Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Cemaatlerin İslamı Tebliğ Sorunu

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Sönmez Kutlu Cemaat Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 1824 Hit : 5530 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 منزلت ديني علويان-دين، مذهب، طريقت، كژآئيني، درست پنداري يا فراپنداري
2 Yeni Dünya Düzeni Karşısında Alternatif Bir İslam Medeniyeti Mümkün mü?
3 Tarihsel Süreçte Aleviliğin Yazılı Kaynaklarında Yapılan Metin Tahrifatı
4 Tarihsel Muhammed İle Menkabevi Muhammedi Ayırmanın Önemi
5 Maturidi Akılcılığı ve Günümüz Sorunlarını Çözmeye Katkısı
6 Kurana Göre Barış
7 İslam Mezhepleri Tarihinde Usul Sorunu
8 İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu
9 Imam al Maturidi and Hıs Epıstemology
10 Farklı İnanç Grupları ve Din Eğitimi
11 Ehli Beyt Sembolik Kapitalinin Tarihi Süreç İçinde Semerelendirilmesi
12 Değişim Sürecinde Müslümanları Bekleyen Bazı Muhtemel Sorunlar
13 Cemaatlerin İslamı Tebliğ Sorunu
14 Bilinen ve Bilinmeyen Yönleriyle İmam Maturidi
15 Barış Özgürlük ve Merhamet Peygamberi Hz. Muhammed
16 Alevilik Din mi Mezhep mi Tarikat mı?
17 39 Soruda Türkiyede Alevilik Bektaşilik

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
bystolic free trial coupon bystolic add on copay card

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar
Yayınlandığı Tarih
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Tebliğle İlgili Mevcut Organizasyonların Değerlendirilmesi

Tebliğ, bugünkü tabirle bir çeşit iletişim demektir. Dolayısıyla tebliğ eylemi, bir anda yapılan ve sonuçlanan  eylem olmayıp  süreç isteyen ve bir sistem içerisinde işlemesi gereken  bir çeşit eğitim etkinliğidir. İletişim Bilimi’nin bilimsel verileri ışığında gerçekleştirilmeyen bir tebliğ eylemi günümüz insanın değiştirmede ve dönüştürmede yeterince başarılı olamayacaktır. Biz tebliği bir iletişim sistemi olarak görüyorum. Bu sebeple Dinî Cemaat ve organizasyonların  tebliğ faaliyetlerini iletişim sistemini oluşturan unsurlar açısından ele alacağız.
Mezhepler, Tarikatlar ve Dinî Cemaatler, toplumsal ve siyasî realiteler olup inkar edilmeleri mümkün değildir. Bunlar  İslam’ı  doğru ve özgün şekliyle, Kur’an merkezli  ve Hz. Peygamber’in  örnekliği doğrultusunda  sundukları sürece  her hangi bir problem çıkmamaktadır. Ancak insanların  düşünce özgürlüğünü kısıtlamaları, özgürlüğün önünde bir engel teşkil etmeleri, liderleri ve eserlerini kutsallaştırmaları, kendilerini İslamla özdeşleştirmeleri, İslam’ın tek temsilcisi olduklarını iddia etmeleri ve bir ruhban sınıfı oluşturmaya sebep olmaları durumunda, böyle bir tebliğ metodunun yanlışlığı ortaya konulmalı ve uygun bir dille bunun eleştirisi yapılmalıdır. Bu yönde yapılacak eleştiriler Cemaat karşıtı bir söylem olarak telakki edilmek yerine İslam’ın  evrensel mesajının ona layık bir şekilde sunulabilmesi için  buna engel teşkil eden faaileyetlerin bir eleştirisi olarak kabul edilmesi daha uygundur.
