Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Dedeyi Tanır mısınız?

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Erdoğan Ateş Biyografi Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 1854 Hit : 6726 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Türk Müzik Kültüründe Bağlamanın Serüveni ve Alevi Bektaşi Müziğindeki Yeri
2 Şarkılarda Gül
3 Niyaz Kavramı ve Mevlevilikte Niyaz İlahisine Güfte Beste Açısından Bakış
4 Niyaz Ayini
5 İslam Sonrası Türk Musikisinde Oluşan Formların İbadet Hayatında Oluşturduğu Estetik Değerler
6 İbadet Estetiği Genel Özellikleri İle Cami Musikisi
7 Geçmişten Günümüze Mevlit İcraları ve Önemli Mevlithanlar
8 Dedeyi Tanır mısınız?
9 Cumhuriyetin İlk Dönemlerinde Türk Musikisi ve Atatürkün Musiki Anlayışı
10 Alevi Bektaşi Musikisine Güfte Melodi ve Ritim Açısından Bir Bakış

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
women cheat on their husbands infidelity in marriage unfaithful wife
click here click married affairs
click here why men cheat on beautiful women why do married men cheat
amoxicillin amoxicillin amoxicillin
gabapentin and alcohol addiction http://lensbyluca.com/and/alcohol/addiction gabapentin and alcohol addiction
bystolic free trial coupon bystolic add on copay card

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar SOBE -Sosyal Bilimler Evi Dergisi, yıl:1, sayı:3.
Yayınlandığı Tarih
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki http://erdoganates.net/dede.html

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Dede'yi Tanır mısınız ?

 

Hepimizin ilgi ve bilgi alanlarımız farklı olabilir. Sosyal bilimler, fen bilimleri, sağlık, bilimleri ve din bilimleri içerisinde, kitaplarımızın arasında, bilgisayarımızın karşısında yada gündelik iş ve telâşlarla zamanın nasıl ilerlediğinin farkında mıyız bilmiyorum. Özellikle de ilim dünyasında bazı marjinal konular içerisinde boğuşup duruyoruz. Yaptığımız iş belki bunu gerektiriyor veya ilim bu olsa gerek�? İlim adamlığının iğne ile kuyu kazmak olduğuna yürekten inananlardanım. Ancak hepimizin ortak paydası olan kültür ve sanatı biraz ihmal ettiğimizin farkında mıyız? Değerlerimizi tanıyıp onlara sahip çıkma hususunda ne kadar ihmâlkâr olduğumuzu düşünenlerdenim. Tarih-kültür sürecinde medeniyetimizin olgunlaşıp şekil almasını sağlayan olayları veya kişileri yine tarih sayfaları arasında bırakarak yolumuza devam ediyoruz. Bu değerleri günümüze taşıyıp bunlardan nasıl istifade edebilirizi ihmal ediyoruz.

Kaybedilen bu değerlerin başında milli kültür gelmektedir. Özellikle de millî mûsikîmizden uzaklaşarak ne idiği belli olmayan ve büyük bir maddiyat içindeki müzik dünyası en büyük zararı Türk gençliğine vermektedir. Büyük bir ekonomik yapı içerisinde, formatı, sanat kalitesi, ahlâki kaygısı ve mesaj değeri olmayan bir çark dönüp giderken, bizden de pek çok şeyi alıp götürüyor. Bu durumun ne önüne geçe biliyor, ne dur diyebiliyor, ne de alternatifini koymak için bir gayret gösteriyoruz. Bunun en önemli sebebinin, global dünyanın estirdiği rüzgârların bizleri sağa sola yatırarak duruşumuzu kaybettirmesidir. Dünyaya entegre olalım veya dünyaya açılalım derken yolumuzu kaybettik galiba?�Milli olmadan evrensel oluna bilinir mi?� sorusunu oturup adam gibi düşünmek zorundayız. Merhum Cinuçen Tanrıkorur�un yaptığı şu yorumun altına ben tereddütsüz imzamı atarım. �Zira çağdaşlık, artık daha fazla geç kalmadan öğrenmeliyiz ki, başka bir kültürün çağlar boyu uğraşıp kendi ihtiyaçları için geliştirdiği kurumları, konfeksiyon elbise gibi sırtına giyip kendini komik aynalarda seyretmek değil,aslî değer ve gelenekleriyle kendini, kendinden utanmadan çağa sunabilmektir.�[1]

