Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Şarkılarda Gül

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Erdoğan Ateş Mûsikî Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 1851 Hit : 8963 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Türk Müzik Kültüründe Bağlamanın Serüveni ve Alevi Bektaşi Müziğindeki Yeri
2 Şarkılarda Gül
3 Niyaz Kavramı ve Mevlevilikte Niyaz İlahisine Güfte Beste Açısından Bakış
4 Niyaz Ayini
5 İslam Sonrası Türk Musikisinde Oluşan Formların İbadet Hayatında Oluşturduğu Estetik Değerler
6 İbadet Estetiği Genel Özellikleri İle Cami Musikisi
7 Geçmişten Günümüze Mevlit İcraları ve Önemli Mevlithanlar
8 Dedeyi Tanır mısınız?
9 Cumhuriyetin İlk Dönemlerinde Türk Musikisi ve Atatürkün Musiki Anlayışı
10 Alevi Bektaşi Musikisine Güfte Melodi ve Ritim Açısından Bir Bakış

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
website website open
women cheat on their husbands married men having affairs unfaithful wife
click here click married affairs
read here cheat wifes unfaithful wives
married men affairs i cheated on husband my boyfriend cheated on me with a guy
cialis coupon cialis coupon cialis coupon
abortion pill abortion pill abortion pill
abortion pills over the counter how much do abortions cost when is it to late to get an abortion
abortion pill abortion pill abortion pill
abortion pill abortion pill abortion pill
gabapentin use in psych gabapentin use in psych gabapentin use in psych

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar I. Ulusal Gül Sempozyumu, Isparta Belediyesi.
Yayınlandığı Tarih 2-3 Haziran 2005
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki http://erdoganates.net/sarkilardagul.html

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Şarkılarda Gül (Aşr. Gör. Melek Dikmen ile birlikte)

 

GİRİŞ

Şiir ve mûsikî, Türk kültüründe birbirini tamamlayan iki temel değerdir. Mûsikîye kaynaklık eden şiir,özellikle de Divan şiirinin �şarkı� formu, nağme güzelliği ile birleşerek nesiller boyu dinamizmini yitirmeden günümüze ulaşmıştır.

Mûsikî, bazı duygu ve düşünceleri seslerle ifade etme sanatı olarak tarif edilmiştir. Gerek dinî gerekse lâ-dinî duygular, mûsikînin o güzel nağmeleri ile vücut bulmuş ve anlam kazanmıştır. Dolayısıyla Türk mûsikîsine konu olan güftelerin önemli bir bölümünü de �gül� konulu şiirler oluşturur. Şiir temaları içinde önemli bir yere sahip olan gül, çok farklı anlatımlarla şiir ve mûsikî sanatımıza ayrı bir zenginlik ve ahenk kazandırmıştır. Bu çalışmadaki esas amacımız, genel anlamı ile gül konulu bestelenmiş şiirleri kendi içinde tasnif ederek bizlere ne anlatmak istediğini ortaya koymaktır.

�Gülü tarife ne hâcet, ne çiçektir biliriz� mısraı, herhalde gülün kültür tarihimizdeki şöhretini ifade etmeye yetecektir. Her ne kadar lügatlerde güle bir cins çiçek anlamı verilmişse de kanaatimiz odur ki, kokusuyla, farklı renkleriyle, görüntüsüyle, çeşitleriyle gülün çiçekler içinde apayrı bir yeri ve diğer çiçeklerden ayrılan önemli özellikleri vardır. Denilebilir ki çiçekler ikiye ayrılır: Gül ve diğerleri. Onun içindir ki gül, çiçeklerin şahıdır.

Gülün bitki olarak bizlere ifade ettiği anlamın yanı sıra Türk kültür tarihinde sembol olarak da çok farklı anlamlar taşıdığını görürüz. Gül, minyatürden ebruya, tezyînattan mimârîye, şiirden mûsikîye kadar tüm sanat dallarının vazgeçilmezi olmuştur. Osmanlı döneminde de gül, sarayın önemli çiçeklerindendir. Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılan Yeni Saray (Topkapı Sarayı) topluluğunu kuzey, batı ve doğu yönünden çevreleyen �Hasbahçe�nin bir bölümünde saray mutfaklarının gereksinimini karşılamak amacıyla gül yetiştirilmiştir. Bölgeye verilen �Gülhane� adı bu gül bahçesi ile ilgilidir. Bu bahçede yetiştirilen güllerden sarayın ihtiyacı olan gül suyu ve gülbeşeker hazırlandığı tahmin edilmektedir. Yine Fatih Sultan Mehmed�in Nakkaş Osman tarafından yapılan minyatüründe padişahın gül koklar bir durumda çizilmiş olması, bu düşünce ile bağlantılıdır. Ayrıca gül, sembol olma özelliğini İslam ülkeleri arasında hâlâ daha muhafaza etmektedir. 1978 yılında Türkiye, İran ve Pakistan arasında kurulan �Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği� teşkilatının amblemi üç gülden oluşmaktadır. Osmanlı döneminde birçok eşyada gül, tanıtıcı sembol olarak da kullanılmıştır. Osmanlı döneminde Kur�an-ı Kerim, dua kitabı, fermanlar, cilt kapakları, ağaç eşya ve mezar taşları üzerinde de çokça kullanılan gül motifi, Türk süsleme sanatları açısından da ayrı bir değere sahiptir.