Dinî, siyasî veya ideolojik bir mesajın, insanlar tarafından benimsenmesi ve toplumda taban bulabilmesi için, mesajın doğruluğu kadar  kim tarafından, nasıl ulaştırıldığı da son derece önemlidir. Bir mesaj ne kadar doğru olursa olsun, kaynaktan alıcıya iyi bir zamanlamayla  uygun  kanallardan iletilmezse olumlu bir yansımanın alınması mümkün değildir. Bu yüzden Allah, ilahî mesajlarını gönderirken, bu göreve  insanlar arasında,  akıllı, güvenilir, dürüst, emanete hiyanet etmeyen, hoşgörülü  başarılı ve onurlu kimseleri seçmiştir. Böyle olduğu halde bile,  elçiler, tebliğ görevlerini yerine getirirken zaman zaman bazı hatalar yaptıkları için, Allah'ın ikazına muhatap olmuşlardır. Ancak mesajı ileten Peygamber hayatta olduğundan, bu gibi hatalardan ve yanlış anlamalardan kaynaklanan sorunlar  ilahi bir müdahaleyle  çözüme kavuşturulmuştur. Bu sebeple İslam'ın insanlara en başarılı ve doğru bir şekilde ulaştırıldığı, imaj ve güven probleminin yaşanmadığı dönem, Hz. Peygamber dönemi olmuştur.      
İslam mesajı, Hz. Peygamber'in ölümünden sonra,  sahabenin gayretleri, bilginlerin ilmî faaliyetleri, siyasî iktidarların fetihleri, mezhepler, tarikatlar ve burada saymadığımız diğer  yollarla yayılmaya devam etti. Mezhepler, felsefî ekoller ve tarikatların kurumlaşmasından sonra,  mesajın  anlaşılması ve aktarılmasında  farklı anlayışlar ve metodlar geliştirildi.  Ancak Peygamberlik Hz. Muhammed'le sona erdiği için, ondan sonra bu mesajın  anlaşılması ve insanlara ulaştırılmasında yapılan hataların bizzat mesajın sahibi Allah tarafından düzeltilmesi yolu kapandı.
Bugüne gelindiğinde dünyada siyasî, kültürel ve ekonomik alanlarda küresel düzeyde yaşanan rekabetten,  dinler ve  kültürler de  nasibini aldı. Sonuçta tarihi çok gerilere giden dinler arası ve kültürler arası rekabet büyük bir ivme kazandı. Küreselleşmenin bir sonucu olarak herkes her ürettiğini dünya pazarlarına sürememektedir. Öncelikle üretilen malın kaliteli ve standarktlara uygun olması, güzel ambalajlanması ve iyi bir ulaşım ağıyla sağlam bir şekilde tüketicisine ulaştırılması gerekmektedir. Dinler için de durum aşağı yukarı aynıdır. Artık sunulan mesajın özgün olması, günümüz insanının ihtiyaçlarına  cevap vermesi ve yeni teknolojik imkanları da kullanarak ihtiyaç sahiplerine en güze bir şekilde sunulması   büyük önem kazanmıştır. Ancak müslümanlar, dinler arasındaki bu küresel rekabete hazırlıksız yakalandılar.  Buna karşın misyonerliğe özel önem atfeden ve bunun için köklü organizasyonlara sahip olan Hristiyanlık müslümanlar arasında ve şu anda özellikle Orta Asya ve Uzak Doğu'da modern teknolojik imkanları da kullanarak bu bölgedeki yerli nüfusun dini kimliklerini tehdit eder duruma gelmiştir. İslam dünyasında ve batıda amaçları arasına gerek müslümanlara gerekse müslüman olmayanlara "İslam'ı tebliğ etme" misyonunu  koyan  "  ve uzun bir tarihi geçmişe sahip pek çok tarikat ve mezheple  20. yüzyılın ürünü olan  dinî Cemaat ve Organizasyon"  bulunmaktadır. Bizim böyle bir tebliğde bu cemaat ve organizasyonların tamamını ele alıp tek tek incelememiz mümkün değildir. Burada üzerinde durmak istediğimiz konu, iletişim biliminin mevcut verileri ışığında günümüzdeki müslüman Cemaat ve organizasyonların İslam'ı tebliğ faaliyetlerini değerlendirmek olacaktır. İletişimi bir sistem olarak kabul edecek olursak, böyle bir değerlendirmeyi, bu sistemi oluşturan unsurlar açısından, yani kaynak/tebliğ eden, alıcı/muhatap kitle, mesaj/ileti ve oluklar/ metod/ kanallar  olmak üzere dört açıdan  yapılabiliriz.