Bütün bu kaygıları dile getirmemin sebebi hemen hepimizin adını duyduğumuz ama tanımadığımız bir mûsikî dehasının maalesef yeterince bilinmemesidir. Dede Efendi denilince �Dede� kelimesinden çok farklı anlaşılmaların doğduğunu, hatta, �bıktırî makamı, nefretî makamı� gibi bir müzik ortaya koyduğunu düşünenlerimiz de yok değildir. Bütün bunların yanında da milli değerlere sahip çıkmayı (lafta) kimselere bırakmayız. Milli olmak ile kendi değerlerini tanımamak gibi bir tezat olamaz. Ancak o, bizlere üzerinde ahkâm kestiğimiz bu konularda gerçek örnek olmuş, kültürümüzün vazgeçilemez yapı taşlarından biri olarak karşımızda durmaktadır. Dede�yi tanıdıkça sanatın ve sanatçılığın ne olduğunu, inançlarımızın sanatımızı ve hayatımızı nasıl şekillendirdiğini anladım. En önemlisi de günümüz sanat anlayışı ile sanatçı dünyasını onun bize verdiği mesajlar ile karşılaştırma imkânını buldum. Dede gibi bir sanatçı yetiştirmek için (hani bir teşbih vardır) daha kırk fırın ekmek yememiz lâzım�Dede Efendi�nin hayat hikayesi içerisinde, onun sanatının oluşmasında bizlere örnek olacak bazı davranışlarının altını çizmek istiyorum.

İsmail Dede Efendi�nin ailesi İstanbul�a Rumeli�den gelmiştir. Babası Süleyman Ağa Manastır�a tabi Görice sancağının Kesriye kasabasında dünyaya gelmiş, Süleyman Ağa Sayda Valisi Bosnalı Cezzar Ahmet Paşa�nın bir müddet mühürdarlığında bulunmuş, fakat bu vezirin halka gösterdiği gaddarlığa tahammül edemeyerek vazifesinden istifa etmiş ve İstanbul�a gelmiştir. Şehzadebaşı�ndaki Acemoğlu hamamını satın almış ve hamamcılığa başlamıştır. Bundan dolayı Dede Efendi �Hammâmi-zâde� diye anılmıştır. Babası Süleyman Ağa daha sonra Rukiye isminde bir hanımla evlenmiş ve Rukiye hanımdan Dede Efendi dünyaya gelmiştir. Doğumu kurban bayramının birinci gününe rastladığı için kendisine İsmail adı verilmiştir. (h.1191,m.1777)�[2]

İsmail sekiz yaşına bastığında bütün çocuklar gibi âmin alayı ile Hekimoğlu Ali Paşa Camii bitişiğindeki Çamaşırcı mektebine gönderilir. Burada sesinin güzelliği ile sivrilip, ilahici başı olan İsmail, devrin musikişinaslarından ve Anadolu kesedarı Uncu-zâde Mehmet Emin Efendi�nin de dikkatini çeker. Uncu-zâde, İsmail�in babası Süleyman Ağa ile görüşerek İsmail�i de öğrencileri arasına alır ve bir çok eser meşk eder. Mehmet Emin Efendi bu kadarla da kalmayıp İsmail�in 14 yaşında iken Baş Muhasebe Kalemi�nde göreve başlamasını sağlar.[3] Bu arada Dede Efendi, evlerine çok yakın olan Yenikapı Mevlevîhanesi�ne de Pazartesi ve Perşembe günleri devam etmeye başlar.

Bu dönemlerde Mevlevîhanelerin bir kültür ve sanat merkezi oldukları gerçektir. Klasik mûsikî geleneğinin ve repertuarının geçmişten geleceğe aktarılmasında, bu geleneğin üç asır boyunca en süzülmüş biçimiyle yaşandığı Yenikapı Mevlevihanesi son derece önemli rol oynamıştır. Bu bakımdan, bu dergah, sadece tasavvuf ve tarikatlar açısından değil kültür tarihimiz açısından da büyük önem taşımaktadır. Nitekim edebiyatımızın önemli isimlerinden olan Şeyh Galip de Yenikapı Mevlevîhanesi�nde, Şeyh Ali Nutkî Dede�nin nezaretinde yetişmiştir.