Bunların yanısıra çiçeklerin şahı (şeh-i ezhâr) olan gül, edebiyatımızda da farklı anlamlar taşımaktadır. Divan şiirinde gül, mecâzî olarak sevgili mânasında da kullanılmıştır. Onun yüzü, yanakları güldür, ağzı goncadır, kendisi gül gibi kokmaktadır. Gül-bülbül aşkı da dillere destandır. Bülbülle gül hiçbir zaman bir araya gelemez. Çünkü gül, bülbüle karşılık vermez, hattâ bülbülün feryat etmesi gülden karşılık bulamadığındandır. Şairin,

 

“Gel gül dedi bülbül güle gül gülmedi gitti

Gül bülbüle bülbül güle yar olmadı gitti”

 

beyti bu durumu en güzel bir şekilde ifade etmektedir. Dinî-tasavvufî edebiyatımızda gonca hali ile vahdeti, açılmış hali ile kesreti ifade eden gül, ontolojik anlamda Hz. Peygamber�in sembolü olması sebebiyle edebiyatımızda en seçkin ve gözde yerini almıştır.

Klasik Türk mûsikîsine güfte olmuş eserlerin pek çoğunda gül konu edilmiştir. Öyle ki şarkılarda bazen gül ile bülbül konuşturulmuş, bazen bülbülün figanı konu olmuş, bazen de gül sevgiliyi anlatan bir sembol, bazen bir mevsim, bazen hicran ve sitem ve bazen de sevinç ve gözyaşıdır. Bu bağlamda tebliğimizde ana hatlarıyla şarkılarımıza konu olan gül sembolünü şu başlıklar altında topladık:

 

Gül-Bülbül İlişkisi

Gül- İnsan (Sevgili) İlişkisi

Gül-Mevsim İlişkisi

Gül-Din İlişkisi

Gülün Diğer Çiçeklerle İlişkisi

Gül- Duygu (Hicran, Sitem�) İlişkisi

Gül ve Gündelik Hayatla İlişkisi

 

Gül-Bülbül İlişkisi:

Türk mûsikîsinin klasikleri arasına girmiş, güftesi Osman Nevres Bey�e, bestesi Tanbûrî Ali Efendi�ye ait olan Hüseynî Yürüksemâî, gül bülbül aşkını en güzel ifade eden eserlerden biridir.

 

Senden bilirim yok bana bir faide ey gül

Gülyağını eller sürünür çatlasa bülbül

Etsem de abestir sitem-i hâre tahammül

Gülyağını eller sürünür çatlasa bülbül

 

Gül, nazlı sevgilinin sembolü, bülbül ise gül mizaçlı sevgiliye duyduğu büyük aşkın sözcülüğüne ömrünü adamış âşıktır. Sabahın ilk saatlerinden itibaren sesi duyulmaya başlanan bülbül, sevgilisinin kendisine yüz vermediğini görse bile, çatlarcasına şakıyıp inlemeye devam eder. Aslında gülden ona bir iltifat ve iyilik olmayacağını bilir, çünkü arada başkaları yani dikenler vardır. Bu yüzden bülbül kıskançlıktan çatlasa da gül yağını sürünecek olan yine ellerdir, ağyârdır. Elinin boş kalacağını bilmesine rağmen, dikene ya da diken mesâbesinde olan ağyârın sitemlerine tahammül etmeye devam eder. Fakat ne yazık ki bunca fedakarlıktan sonra gülün sefasını yine başkaları sürecektir. Şarkının nakaratı olan �Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül� mısraındaki eller ve çatlamak kelimeleri tevriyeli kullanılmıştır. Bu sebeple �Bülbül çatlayıp gitse de, gülyağını başkaları sürünür� şeklinde anlaşılmakla birlikte, gülyağının çatlayan elleri nemlendirerek rahatlatmada ve güzellik vermede ayrı bir yerinin olduğu da vurgulanmaktadır. Bu rahatlamayı sağlayan gülyağı, gülün en kıymetli ürünüdür. Zira, sadece 1 kg. gülyağı elde edebilmek için yaklaşık 3-4 ton gül yaprağı kullanılmaktadır.

Gül-bülbül ilişkisini ortaya koyan diğer bir şarkı, bestesi Hacı Arif Bey�e ait olan Karcığar Senginsemâî eserdir.

 

Bir goncaya bir hâre nigâh eyledi bülbül

Derdi iki olduğunu âh eyledi bülbül

Matemzede zannetti görüp dûd-ı siyâhı

Bir âh ile gülzârı siyâh eyledi bülbül

 

Açılışını görmek için günlerce goncanın başını bekleyen bülbül, goncanın etrafındaki dikenleri görünce derdi ikiye katlanır. Çünkü diken, ona ulaşma yolunda önüne çıkan engellerin ve ağyâr olan rakiplerin timsalidir. Zaten mağrur bir duruş sergileyen güle ulaşmak zor iken, dikenler de vuslata engel teşkil eder. Bu sebeple cevr ü cefâsının arttığını gören bülbül, nasıl âh u efgân etmesin ki? Bu durumda gözde tutuşan ve gönülde alevlenen aşk ateşini söndürebilmek için ya gözünden akan yaşlar imdadına yetişecektir ya da âh edip inleyecektir. Nitekim bülbülün ağzından çıkan âh dumanı göklere doğru yükselmeye başlar. Bu ateşli âhlar ile matemzede bülbül, gülün meskeni olan o muhteşem bahçeyi siyah bir duman bulutuna dönüştürür. Sebep, sevgiliye kavuşamamak ve ona özlem duymaktır.

Bu anlamda bestelenen bir diğer örnek eser de Nuri Halil Poyraz�a ait olan Muhayyer Ağıraksak şarkıdır.