1. Kaynak
Kaynak, her hangi bir konuda iletişim sürecini başlatan ve iletiyi çeşitli yollardan hedefe gönderen  kişi, grup, kurum ya da toplumdur. Mesaj, türü ne olursa olsun, ister duygu, düşünce, kanı ve bilgi olsun ister dini ve ideolojik olsun, mutlaka bir kaynağın varlığını gerektirir İletişim sürecinde kaynağın iletileri kodlayıp sürece sokmasında, kaynağın iletişim becerisi, tutumu, deneyim, bilgi düzeyi ile çevresel, toplumsal ve kültürel öğeler önemli bir rol oynamaktadır.  İslam mesajını insanlara ulaştıran kaynağa gelince, bu kaynak İslam'ın ilk dönemlerinde Hz. Peygamber idi. O, kendi döneminin şartları içerisinde, iletişim sisteminin bütün öğelerini başarılı bir şekilde kullanmaya çalıştı ve büyük ölçüde başarılı oldu. Bugün İslam mesajını ulaştıracak kaynak rolünü, müslüman bireyler ve onların kurdukları dini cemaatler, bazı mezhepler ve organizasyonlar üstlenmektedir. İslam’ı tebliğ etme iddiasıyla ortaya çıkan bu teşekküller veya bunlardan bağımsız çeşitli organizasyonlar, yukarıda sözü edilen iletişim sisteminde kaynakta bulunması gereken özelliklere, ya hiç sahip değildir veya çok azına sahiptir. Öncelikle bunlar  büyük bir nitelik ve imaj sorunuyla karşı karşıyadır. Çünkü İslam'ı tebliğ iddiasında  bulunan bu kişiler, Hristiyan dünyasındaki gibi,  İslam mesajını bütün insanlara doğru bir şekilde ulaştırabilecek eleman yetiştiren kurumlardan ne iyi bir dinî eğitim,  ne de iletişim ve halkla ilişkiler konusunda çok özel dersler almışlardır. Halbuki bu kişilerin, öncelikle çok iyi bir dinî eğitiminden ve pedagojik formasyondan geçirilmiş olması gerekir. Bu bakımdan yüce İslam mesajını, insanlığa ulaştıracak, çok sınırlı düzeyde  nitelikli insan kaynağına sahibiz. İslam mesajının iletilmesi  sürecinde kaynağın kişiliği, mesajın alıcı tarafından doğru algılanmasında son derece önemlidir. Bir kişinin bilmediği, yaşamadığı bir konuda doğru ve sağlıklı bir tebliğ eyleminde bulunması mümkün değildir. Doğrudan doğruya bu amaçla ortaya çıkan  Hindistan'da 1926 yılında Muhammed İlyas tarafından kurulan  Tebliğ Cemaat'i dahi,  tebliğ için özel eğitimden geçirilmemiş, hatta çoğunluğu sıradan müslümanlar olup "öğreterek İslam'ı öğrenmeyi "  ilke olarak benimsemiş bir Cemaattir. Bugün İslam'ı tebliğ eden bu kaynaklar, genel olarak, İslam ve onun Peygamber'i hakkında sağlam bilgilere sahip olmak yerine kendi mensup oldukları cemaatin lideri veya mensuplarının  İslam'ı algılama biçimleri konusunda bilgi sahibidir. Hatta vaaz ve irşadlarında kürsülerde jest ve mimiklerle, ağlamasına varıncaya kadar liderlerini taklid etmektedirler. Bu cemaatler, kendi cemaat liderinin veya mezhebin mesajını İslam'la özdeşleştirmekte ve İslam'ı temsil ettikleri iddiasındadırlar. Böyle bir tutum ve davranış, onları seçilmişlik psikolojisi içerisinde, kendi cemaatlerini kurtuluşa eren   topluluk veya kendi cemaatlerinin Mehdî’nin manevi şahsiyetinin temsilcisi , “ ahir zaman cemaati”  ya da cemaat liderinin mehdî-mesih  olduğu iddiasına götürmekte ve İslam mesajını, İslam'ı bilmeyen veya yanlış bilen insanlara tebliğ etmek yerine diğer müslümanlardan kendilerine adam kazanmak için faaliyet göstermeye götürmektedir. Bu da cemaatlere nitelik yerine nicelik açısından bir güç kazandırmaktadır. Aslında  iletişim biliminin önemle üzerinde durduğu mesajın, o mesajı taşıyanlar üzerinden nasıl algılandığı sorusu son derece önemli bir sorundur. İslam mesajı, bu mesajın taşayıcaları olduğunu iddia eden dini cemaat ve organizasyonlar üzerinden  doğru anlaşılmasında burada değinmediğimiz daha pek çok sorun bulunmaktadır.