Pazartesi ve Perşembe günleri mevlevîhaneye gitmek İsmail Dede Efendi�ye yetmemiş, genç yaşında tamamen mûsikînin ve Mevlevîliğin içinde olmak amacıyla şeyhi Ali Nutkî Dede�ye giderek:

-Efendim, fakiriniz artık kalemi falan terk edip kabul buyurursanız bugünden itibaren tarik-i âlîye büsbütün dehalet arzusundayım, ikrar vereceğim.

Şeyh Efendi:

-Oğlum, pek âlâ ama burası tekkedir. Çilekeşlik kolay değildir. Sonra yapamazsan nafile bu işe girme; çünkü burada insana sırasına göre odun yarıcılık da yaptırırlar.[4]

İsmail Dede Efendi yapılan bu telkinler karşısında çok kararlı davranmıştır. Girdiği yolun zorlu ve uzun mesafeli olduğunu daha işin başında öğrenmiş olması, Dede�nin ne kadar istekli olduğunu gösterir. Nitekim ailesi, onun iyi bir eğitim almasını ve okumasını istemiş, Şeyh Ali Nutkî Dede bundan haberdar olduğu için bu hususta önce anne-babasının rızasının elde edilmesinin şart olduğunu söylemiştir. İsmail�in aşırı ısrarı üzerine ailesi de razı olduklarını şeyhe bildirmek zorunda kalmışlardır. Dede Efendi�nin ailesine ısrarla bu yola gireceğini bildirmesinin üzerinde durulmalıdır. O, ailesine sanatçı olacağım, şöhret olacağım, zengin olacağım gibi dünyevî bazı isteklerde bulunmamış, sadece Mevlanâ yoluna, tasavvufî bir disipline tabi olacağını bildirmişti. Gençlik çağındaki kişiler için çok cazip olan bu türlü nefsâni düşünceleri bir kenara iterek, çileye talip olması işin en can alıcı noktasıdır.

Şeyh Ali Nutkî Dede�nin dergahta bugün muhafaza edilmekte olan hususî mecmuası �Zaman-ı meşihatımızda dergah-ı aliyyeye çile çıkarmak için gelen canlar� başlıklı kısmında yazılı olduğu üzere 18 zilhicce 1212 tarihine rastlayan cumartesi günü yirmi bir yaşında olduğu halde (Mevlâna mutfağı) hizmete girer. Yine Defter-i Dervişân�ın �Sema-i şerifi meşk edip mukabele-i şerife giren canların tarihidir� bölümünde �Derviş İsmail�in (Dede Efendi�nin),15 Cemazielahir 1213 tarihinde çile çıkarırken semazenliği meşk etmiş ve tennure giymiş olduğunu kaydetmektedir.[5]

İsmail Dede çileye başladıktan kısa bir süre sonra babası Süleyman Ağa vefat eder. Babasının vefatından sonra Dede Efendi, babasından miras kalan hamamı satmak ister. Annesi hamamın kendileri için bir güvence olduğunu söyleyip Dede�nin bu isteğine şiddetle karşı çıkarsa da, oğlunun ısrarlarına dayanamayarak razı olur ve satıştan elde edilen parayı da oğluna takdim eder. Dede Efendi�nin bu isteği muhakkak ki onun dervişlik yönünden kaynaklanmaktadır. Nefse hoş gelecek dünya malına itibar etmemesi, hatta kendisini bu para ile imtihan etmesi şeklinde yorumlanabilir. Dede bu parayı dergaha bağışlar ve dergah da değişik zamanlarda ziyafetler yapılır, ihtiyaç sahiplerine dağıtılır.

Dede Efendi, çilesine devam ederken buselik makamında bestelediği �Zülfündedir benim baht-ı siyahım� adlı şarkı İstanbul�da çabucak duyulmuş ve şarkı padişah III.Selim�in kulağına kadar gitmiştir. Mûsikîye son derece vakıf ve Mevlevî olan III. Selim bu dervişi huzurda dinlemek isteğiyle dönemin bestekarlarından Vardakosta Ahmet Ağayı dergaha gönderir.