 

Sana gül gonca diyorlar bana şeydâ bülbül

Güle gülmek yaraşır bülbüle feryâd ey gül

Gam-ı ferdâyı düşünme gel efendim gül gül

Güle gülmek yaraşır bülbüle feryâd ey gül

 

Sevgili güzelliği, asaleti ve duruşu ile goncaya ve güle sıkça teşbih edilirken âşık çılgın olarak zikredilir. Bu sebeple güle yakışan gülmek, bülbüle yakışan ise feryâd edip ağlamaktır. Zira herkesin payına düşen farklıdır. Nitekim aynı seslenişi Bâkî�de de görürüz:

 

Gül gülse dâima ağlasa bülbül aceb değil

Zira kimine ağla demişler kimine gül

 

Gülü gelecek/yarın endişesi taşımaksızın gülmeye davet eden bülbül, �Gel efendim gül� derken gülü tevriyeli kullanmış, gönlünün efendisi ve sahibi olan güle hep gülmesini öğütlemiştir. Çünkü gül mevsimi ve dolayısıyla gülün ömrü kısadır. Bu az vakti değerlendirmek lazımdır. Oysa ki gülün kaderinde gülmek, bülbülünkinde ise ağlamak vardır. Zira ezelde kimine ağla denmiştir, kimine gül.

 

Gül-İnsan (Sevgili) İlişkisi:

Nâzik, nazenîn, ter ü tâze oluşu, güzelliği ve mağrur duruşu sebebiyle sevgiliye benzetilen ve kendisine özel bir kişilik atfedilen gül, aynı zamanda sevgilinin güzellik unsurlarına da teşbih edilmiştir. Bestesi Fehmi Tokay�a ait olan Rast Devrihindî eser, konuya örnek teşkil eden güzel bir şarkıdır.

 

Gönlümün ezhâr içinde gül gibi dildârı var

Neyleyim her sevgisinde bir yığın ağyârı var

Gül sevenler katlanır hârın dil-âzâr cevrine

Her gülün bir goncası, her goncanın bir hârı var

 

Çiçeklerin her biri, kendine özgü kokusu, dokusu, rengi ve yapısı ile birbirinden farklı bir güzellikle arz-ı endâm etmektedir. Ama gül, her yönden üstünlüğü ile bu bahçede çiçeklerin sultanı olarak tavsif edilir. Âşığın sevgilisini çiçekler içinde güle benzetmesi de bu sebepledir. Zira sevenin gözünde yârinden daha güzel ve fettân olan yoktur. Gül gibi olan sevgilinin çok sayıda meftûnu ve mahbûbu da bulunmaktadır. Âşığın gözünde sevgilinin etrafında dolaşan diğer âşıklar, rakîb ve ağyâr konumundadır. Sevgilinin yüzlerce âşığı, âşığın da yığınlarca ağyârı vardır. �Gülü seven dikenine katlanır� atasözümüzü hatırlatırcasına �Gül sevenler katlanır hârın dil-âzâr cevrine� diyen ve halinden bî-zâr olmayan âşık, her goncanın dikeni olduğunu ve seven kişinin sevdiğinin hatırı için gönlü parçalayan ve eziyet veren dikene katlanacağını söyler. Zira, rahmete ve güzelliklere ulaşabilmek için zahmete katlanmak ve fedakar olmak gerekmektedir. Güle dair söylenmiş bir güzel söz şöyle der: �Aşk, gülü dikeniyle avuçlamak; ama kanayan ellerin hesabını gülden sormamaktır.�

Bu başlık altında vereceğimiz günümüz bestelerinden bir örnek şarkı da, güftesi Melek Hiç�e, bestesi Amir Ateş�e ait olan Muhayyerkürdî Düyek eserdir. Duyumlarımıza göre Amir Ateş Hoca bu şarkısını yeni doğan torununun sevinci ve coşkusu içinde bestelemiştir.

 

Bir kızıl goncaya benzer dudağın

Açılan tek gülüsün sen bu bağın

Kurulur kalplere sevdâ otağın

Kim bilir hangi gönüldür durağın

 

Dudak, kırmızı rengi, açılmamış ve gizemli olması sebebiyle goncaya benzetilir. Bu bağın açılan tek gülü olması sebebiyle güzelliği tasvir edilen kişi, seçkin, zarif ve üstün bir yere sahiptir. Gönüllerde sevda otağının kurulması, aynı zamanda padişah gibi şeref ve yüceliğe sahip olduğunun da göstergesidir.

Bestesi Saadettin Kaynak�a ait olan Hicazkâr Düyek eser, gül-sevgili ilişkisini ortaya koyan bir diğer şarkıdır.

 

Yüzün güllerden ince sesin bülbülden tatlı

Gülüşün gonca gonca neşen altın kanatlı

Günaydın sevgiliye günaydın gönül aydın günaydın

Dalında biteviye şakıyan ben olaydım

 

Her ne kadar şiirlerde sevgili gülün, âşık bülbülün timsali olarak verilmişse de bu şarkıda mübalağa ile sevgili hem gülden hem de bülbülden daha üstün vasf edilmiştir. Sevgilinin yüzünün güle teşbih edilmesi sıkça kullanılmakla beraber burada gülden daha zarif ve ince olarak tavsif edilmiş, sesi bülbülden daha tatlı ve hoş olarak nitelendirilmiştir. Gülüşü goncaya benzetilen sevgilinin neşesi altın kanatlı olarak tanımlanmış, sevinçten uçmak üzere olduğu vurgulanmıştır. Günaydın sözcüğü ile tekrir sanatı yapılmış, gönlünün ve gününün aydın olması temennisinde bulunulmuştur. Gülün dalında durmaksızın bıkıp usanmadan şakıyanın bülbül olması hasebiyle şair, bülbül gibi olup sevgili uğruna her şeyi yapabilmeyi arzulamaktadır.

