerini bir araya toplayan eserlere de göz atmak gerekmektedir. Hadis kitaplari içerisinde Sahîh-i Müslim, sihhat ve tertip bakimindan oldugu kadar, bir hadisin pek çok tarikini ayni yerde zikretmesi bakimindan da öne çikmis bir eserdir. Iste bunun içindir ki, bir hadisin degisik senedlerini ve bir kelime dahi olsa, hadisin metnindeki farkliliklari Müslim’in Sahîh’inde bir arada görmek mümkündür.
Öte yandan hadislerin tariklerinin bir araya toplanmasi birtakim faydalari da beraberinde getirmektedir; Âlî isnad elde etmek, hadisin mütâbeat ve sevahidini bulmak, esahhu’l-esânîd’e ulasmak gibi hadisin sihhati açisindan önemli olan bu düsünceler, hadislerin tariklerinin çogalmasinda da etkili olmustur.

4. Âlî Isnad- Nâzil Isnad
Hadis tariklerinin çogalmasinda en önemli etkenlerden biri hiç süphesiz âlî isnad arayisidir. Bir râvi rivayet ettigi hadisi veya bir müellif eserine aldigi herhangi bir rivayeti Hz. Peygamber’e az sayidaki muteber kimseler vasitasiyla ulastirabilirse, onun rivayeti sihhat açisindan ayni sartlari tasimayan diger rivayetlere göre daha makbul sayilmistir. Âlî isnad aramak selefin bir sünneti olarak telakki edilmis buna delil olarak da bir bedevinin gelip Resûlullah’a, “Senin Allah’in Resûlü oldugun bize söyleniyor; dogru söyle seni Allah mi gönderdi?...” seklindeki hadis gösterilmistir.
Ahmed b. Hanbel (ö.241/855), “Âlî isnâd, bizden öncekilerin (selefin) âdetidir” demektedir. Ahmed b. Hanbel’in oglu Abdullah, babasinin âlî isnadi aramanin dinin geregi oldugu inancini tasidigini haber vermektedir; hatta bu baglamda “Isnadin ilk söyleyene yakin olusu Allah’a yakinliktir” diyecek kadar, konunun ciddiyeti vurgulanmak istenmistir. Yahya b. Maîn’e ölüm döseginde yatarken ne arzu ettigi sorulmus o da “Tenha bir ev ve âlî bir isnad” diye cevap vermistir.
Bir isnad bes ayri bakimdan ayni konuda gelen bir hadisin diger bir isnadina göre âlî olabilir. Diger bir ifadeyle âlî isnad göreceli olarak bes kisma ayrilmaktadir:

Peygamber’e yakin olmasi
Meshur hadis imamlarina yakin olmasi
Güvenilir hadis kaynaklarina nispet edilmesi
Vefat tarihi daha erken olan raviden gelmesi
“Semâ”i daha önce olan raviden rivayet edilmesi

Isnadin ehemmiyeti muhaddisleri âli isnad arayisina sevketmis, hadis müellifleri kendi dönemlerinde elde edebilecekleri âlî isnadlara ulasabilmek için her türlü olumsuz sartlara katlanarak yogun gayretler sarfetmislerdir; öyle ki, hicrî III. asirda bile sülâsî/üç ravili isnadla hadis elde etme basarisini gösteren âlimlerin varligi bilinmektedir. Nitekim Buhârî (ö. 256/869) hicri üçüncü asirda yasamis olmasina ragmen bir tesbite göre, sülâsî rivayet zinciri ile yirmi iki adet, diger bir tespite göre de yirmi üç adet hadis elde edebilmistir. Buna karsilik Buhârî’nin dokuz râvi vasitasiyla rivayet ettigi hadisler/tüsâiyyât vardir ki, sülâsî senedle gelen pek az sayidaki rivayete nispetle bunlar Buhârî’nin nâzil isnadlaridir.
Müslim (ö.261/874), Ebû Dâvud (ö.275/888) ve Nesâî’nin (ö.303/915) Hz. Peygamber’den sülâsî senedle gelen rivayetleri mevcut degildir. Ibn Mâce’de (ö.279/892) bir miktar, Dârimî’de (ö.255/869) ise on bes adet sülâsî senedle gelen hadis bulundugu belirtilmektedir. Ibn Hacer, Müslim’de tesbit ettigi kirk adet âlî isnadi, Buhârî’deki benzer rivayetlerle karsilastirmistir ki, bunlarin isnadlarinin çogu hümâsî (bes râvili) ve sübâî (yedi râvili) dir. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde ise sülasî senedle gelen üç yüz otuz üç adet hadis tesbit edilmistir. Bu sayiya mükerrer rivayetler dâhil degildir.
Yine muhaddislerin zaman zaman, “Falandan hadis almayan su kadar hadisten, filandan hadis almayan su kadar hadisten mahrum olmustur” gibi sözler söyledikleri görülmektedir. Nitekim Ebû Zür’a (ö.264/877) söyle demektedir: “Kim Muhammed b. Hayyân’dan hadis almamissa on bin hadise ihtiyaci vardir.” Ebû Zür‘a’nin bu sözünden Muhammed b. Hayyân’in senedi farkli on bin hadise sahip oldugu anlasilmaktadir. Çünkü o devirde bir âlimin, baskalarinin bilmedigi metni farkli on bin hadisi bildigini düsünmek imkânsizdir. Dolayisiyla muhaddislerin hadis sayilarini ifade ettikleri rakamlarin, hadislerin metinleriyle degil, tarikleriyle alâkali oldugu açikça ortaya çikmaktadir.