Şeyh Ali Nutkî Dede:

-Emr-i şahaneleri baş üstüne, ancak kendileri çilededir, çilesi iki seneyi baliğ oldu, tarikimizin usulü icabınca gece hariçte kalamaz; rica ederim akşam ezanından evvel dergaha avdet etsin.[6]

Bu olay Dede Efendi�nin sarayla tanışmasını sağlayacaktır ki, Dede�ye artık vefatına kadar sarayda görev verilecektir. Huzurda şarkısını birkaç defa icra eden Dede Efendi, padişahın beğenisini kazanarak taltif ile dergaha geri gönderilir. Dede Efendi saraydan ayrıldıktan sonra akşam ezanına bir saat vakit kaldığı için yol üzerinde bulunan annesinin evine uğrayarak;

-Hamamı sattın da parasını tekkede dervişlere yedirdin diye bana darılmış idin, bak işte pîrim bana neler ihsan etti.[7] diyerek padişahın verdiği altınları annesine bırakarak hiç oyalanmadan akşam ezanından önce dergaha yetişir.

Dede bu olay ile de, maddiyata dolayısıyla dünya malına hiçbir önem vermediğini ortaya koyarak dervişliğini ön plana çıkarmıştır. Yanı sıra da Dede efendi�nin Mevlevî inancı içinde padişahın bu ihsanını pîri Mevlana�nın ruhanî bir himmeti olarak algılaması şeklinde yorumlanabilir.

Dede Efendi 20 Şevvâl 1213(27 Mart 1799)�de çilesini tamamlayarak resmen �Dede� unvanını almıştır. Aslında Mevlevîlikte 1001 gün olan çile süresi dergahın şeyhinin irâdesiyle kısaltılabilir. Şeyh Ali Nutkî Dede�nin, İsmail Dede Efendi�de samimiyet ve mûsikî kabiliyeti neticesinde böyle bir karar verdiği söylenebilir. Sarayı�nda böylesine kabiliyetli bir bestekar ile ilgilenmesi, Dede Efendi�nin çile süresinin kısaltılmasının sebeplerindendir.

Çilesini tamamladıktan sonra Yeni Kapı Mevlevî hanesinde Hücre (oda) sahibi olan Dede artık eserlerinin sayısını artırıyor, yeni yeni besteler yapıyor ve talebelerine mevlevîhanedeki odasında meşk ediyordu. 1820 yılında evlenen Dede Efendi artık dergahtaki hücresini bırakarak Akbıyık Mahallesinde kiraladığı evde oturmaya başlamış, dergaha mukabele günlerinde giderek öğrencilerine meşk etmiştir. Ayrıca saray fasıllarına da katılan Dede Efendi �Ey Çeşm-i ahû, hicr ile...� adlı hicaz nakış eserini, besteledikten sonra III Selim�in beğenisini kazanarak sarayda ser müezzin olmuştur.

Bu dönemlerde Dede Efendi, pek çok acıyı üst üste yaşamış ve önce üstadı şeyhi Ali Nutkî Dede�yi ebedi istirahatgahına uğurlamış, Daha sonra 1802 yılında doğan oğlu Salih�i üç yaşında kaybetmiş, peşinden annesi Rukiye Hanım vefat etmiştir. Sonra da ikinci oğlu Mustafa�yı altı yaşında kaybeden Dede Efendi büyük acı ve üzüntü çekmiştir. Aldığı tasavvufî terbiye Dede Efendi�yi hiçbir zaman şikayet, isyan alkol düşkünlüğü gibi hareketler içine düşürmemiş hüznünü şarkılara dökmüştür. Oğlu Salih�in vefatı üzerine Beyatî makamında bestelediği �Bir gonca femin yöreni vardır ciğerimde� adlı şarkısı Dede�nin bu acılarını dile getiren en güzel eseridir.

29 Mayıs 1807�de III. Selim tahttan indirilir. Bu olay Dede�yi hayli üzmüştür. III. Selim�in tahttan indirilmesiyle İsmail Dede Efendi�nin saraydaki görevi de sona ermiştir. Bir yıl sonrada Sultan III. Selim şehit edilmiştir. Dede�yi çok seven ve ona değer veren padişahın şahadeti de Dede Efendi�yi derinden etkilemiştir.