 

Gül-Mevsim İlişkisi:

Gül, baharın, bahçenin ve kır çiçeklerinin vazgeçilmez bir ögesidir. Gül olmadan bahar gelmez, gül bulunmayan bahçeye girmeye değmez. Bahar demek gül demektir. Güftesi klasik şiirimizin kaside üstadı Nef�î�ye, bestesi Hacı Arif Bey�e ait olan Rast Türkaksağı şarkı, gül mevsimi olarak vasf edilen baharı şöyle tasvir eder:

 

Esdi nesîm-i nevbahâr açıldı güller subh-dem

Açsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm-ı Cem

Gül devr-i ıyş eyyâmıdır zevk u safâ hengâmıdır

Âşıkların bayramıdır bu mevsim-i ferhunde-dem

 

Dört mevsim içinde en latîfi olan nevbahâr (ilkbahar) ile, her taraf yeşillik ve canlılık kazanır, ağaçlar çiçeklenir, kuşlar ötüşür, etraf neşe ve tazelik kazanır. Bu mevsimde sabah esen hafif ve ılık rüzgarlar, gülün yapraklarını okşayınca güller neşelenir ve açılmaya başlar. Bundan dolayı bahar fasl-ı güldür, gül mevsimidir. Şarabın mucidi kabul edilen Cem�in kadehini isteyen âşık, gönüllerinin gül gibi açılmasına vesile olarak şarabı zikreder. Gül baharın müjdecisi olduğu için zevk ü sefâ içinde eğlenerek geçirilecek günleri haber verir. Bu sebeple aşıklar, neşe ve sevinç mevsiminde bayram ederler.

Yine klasiklerimiz arasına girmiş eserlerden biri olan Nihâvend Semâî şarkının güftesi şarkı üstadı Nedim�e, bestesi Arif Sami Toker�e aittir.

 

Erişdi nev-bahâr eyyâmı açıldı gül-i gülşen

Çerâğân vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen

Çemenler döndü rûy-i yâre reng-i lâle vü gülden

Çerâğân vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen

 

Canlılığın ve yeni başlangıçların müjdecisi olan ilkbahar mevsiminin gelmesi ile gönüller coşmuş, bahçelerde elvan elvan güller açmış, laleler bitmiştir. Lale ve güllerin kırmızılığı çemenzârın yeşilliğini kapatmış, sevgilinin güzel ve parlak yüzüne benzemiştir. Gül sevgilinin ağzını ve dudaklarını temsil ederken lâle yanaklarına benzetilmiştir. Çerağan vakti olan baharın gelmesi, sadece güller için değil, lale ve diğer çiçekler için de gözaydınlığının habercisidir. Çünkü çerâğân ya da çirâğân, III. Ahmet devrinde ilkbaharda laleler açıldığı zaman mehtaplı gecelerde geleneksel olarak yapılan bir eğlence âlemidir. Çiçek tarhları ve lâleler arasına konulan renk renk fanuslu mumlar ve kandiller ile içine zeytinyağı konmuş, bir fitil konarak ateşlenen midye ve yumurta kabukları tarhlar arasından geçen su arklarına bırakılırdı. Kaplumbağaların sırtlarına mumlar dikilip yakılarak salıverilirdi. Bazen çiçekler, laleler arasına saklanan inci, elmas ve akide şekerleri genç cariyeler tarafından kapışılır; renk ve ziya içinde onların cilve ve işveleri temaşa olunurdu. Bu eğlencelerin tertip edildiği âlem, çerâğân olarak adlandırılırdı. Lale bahçelerinin gözlerinin aydın olması ile kastedilen de, mumlar ve kandillerle aydınlatılmasındandır.

Güftesi XVI. yüzyılın Mevlevî şâirlerinden Cevrî�ye, bestesi büyük Türk bestekârı Hâşim Bey�e ait olan Karcığar Ağır Semâî eser, fasl-ı gül ile ilgili olarak sunabileceğimiz başka bir şarkıdır.

 

Mevsim-i gül fasl-ı gülşen nev-bahâr eyyâmıdır

Devr-i sâgar nûş-ı mey seyr-i kenâr eyyâmıdır

Cûylar oldu revân esti nesîm-i subh-dem

Durmasın ehl-i hevâ geşt ü güzâr eyyâmıdır

 

Bu şarkıda ilkbahar mevsiminin tüm özellikleri ile tasvir edildiğini görmekteyiz. Gülü, gülşeni, şarabı, çağlayan ırmakları, esen ılık rüzgarı, gezip tozmayı ve eğlenmeyi anlatan bu tablonun hayali bile insan ruhunu dinlendirmektedir. Mevsim bahar olunca gülle birlikte diğer çiçekler de gülmüş, bülbül nağmeleri ile niyaza başlamış, sular coşmaya başlamış, goncanın çâk-ı girîbân etmesini ve açılıp kokusunu yaymasını sağlayan sabah rüzgarı esmeye başlamıştır. Heveslerine düşkün olanlar artık durmasın. Çünkü bugünler şarapların içildiği, gezintilerin yapıldığı, eğlence ve zevk alma günleridir. Gülü, gül bahçesini, canlılığı ile baharı andıran sevgilinin kendini gösterdiği mevsimdir. Çok da uzun olmayan, çabuk gelip geçiveren günler olduğu için kıymeti bilinmelidir.

 

Gül-Din İlişkisi:

Gülün klasik Türk şiiri dışında Türk Tasavvuf şiirine de konu edildiği hepimizce malumdur. Tasavvuf şiirinde gül, Hz. Peygamber ile anlam kazanır.