5. Esahhu’l-esânîd
Âli isnad elde etme arayislari ve hadislerin mütâbeât ve sâhidlerini bir araya toplama çabalarinin yanisira, en sahih rivayetleri elde etmek de arzu edilmistir. Bu sebeple meshur muhaddislerin hadislerini elde etmek çok kiymetli sayilmistir. Bu durum, hadis derleyen müelliflerin bu ilimdeki derecesini belirlemek açisindan da önemli bir ölçü kabul edilmistir. Hatta Süfyân, Su’be, Mâlik, Hammad b. Zeyd ve Ibn ‘Uyeyne’den mütesekkil bes kisinin hadislerini bir araya toplayamayan muhaddisler, iflas etmis (müflisün fi’l-Hadis) olarak nitelendirilmislerdir. Bu sebeple de muhaddisler “esahhu’l-esânîd”e ulasabilmek amaciyla bu gibi meshur imamlarin hadislerini bir araya toplayabilmek için yogun çaba sarfetmislerdir.
Esahhu’l-esânid, isnadlarin en sahihi demektir. Ayni manada “esbetü’l-esânid” (isnadlarin en saglami) ya da “ercahu’l-esânîd” (Isnadlarin en çok tercih edileni) terimleri de kullanilmaktadir. Nitekim Ahmed b. Hanbel “esahhu’l-esânid” yerine “ecvedü’l-esanîd” tabirini de kullanmis ve en sahih isnadin, Zührî < Sâlim < Abdullah b. Ömer oldugunu belirtmistir. Esahhu’l-esânid (isnadlarin en sahihi) teriminin zitti olarak “evhâ’l-esânîd” (isnadlarin en zayifi) tabiri de kullanilmaktadir.
En sahih isnad anlayisi, râvilerin durumuna, âlimlere ve beldelere göre degismektedir. Mesela, Ahmed b. Hanbel’e göre yukarida zikredilen sened en sahih iken, Yahya b. Maîn’e göre en saglam sened, A’mes < Ibrahim en-Nehâî < Alkame < Abdullah b. Mes’ud tarikidir.
Buhârî ise, en sahih isnadin, Mâlik < Nâfi < Abdullah b. Ömer oldugunu söylemektedir.
Beldelere göre en sahih kabul edilen bazi isnadlar ise sunlardir: Mekkelilerin en sahih isnadi: Süfyan b. Uyeyne < Amr b. Dînar < Câbir b. Abdillah; Medinelilerin esahhü’l-esanîdi, Ismail b. Ebi Hâkim < Abide b. Süfyân < Ebû Hüreyre; Yemenlilerin en sahih saydiklari ise, Ma’mer b. Râsid < Hemmam b. Münebbih < Ebü Hüreyre; Samlilarin en saglam senedi: Abdurrahman b. Amr < Evzaî < Hassan b. Atiyye < Sahabî ; Misirlilarin, Leys b. Sa’d < Yezid b. Ebî Hadid < Ebü’l-Hayr < Ukbe b. Âmir isnadidir.
Ibn Teymiyye’ye göre, beldeler arasinda basta Medine, daha sonra Basra, sonra da Sam ehlinin rivayet ettikleri hadislerin esahhu’l-esânîd oldugu hususunda âlimler ittifak etmislerdir.
Görüldügü gibi esahhü’l-esânîd kabul edilen isnadlar, çesitli bakis açilarina göre degismektedir. Her hadis âliminin veya belde halkinin en sahih kabul ettigi isnad, ya rivayetlerine ya da aralarindan yetisen meshur hadis imamlarina göre digerinden farklilik göstermektedir.

SONUÇ
Isnad sistemi hadis ilmine ait bir uygulamadir. Hiçbir ilimde hadis sahasindaki sekliyle bir isnad sistemi gelistirilememistir. Muhaddislerin, gerek hadislerin sihhatini tespit etmek bakimindan gerekse hadislerin ancak ehil olanlarin eline geçmesini istemeleri sebebiyle hadislerin metninden çok belki de senedleriyle ilgilendiklerini söylemek mümkündür. Süphesiz Hz. Peygamber’e en kisa ve en güvenilir bir senedle ulasan hadis digerlerine göre daha degerli kabul edilmektedir. Bu sebeple âlî isnad elde etme çabasi içerisinde olan râviler ve hadisçilerin sayisi oldukça kabariktir. Onlarin bu gayretleri sayesinde pek çok hadis kaybolmaktan kurtulmus ve yalancilarin uydurduklari rivayetler de gün isigina çikartilmistir.
Diger taraftan hadislerin rivayetinde isnadin birinci asirda mi, ikinci asirda mi kullanildigini tartisan bir takim müstesrikler ise, hadislerin rivâyetindeki bu titizlik, disiplin ve sistem karsisinda kendi mukaddes kitaplarinin bile bu derece muhafaza edilip intikal ettirilemedigini düsünmüs olmalidirlar.
Bugün hadisler kitaplarda isnadlariyla birlikte yazili olarak bulunmaktadir. Fakat rivayet ve nakil sirasinda hadisin isnadi yerine, yer aldigi kaynak belirtilmek durumundadir. Zira bugün artik kaynagi belirtilmeyen ve saglam kabul edilen klasik hadis kaynaklarinda yer almayan rivayetlerin, senedleriyle dahi zikredilmesi bir anlam tasimamaktadir. Bugün için isnadin yerini artik hadis kaynaklari almis bulunmaktadir. Dolayisiyla geçmiste muhaddislerin isnad konusunda gösterdikleri çaba ve dikkat bugün en azindan hadis kaynagi seçiminde gösterilmelidir.


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Nurgül Çepni / 5.2.2010



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...