III. Selim�den sonra Osmanlı tahtına geçen Sultan IV. Mustafa ile Dede Efendi kayda değer bir ilişkisi olmamıştır.

IV. Mustafa�nın padişahlığı çok kısa sürmüş ve yerine Sultan II. Mahmut tahta geçmiştir. Sultan II. Mahmut Dönemi ile birlikte Osmanlı önemli değişimler yaşamaya başlamıştır. Özellikle batıya açılma, batı medeniyetini Osmanlıya getirme çalışmalarıyla birlikte Osmanlı alışageldiği pek çok değerinde büyük bir çözülme içine girmiştir. Özellikle Sultan Mahmut�un 1826 yılında Yeniçeri ocağıyla birlikte Mehterhane�yi de lağvetmesi Türk Musikisine büyük îtibar kaybettirmiş, batı müziği ön plana çıkmıştır. Mehterhanenin lağvedilip yerine Mızıka-ı Hümayun bünyesinde Türk Musikisi çalışmalarını Fasl-ı Atik ve Fasl-ı Cedit adıyla devam ettirse de artık Türk Musikisi eski ihtişamından uzaklaşmıştır. Sultan II. Mahmut�un Türk Mûsikîsini çok sevmesi Dede Efendi�ye büyük saygı duyması için çehresini çok fazla değiştirmemiştir. Dede Efendi, Şeyhi Ali Nutkî Dede�nin vefatından sonra Yenikapı Mevlevi hanesinden kopmamış, Ali Nutkî Dede�nin yerine geçen kardeşi Nasır Abdülbâki Dede�den ney üflemesini de öğrenmiştir.

Hammâmî-Zade İsmail Dede Efendi Yenikapı Mevlevihanesinde ilk Mevlevî Ayinini Sabâ makamında bestelemiş ve ilk mukabelesi de 1824 yılında yapılmıştır. Daha sonra da Nevâ Ayin-i Şerifi besteleyen Dede bu eseriyle şöhretini daha da artırmıştır. Bir gün Yenikapı Mevlevihanesini ziyaret eden Sultan II. Mahmut, Dede�nin Nevâ Ayinini dinleyerek çok beğenmiş ve Dede�ye saraydaki görevini hatırlatmıştır. Bunun üzerine:

- Ferman Efendimizindir. Yalnız başımdaki Sikke-i Mevlâna�yı çıkarmamak lığıma müsaade buyurunuz...[8] diyerek Mevlevîliğin ön plana çıkaran Dede, kendini sürekli bir Mevlevî dervişi gibi görmüştür. Bu olay üzerine Sultan II. Mahmut Dede�ye sarıklı bir kavuk ve Enderun�a ait bir elbise giydirerek saraydaki görevine devam ettirmiştir. Mevlevî kıyafetlerini çıkarıp yerine giydiği elbiselerden hiç hoşnut olmayan Dede�yi bu olayın bir hayli üzdüğünü söyleyebiliriz.

Sultan II. Mahmut dönemi Dede Efendi�nin en güzel eserlerini bestelediği ve bestekarlığında zirveyi yakaladığı bir dönemdir. Özellikle Sultan II. Mahmut�un çok sevdiği Ferahfeza makamında bestelediği fasıl Dede�nin en parlak eserleri oranındadır. Dede bu eseriyle devlet nişanı payenini bizzat Sultan II. Mahmut�un elinden almıştır. Yine Sultan II. Mahmut

Yenikapı Mevlevihanesini ziyaret ettiği bir gün Dede Efendi�ye Ferahfeza makamında hiç Mevlevî ayini olmadığını ve bestelenirse çok memnun olacağını belirtmiş ve bunun üzerine Dede Ferahfeza bir ayin bestelemiştir. Ferahfeza Ayin-i Şerifi Dede�nin yedinci ve son ayinidir.

Ferahfeza ayinin okunması için Yenikapı Mevlevihanesini değil Beşiktaş Mevlevihanesi seçilmiştir. Çünkü Sultan II. Mahmut verem hastalığına tutulmuştu. Beşiktaş Mevlevihanesi saraya çok yakındı ve Padişahın yorulmaması gerekiyordu. 1839 yılı nisanında Beşiktaş Mevlevihanesi tıklım tıklım dolmuştu. Rahatsızlığı sebebiyle ayinin icrasına katılamayacağını söyleyen II. Mahmut daha sonra fikir değiştirerek dergaha gelmiş ve Ferahfeza ayini çok sevmişti. Ayin bitince Dede Efendiyi yanına çağırarak, şöyle dedi:

-Dedem, çok rahatsızdım ve gelemeyecektim. Gayretle geldim. Lâkin isabet etmişim. Ferahfeza Ayin bana iksir-i hayat gibi geldi. Ham dolsun adeta iyileştim.[9] Bu olay Dede Efendi ile Sultan II. Mahmut�un son görüşmesi olmuş ve yaklaşık üç ay sonra Sultan II. Mahmut vefat etmiştir.