 

Gül yüzünü rüyamızda görelim Ya Rasulallah

Gül bahçene dünyamızda girelim Ya Rasulallah

 

anlamında pek çok şiir bulmak mümkündür. Muallim İsmail Hakkı Bey tarafından bestelenen Rast Yürüksemâî şarkı, gül-din ilişkisine güzel bir örnektir.

 

Gülşende yine âh u enîn eyledi bülbül

Bir nakş okuyup savt-ı hezâr eyledi bülbül

Olmaz dehen-i yâre müşâbih deyu gonca

Gül mushafın açtı yemin eyledi bülbül

 

Gülün farklı teşbih ve istiareleri ile taçlanan şiirimiz ve dolayısıyla şarkılarımız, bülbülden ayrı düşünülemez. Zira o, sevgilisine duyduğu aşkı ve onun güzelliklerini anlatıp şarkılar söyleyerek ilan-ı aşk etmekte, ağlayıp inleyerek sürekli şakımaktadır. Çünkü gül, naz makamında olup kendini ağırdan satmakta; niyaz makamında olan bülbül de ona yalvarıp yakarmaktadır. Klasik mûsikîmizde bir tür besteye ad olan nakış ile aşkını terennüm eden bülbül, binlerce ses ve ezgi ile gönlündeki ateşi güle duyurmaya çalışır (Hezâr, bülbül ve sayı olarak bin anlamları kastedilerek tevriyeli olarak kullanılmıştır). Bu arada bülbül, sevgilinin ağzının gonca ile mukayese edilemeyecek üstünlükte ve güzellikte olduğunu söyleyerek mübalağa ile anlatır. Aslında gonca, gülün açılmamış hali olup tomurcuk şeklidir ve sevgilinin ağzı yerine kullanılır. Zira gonca halinde iken nice sırları, güzellikleri ve kokuları içinde gizleyen bir mücevher kutusudur. Gonca onca ihtişamına rağmen, sevgilinin ağzı yanında daha basit kalmaktadır. Üstüne üstlük bülbülün sözünün doğruluğunu ispatlamak için yemin etmek üzere açtığı mushaf da güldendir. Yaprakları açılınca sırları ifşa olunan ve kokusunu saçan gül, yaprakları hasebiyle kitaba ve özellikle kutsal kitabımız olan Kur�an-ı Kerim�e teşbih edilir. Zaten �Kur�an�ın üzerine el basmak� veya �Kur�an üzerine yemin etmek� de yaygın olan adetlerdendir.

Gül-din ilişkisini ortaya koyan diğer şarkılarımızdan birisi de, güftesi Yahya Kemal�e, bestesi Münir Nureddin Selçuk�a ait olan Segâh Düyek eserdir. Şarkının bestekârı tarafından özellikle Segâh makamında bestelenmesi, bu makamın dinî mûsikî formlarına uygunluk arz etmesi sebebiyledir.

 

Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç

Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç

Cihana bir daha gelmek hayâl edilse bile

Avunmak istemeyiz böyle bir teselliyle

Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan

Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan

Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece

Guruba karşı bu son bahçelerde keyfince

Ya aşk içinde harâb ol ya şevk içinde gönül

Ya lâle açmalıdır göğsümüzde yahut gül

 

İnsanları korkutan ve ürperten ölüm duygusunu farklı teşbihlerle ve güzel bir şekilde (Sessiz Gemi şiirinde olduğu gibi�) tarif eden Yahya Kemal, burada da ölümü özenilesi bir durum olarak anlatmıştır. Artık ömrün son demi yaklaşmış, dönülmez akşamın ufkuna gelinmiştir. Her ne kadar tekrar canlanma hayali olsa da insan bu teselli ile avunmak istemez. Güneş doğmayan büyük kapıdan geçince başlayan sâkin gecede bahçelere keyfince kurulan insanın göğsünde ya lâle ya da gül açmalıdır. Burada lâle ve gül sembolik anlamda kullanılmıştır. Geleneksel edebiyat ve sanatlarımızda lâle, �İsm�i Celal�i yani Allah�ı temsil etmektedir. Eski harflerle yazılışı göz önünde bulundurulduğunda lâle kelimesindeki harflerin sırası değiştirildiğinde Allah ve hilal lafzı elde edilir. Bu sebeple bu kelimelerin ebced hesabı ile değeri de aynıdır. Mîyârü�l-Ezhâr�ın yazarı Tabib Mehmed Aşkî�ye göre lâlenin Allah lafzındaki harflerle yazılması, bu çiçeğin rütbesinin yükselmesini sağlamıştır:

 

Mazhar-ı ism-i Celâl olmasa âyâ lâle

Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle

 

Lâle zamanla kazandığı bu dinî anlam sebebiyle cami, çeşme, mezar gibi yapılarda süsleme unsuru olarak çokça kullanılmıştır. Gül de bilindiği gibi, hürmetine kâinatın yaratıldığı Hz. Peygamber�in ve nübüvvetin sembolüdür. Bu sebeple göğsümüzde Allah�ı temsil eden lâle ya da Peygamber�i sembolize eden gül açarsa, onlara duyduğumuz sevgi ve muhabbet sebebiyle ölüm bile bir bahçede keyiflenmek gibi gelir.

 

Gülün Diğer Çiçeklerle İlişkisi:

Bazı güftelerde gül, sadece kendi başına anlatılmamış ve diğer çiçeklerle ilişkilendirilerek ele alınmıştır. Gülün diğer çiçeklerle beraberliğini anlatan örnek şarkı, söz ve müziği Erol Sayan�a ait olan Sabâ Düyek eserdir.

 

Güle sorma o bilmez aşkı sevdayı neşeyi

Lâleye sor çiğdeme sor mor menekşeye sor

Neşeli ol kara gözlüm şirin sözlüm gel bana

Daima gül, şarkı söyle, oyna.

 

Gülün toprağa yakın fidanına dâmen-i gül denir ki yanında lale, çiğdem, menekşe, sünbül ve susen gibi çiçekler bulunur. Bunlar adeta gülün eteğine yapışmışlardır. Bütün bu çiçekler içinde gülün mağrur edası onu üstün kılmaktadır. Fakat gül, naz makamında olduğu için aşkın ne olduğunu bilmez. O cilveleriyle aşığa cevr ü cefâ eder. Farklı renkleri ile göz alıcı bir çiçek olan lale ise, aşk acısını ve ateşini gönlünde hissetmiştir. Zira ortasındaki dâğ-ı lâle olarak anılan siyah kısım, bağrının aşk ateşi ile yanmışlığının işaretidir. Karlar erimeye başlar başlamaz açtığı için baharın müjdecisi sayılan çiğdem; kanaatkarlığın ve alçakgönüllülüğün timsali olan menekşe aşkın ve sevginin ne olduğunu bilen çiçeklerdir. Bu yönüyle gülün tam aksi karakterlere sahiptirler.

Zekâi Dede tarafından Bayâtî makamında Devr-i Kebîr usûlünde bestelenen şarkının güftekârı bilinmemektedir.

 

Ol gülün gül-zâr-ı hüsnü bâd-ı mihnet bulmasın

Gonca-i ruhsâr-ı zîbâsı elemle solmasın

Zülf-i şebbû-yı hüseyni ey sabâ incitme kim

Nergis-i şehlâ-yı çeşmi şebnem-âlûd olmasın.

 

Bilindiği gibi şairler bazen gülü sevgiliye, bazen de sevgiliyi güle benzetmişlerdir. Bu şarkıda da gül ile sevgili, gülzâr (gül bahçesi) ile de sevgilinin yüzü kastedilmiştir. Sevgilinin pembe yüzü, pek çok gülün açtığı bir bahçe gibi tasavvur edilmiştir. Gül bahçesine zarar veren, onu târumâr eden şey sert esen rüzgar olduğu için, gül tazeliğinde olan yüze mihnet rüzgarının ulaşmasından ve gül rengi yanaklarının çatlayıp solmasından korku duyulmaktadır. Ilık esen sabâ rüzgarından sevgilinin şebboy kokulu saçını incitmemesi istenmektedir. Aksi takdirde saçların dağılıp kirpiklere takılması, nergis (baygın ve süzgün) bakışlı sevgilinin gözlerinde yaşarma ve buğulanma olarak ortaya çıkacaktır. Kelimeler arasında hassas ilişkiler kurulmuş, sevgilinin güzelliği gül, gonca, şebboy, nergis çiçekleri ile anlatılmıştır.

Sevgilinin güzelliğini çiçek teşbihleri ile anlatan bir diğer şarkı, Hâfız Rif�at Molla tarafından Kürdî Muhammes olarak bestelenmiş eserdir.

 

Kâmetin serv-i sehîdir ârızın berk-i semen

Gözlerindir nergis-i şehlâ saçın müşk-i Hoten

Leblerin yâkût-ı ahmer dişlerin dürr-i Aden

Hüsn ile bir tâze gülsün gerçi ey nâzik-beden

 

Sevgilinin güzellik unsurlarının yoğun olarak kullanıldığı bu şarkıda, sevgili güzelliği, nazik ve kırılgan oluşu sebebiyle güle benzetilmişse de diğer çiçeklerin güzelliğinden faydalanılarak detaylı bir tavsifte bulunulmuştur. Sevgili uzun ve düzgün boyu, âşıklarına iltifat etmemesi sebebiyle serviye benzetilirken yanakları rengi ve kokusu nedeniyle yasemin yaprağına teşbih edilmiştir. Baygın ve süzgün bakışlarla âşıklarını mest edip kendinden geçiren gözleri, hakkında çeşitli mitolojik efsanelerin anlatıldığı nergis çiçeğine benzetilmiştir. Saçları siyahlığı ve güzel kokusu sebebiyle Hoten miskine teşbih edilen sevgilinin dudakları renk ve kıymet itibariyle kırmızı yakuta, dişleri kıymetli bir mücevher olan Aden incisine benzetilmiştir. Şarkıda yasemin yaprağı ve nergisle gül bahçesinin yeşilliği ve taraveti, yakutun kırmızılığı ve incinin beyazlığı ile de bahçede açan diğer çiçekler ve çiçeklerin şâhı olan gül, âdetâ tablolaştırılmıştır.

 

Gül- Duygu (Hicran, Sitem’) İlişkisi:

Her çiçeğin rengi ve duruşu ile bize fısıldadığı gizli bir dili olduğu gibi, gül de muhtelif renkleri ile pek çok duygumuza tercüman olmaktadır. Kırmızısı ile sevgiyi ve aşkı, beyazı ile saflığı ve masumiyeti, pembesi ile zerafeti ve inceliği, sarısı ile hüznü, hazânı ve hastalığı anlatan gül,

Bestesi Lem�i Atlı�ya ait olan Rast Sengin Semâî şarkı, gülün gönül dünyamızda çağrıştırdığı hisleri ifade eden örnek bir eserdir.

 

Bu zevk u safâ sahn-ı çemenzâre de kalmaz

Güller dökülür bülbül ölür hâre de kalmaz

Bu nâz u edâ şûh-ı sitemkâre de kalmaz

Sabreyle gönül vuslatı ağyâre de kalmaz

Güller dökülür bülbül ölür hâre de kalmaz.