Sultan II. Mahmut�tan sonra tahta on altı yaşındaki oğlu Abdülmecit geçti. Abdülmecit tahta geçtikten sonra işin çehresi değişti, çünkü genç padişah batı mûsikîsine ilgi duymakta, Mızıka-ı Hümayun dairesinde ise bu yüzden alafranga müzik günden güne artan bir hızla rağbet bulmaktadır.[10] Osmanlı sarayı batılı müzisyenlere açılmış, dönemin ünlü sanatçıları İstanbul�u konser verecekleri yerler arasına almaya başlamışlardır. 1847 yılında İstanbul�a gelen F. List Padişah Abdülmecit�in huzurunda konser vermiş, buna karşılık Abdülmecit�te batılı hükümdarlar gibi davranarak sanatçı List�e dördüncü dereceden bir Osmanlı Nişanı vermiştir.[11] Sultan Abdülmecit Dede Efendi�ye gerekli ilgi ve saygıda kusur etmemişse de bu onun sanatına değil, babasının hatırasına duyduğu bir saygı olmuştur.

Bütün bu olanlardan fevkalade rahatsızlık duyan Dede, saraydan uzaklaşmaya başlamış, Ahır kapı civarında boş bir konak bularak buraya yerleşmiş ve öğrencileriyle meşgul olmaya başlamıştı. Etrafındaki öğrencilere defalarca �Artık bu işin (oyunun) tadı tuzu kalmadı� şeklinde ifadelerde bulunmuştur. Bu söz Tanpınar�ın da işaret ettiği gibi bir devrin, bir zevkin sona erdiği ilandan başka bir şey değildir.[12] Onun içindeki musiki tarihimizde Dede klasik dönemin son temsilcisi kabul edilir.

Dede daha uzun zamandan beri arzuladığı hac farizasını yerine getirmek amacıyla Sultan Abdülmecit�ten izin alarak talebeleri Dellâl-zade İsmail ve Mutaf-zade Ahmet ile yola çıkar. Yolda talebelerine Miraciye�yi[13] meşk etti. O sene Hicaz�da müthiş bir kolera salgını vardı ve Dede bu mikrobu almıştı. Ateşler içinde, büyük sıkıntılar çekerek haccını tamamladı.

Tavaf�ta son derece duygulanan ve ağlayan Dede on binlerce Müslüman�ın Kabe�yi tavafından etkilenerek Yunus Emre�nin haccı terennüm eden şiirini irticalen Şehnaz Makamında besteledi ve talebelerine okudu:

 

"Yürük değirmenler gibi dönerler,

Elele vermişler hakka giderler,

Gönül kabesini tavaf ederler,

Muhammed�in kûsu çalınır burda,

Ol sultanın demi sürülür burda"

 

Bu ilahi Dede�nin son eseri olmuştur. Haccını tamamlayarak Mina�ya gelmiş ve talebelerinin kolları arasında son nefesini vermiştir. Kurban Bayramı�nın birinci günü doğan Dede, yine Kurban Bayramı�nın birinci gününün akşamı haccını tamamlayarak vefat etmiştir. Dede�yi Hz. Hatice�nin ayak ucuna defnettiler.[14]

O Türk Musikisi tarihine adını, �Ser müezzin-i Şehriyari, Musahib-i Padişahi, Reis-i Fasıl-ı Hümayun, Mevlevi, Nâyzen, Nâ�t-han, Hânende, Hammâmi-zâde İsmail Dede Efendi�[15] şeklinde yazdırmıştır.

Çok yönlü bir sanatkar olan Hamâmi-zade İsmail Dede Efendi, Ayin-i Şeriften ilahiye, girift kâr�dan en basit şarkıya, klasik fasıldan köçekçe ye kadar hemen her çeşit eseri aynı ustalıkla meydana getirmişti.Dede�nin sanat gücünün temelinde Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhlerinden Ali Nutkî Dede ve Nasır Abdulbakî Dede�den aldığı feyiz ve ahlakı göz ardı etmemek gerekir. Adeta bir konservatuar hüviyeti taşıyan bu kurumların, Dedenin sanat anlayışının şekillenmesindeki rolü büyük olmuştur. Dede Efendi�nin sanatında tasavvuf duygusu ön planda gelir. O, hep bir derviş sabrı ve azmi ile çalışmıştır. Bu duygu dinî eserlerinin yanı sıra din dışı eserlerinde de hissedilir.