 

Hayatın, hayat içindeki güzelliklerin fâni ve geçici olduğunu vurgulayan bu şarkı, her şeyin sonunun olduğunu hatırlatmaktadır. Nitekim güller, bahar gelip açılınca çok canlı ve parlaktır. Ancak gül mevsimi sona erince yaprakları eski canlılığını kaybederek dökülür ve bülbül ölür. Güzellik, gençlik, zenginlik, sağlık gibi hayatın kıymetli unsurları gelip geçicidir. Dünya hayatının geçici zevkleri ne güle kalır, ne bülbüle ne de dikene.

Güftesi Recaizade Mahmut Ekrem�e, bestesi Rahmi Bey�e ait olan Bayâtî Ağıraksak formundaki şarkı, gülün diğer çiçeklerle olan ilişkisini ortaya koymaktadır.

 

Gül hazîn sünbül perîşân bâğ-ı zârın şevki yok

Derd-nâk olmuş hezâr-ı nağmekârın şevki yok

Başka bir hâletle çağlar cûy-i bârın şevki yok

Ah eder inler nesîm-i bî-karârın şevki yok

Geldi amma neyleyim sensiz baharın şevki yok

 

Bahar mevsimi gelmiş olmakla birlikte sevgili olmadığı için dertli nağmelerle inleyen bülbülün şevki kalmamış, bahçenin çiçekleri solmuş, ırmaklar başka bir halde çağlar olmuştur. Latif ve ılık esen sabah rüzgarı kararsız hale gelmiş âh edip inlemektedir. Bu sebeptendir ki gül hüzne gark olmuş, sümbül perişan bir hale düşmüştür. Çizilen tablo bahar mevsiminin tam aksi özelliklere sahiptir. Çünkü fasl-ı gül olan bahar canlılık ve dinçliği beraberinde getirirken, bahara ayrı bir güzellik katan sevgili gelmeyince bahar mevsimi zuhur etmemiş, çiçeklerin bile neşesi kaçmıştır. Sümbülle gülün birlikte zikredilmesi, sünbül gibi perişanlık ve dağınıklık vasfına sahip olan saçların, gül yanaklar üzerine dökülmüş olması sebebiyledir. Dolayısıyla ayrılık acısı ve hasret dile getirilmiştir.

Bestekârı Osman Nihat Akın olan Hüzzam Aksak şarkı, gülün bize anlattığı başka duyguları ifade eder.

 

Seyre daldık gonce-i handânı bir ömür bitti

Bitmedi o bülbül efgânı bir ömür bitti

Çok tabibler ilaç verdi dil-i hasta-i aşka

İnledi ney gibi cân u dil bir ömür bitti.

 

Gülün tomurcuk hali olan goncanın handân olması, onun gülmesi ve dolayısıyla açılmaya başlaması demektir. Bülbül gülün açılışını görmek, güzelliğini temaşa etmek için dalına konarak gece gündüz bekler. Sabırsızlığı ve aşk ateşinin yakıcı tesiri ile figan edip şarkı söyler. İnsan da böyledir. Gönül hep genç, istekli, sevgi doludur ama ömür çok çabuk geçip biter ve hazan mevsimi gelir. Bizler o goncanın seyrine dalmış iken ömür biter ama farkına varamayız. Bülbül de şarkılar söyleyip efgân etmekte iken ömrü biter, ama feryatlarının sonu gelmez. Çünkü vuslat hasıl olmamıştır. Aslında tabipler aşk hastalığına mübtela olmuş gönülleri tedavi etmek için pek çok ilaç hazırlamıştır ama derman olması ne mümkün. Zira aşk hastalığı gönülde ortaya çıktığı için derûnîdir. Bu sebeple ilaçlar fayda etmez ve hastalığın sızıları, iniltileri devam eder. Vatanı olan kamışlıktan koparılıp getirilen neyin içli içli inleyip vatanına ve sevgilisine duyduğu hasreti ve kavuşma arzusunu anlatması gibi aşık da sevgiliye duyduğu özlemi, aşkı, sevdayı ima edercesine inlemekte ve tek devasının yine sevgili olduğunu ifade etmektedir. Zira sevgilisi olmadan âşık bir hiçtir, ancak onunla bütün olur. Fakat cân u gönülden sevgiliye kavuşmayı arzularken inlemeler bitmese de bir ömür biter.

 

Gül ve Gündelik Hayat:

Bestesi Nimet Hanım�a ait olan Acemkürdî Aksak �Altın Tasta Gül Kuruttum� şarkısı, gülün gündelik hayatımız içinde de kullanılan bir unsur olduğuna vurgu yapmaktadır.

 

Altın tasta gül kuruttum

Yâri sinemde uyuttum

Yâr söyledi ben unuttum

Gönül efendini buldu

Saçı Leylaya vuruldu.

 

Güle bahşedilen kıymet ve önem münasebetiyle olsa gerek, gül alelade bir ortamda değil altın taslarda kurutulurmuş. Bunun bir başka sebebi ise, gül yapraklarının altın üzerinde daha düzgün ve rengini kaybetmeden kurumasıdır. Kurutulmuş gül patelleri ile yastıklar doldurulur, evler misk gibi kokarmış. Ayrıca taze gül patellerinin yatakların içine konulduğu da olurmuş. �Gül döşemek� tabiri gelin yataklarına serpilen gül yapraklarından geliyor olsa gerek. Zira eskiden yataklara gül yaprağı serpilmesi, kitap sayfalarının arasına kurutulmuş gül yaprakları konulması bir gelenekti. Gül yapraklarından yapılmış bir yatakta da, herhalde yar sînede uyutulur.

Evliya Çelebi�den nakledildiğine göre, Selimiye camiinde teravih namazlarında saflar arasına gül konulması adeti varmış.Kurutulmuş gül yapraklarının kullanıldığı bir diğer saha ise, Türk mutfağıdır. Gül yapraklarından ve gül kokusundan istifade edilerek güllaç, gül-be-şeker, gülbalı, güllâbiye, gül reçeli, gül şerbeti, gül şurubu, gül lokumu, gül sirkesi, gül likörü gibi tatlılar ve içecekler de yapılmaktadır. Ayrıca sarıklara, destarlara, yemenilere takılan güller de, gülün gündelik hayatta kullanımına bir örnektir.

Gülün şarkılara yansıyan tarafını belli başlıklar altında incelemeye çalıştığımız tebliği Isparta ve güle dair bir efsane ile sona erdirelim:

�Çok eskiden en iri, en güzel, en kokulu gülleri yetiştirmenin yarış halini aldığı gül diyarı Isparta�da en seçkin gülü yetiştirenlere �Gülcü Baba�, �Gül Şeyhi� adı verilirmiş. Böyle bir devirde Gülcü Baba olarak tanınan gül meraklısı zengin bir ihtiyar ve onun güzelliği dillere destan gül yanaklı, fidan boylu, gül gibi taze Güllühan adında bir kızı varmış. Gelinlik çağı gelince Güllühan�ın çok talibi olmuş ama babası kızını kimselere vermiyormuş. Tek bir şartı varmış, kim kendisinden daha iri, daha güzel, daha kokulu gül yetiştirirse kızını ona verecekmiş.

Kızına gönül verenler arasında fakir, gül yetiştirecek bir avuç toprağı bile olmayan bir delikanlı varmış. Yılların Gül Şeyhi Gülcü Baba�dan daha iyi gül yetiştirmek, onun için imkansızmış. Delikanlı bir fırsatını bulup Gülcü Baba�nın yanına bahçıvan olmuş ve ondan gül yetiştirmenin inceliklerini öğrenmiş. Onun eşsiz güllerinden bir çubuk almış, gözyaşlarıyla sulamış. Ona aşkından alev, gönlünden koku vermiş. Gül mevsimi gelince ihtiyarın yetiştirdiği en güzel gül altın bir vazoya konmuş. Gülcü Baba�nın bahçıvanının elindeki toprak vazodaki gül, Gülcü Baba�nın gülünden kat kat üstün imiş. Gülcü Baba şaşkın; bir gözlerinin içi gülen kızına, bir bahçıvana bakmış. �Yazılan bozulmaz, sözünden döneni Allah cezalandırır� deyip vermiş kızını delikanlıya. Güller arasında kırk gün kırk gece düğün dernek kurmuşlar.�

 

 

Turhan Baytop, Türkiye�de Eski Bahçe Gülleri, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2001, s. 5.

Turhan Baytop, a.g.e., s. 8.

Gülün süsleme sanatları açısından önemi hakkında bkz. Yıldız Demiriz, Osmanlı Kitap Sanatında Natüralist Çiçekler, İstanbul, 1986.

Gülcülük, Anonim, T.C. Tarım Orman ve Köy İşleri Isparta İl Müdürlüğü, Gülbirlik, Gül-Gülyağı ve Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri, 1-38, Isparta, 1987.

Bâkî Divanı, Haz. Sabahattin Küçük, Türk Dil Kurumu Yay., Ankara, 1994, G. 304/1, s. 287.

İskender Pala, Gül Şiirleri, L&M Yay., İstanbul, 2002, s. 17.

İskender Pala, Âh Mine�l-Aşk, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 106.

Ahmet Talat Onay, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar, TDV. Yay., Ankara, 1992, s. ????

Nakış: Beste ve Semâî formlarının husûsî bir şekline verilen isimdir. Eğer beste ve semâî, 4 hâne değil de 2 hâne olursa �Nakış Beste� ve �Nakış Semâî� denilir. Nakış Besteler az kullanılmışsa da, Semâîlerin çoğu Nakış�tır. Bu şekilde güftenin dört mısraından ilk ikisi arka arkaya bestelendikten sonra terennüm gelir; üçüncü mısra meyân olur, fakat derhal dördüncü mısraa geçilerek tekrar terennüm gelir. Bu şekilde parçada yalnız iki terennüm, binaenaleyh yalnız iki hâne mevcut olur. Böylece eserin çok kısa olmaması için tabiatıyla terennüm kısmı uzatılır ve parça uzun uzun süslenir. Bundan dolayı Nakış denilmiştir. Yılmaz Öztuna, Türk Mûsikîsi Kavram ve Terimleri Ansiklopedisi, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yay., Ankara, 2000, s. 287-288.

Beşir Ayvazoğlu, Güller Kitabı, Türk Çiçek Kültürür Üzerine Bir Deneme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2001, VI. Baskı, s. 109.

Turhan Baytop, a.g.e., s. 4.

Ahmet Talat Onay, a.g.e., s. 181.

İskender Pala, Âh Mine'l-Aşk, s. 91.

Turhan Baytop, a.g.e., s. 30-32.

Turhan Baytop, a.g.e., s. 7-8.

 

( Bu makale 2-3 Haziran 2005 tarihinde Isparta Belediyesi tarafından düzenlenen I. Ulusal Gül Sempozyumunda tebliğ olarak sunulmuştur.)


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Nurgül Çepni / 15.1.2010



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...