Bu gün üç yüze yakın eseri tespit edilip notaya alınmış olan bestekarın bu rakamın çok çok üzerinde eser bestelediğinden şüphemiz yoktur. Hemen her formda eser bestelemiş olan Hammâmi-zade İsmail Dede Efendi, beş yeni makam bulmuş ve bestelerinde yetmiş bir farklı makam kullanmıştır.

Haklı bir şöhret ile mûsikî tarihimize altın harflerle yazılan Dede Efendi için Yahya Kemal, �Kendi Gök Kubbemiz� adlı şiir kitabında �Eski Musiki� adlı şiirinin son dörtlüğünde hissiyatımıza şöyle tercüman olmuştur.

 

“Yüz elli yıl sıra dağlar birer birer yücelir

Ve akıbet Dede�nin anlı şanlı devri gelir

Bu mûsikîyi, O, son kudretiyle parlattı

Ölünce ülkede bir muhteşem güneş battı.”

 

 

Dipnotlar

[1] Cinuçen Tanrıkorur, Müzik Kimliğimiz Üzerine Düşünceler, Ötüken Yay. İstanbul 1988, s.43.

[2] Sadettin Nüzhet Ergün, Türk Musikisi Antolojisi, İstanbul Üniversitesi Yayınları,1943,c:2, s:428

[3] Beşir Ayvazoğlu, Kuğunun Son Şarkısı, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1999, s:112

[4] Yılmaz Öztuna, Dede Efendi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1996, III. Baskı, s.5

[5] Serap Nargoz, Dede Efendi, Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış, Yüksek Lisans Tezi, İzmir 1996, s:5

[6]Ergun, a.g.e, s:430

[7] A.g.e, s. 430

[8] Rauf Yektâ, Esâtiz-i Elhan İst. 1924 S. 124

[9] Yılmaz Öztuna, Dede Efendi. S. 19

[10] Beşir Ayvazoğlu, İslam Estetiği ve İnsan, Coğ. Yay. İst. 1986. S 206

[11] Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yay. İst. 1994. II. Baskı, S. 270

[12] Beşir Ayvazoğlu, İslam Estetiği ve İnsan, S.207

[13] Miraciye: Hz. Peygamber�in miracını anlatan eserlerin melodi ile okunmasıdır. Miraciyeler Türk Din Musikisinin en sanatlı ve en muhteşem eserleridir. Miraciyeler arasında en meşhuru Dede Efendi�nin de talebelerine meşk ettiği Osman Dede�nin Miraciyesidir. Miraciye altı haneden ibarettir. Her hane ayrı bir makamdan oluşur. Haneler, Segah, Müstear, Dügâh, Neva, Saba ve Hüseyni�dir. Miraciyenin sonunda Nişabur makamında münacat hanesi ve her hanenin başında okunan bir tevşihten meydana gelir. miraciye�nin icrası bazı kurallara bağlı olarak yapılır. Mihraciyenin icrası birkaç saat devam eder. Geleneğe göre miraç kandilinde ve onu takip eden gece miraç kandilinin sabahında okunması tercih edilmiştir. Önceleri Mevlevihanelerden okunmuş daha sonra diğer tekkelerde, camilerde ve evlerde okunması geleneği yerleşmiştir. Miraciye okuyan kiçiye Miraç-han denir. Bu dönemde bazı tekkelerde bu eser hâla okunuyordu ama bozulmuş ve değiştirilmişti. Mutaf-zade Ahmet eseri Dede�den öğrenerek Kuledibi Mevlevihanesinin şeyhi Fahrettin Dede�ye öğretmiştir. Günümüzde Hüsyni hanesi kaybolmuş, diğer haneleri tamamen notaya alınmıştır. Daha geniş bilgi için Bk. Erdoğan Ateş, Musiki Tarihi ve Dini Musiki Formları, S.D.Ü. İlahiyat Fak. Ders notları, Isparta 2000, S.44. Ayrıca Bk. M. Nazmi Özalp, Türk Musikisi Beste Formları. T.R.T Yay. Ank. 1992. S. 48.

[14] Yılmaz Öztuna Dede Efendi, S. 26

[15] Sadün Aksüt, Türk Musikisinin 100 Bestekarı, S. 119


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Nurgül Çepni / 22.1.2010



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...