İslam'ı tebliğ etmeyi amaçları arasına koyan cemaatler ve dini organizasyonlar, sivil toplum örgütleri oldukları şeklinde kendi eylemleriyle çelişen bir iddiada bulunmaktadırlar. Kendilerine her ne kadar sivil toplum örgütü görüntüsü vermeye çalışsalar  da, kişi merkezli olmaları, ortak katılımdan yoksun olmaları, devletten bağımsız olmak yerine devlete yabancılaşmaları,  bazılarının iktidarı ele geçirme amacı gütmesi, ticari ortaklıklara dönüşmesi ve  dini-ideolojik kalıplar içerisinde faaliyet göstermelerinden dolayı sivil toplum örgütü sayılamazlar. Özellikle Türkiye'de tarikatlar ve cemaatlar, bilinen dini önderlerin veya liderlerin otoriteleri ve tasallutu altında faaliyet göstermekte ve  varlığını bu kişilerle sürdürmektedirler. Diğer taraftan bazıları dolaylı veya doğrudan iktidar talebi peşindedir. Nitekim geçmişte bazılarının siyasi iktidara talip partilerle yakın temaslar içerisine girdikleri herkesçe bilinmektedir. Ayrıca bu cemaat ve tarikatlar, bazen iyi niyetli ve insanlara faydalı olmak üzere kendilerine destek veren insanları  müşteri gibi görerek suistimal etmektedirler. Bazıları ise, tevhid, ihlas, tesettür ve benzeri kavram, değer ve  sembolleri işyeri, şirket adı olarak kullanmak suretiyle, onlar üzerinden kapital elde etmeye çalışmaktadır. Sonuçta bütün vaktini, malını ve canını  Cemaat veya belli bir dinî organizasyona feda eden veya onun emrine veren kimseler, onların sunduğu eğitim ve öğretim imkanları veya başka imkanlardan, pahalı olması dolayısıyla  kendi çocukları ve ailesi yararlanamamaktadırlar. Kendi mensupları üzerinden zengin olanlar, daha sonra zenginlere hizmet veren ticarî cemaat ve organizasyonlara dönüşmektedir. Sonuçta İslam'ı tebliğ eden kişi, grup ve topluluklarda bulunması gereken en önemli özelliklerden ihlas ve samimiyet kalmamaktadır.

2. Alıcı
Alıcı, kaynağın gönderdiği mesaja hedef olarak seçilen kişi, grup veya topluluktur. Etkin bir iletişimin gerçekleşebilmesi için  alıcının ilgi alanının, tutum, düşünce ve inançlarının, sosyo ekonomik düzeylerinin ve ihtiyaç alanlarının önceden öğrenilmesi son derece önemlidir.  Muhatap kitle bu özellikleriyle iyi tanınırsa, tebliğ edilecek mesaj onların anlayacağı düzeyde ve  anlamalarını kolaylaştıracak yollarla sunulur. Aksi takdirde yapılan faaliyet sonuçsuz kalır. Bunun acı sonuçlarını, bugün  Türkiye'den Orta Asya'ya ve Balkanlar'a İslam'ı tebliğ etmek üzere giden Cemaatlerin  ve tarikatların faaliyetlerinde açıkça görmekteyiz. Sovyet Rusya'nın  çöküşüyle birlikte  bu bölgelerde İslam'a büyük ilgi ve alaka oluşmuştu. Bu dine susamışlığı ve ilgiliyi karşılayabilmek için ülkemizden Nurcular, Süleymancılar, Işıkçılar, Nakşiler, Kadiriler ve diğer dini Cemaatler buralara çok sayıda  insan gönderdi. Bu cemaatler, bölge insanının 70 yıllık esaret döneminde İslami kişilik ve kimliğinden neler kaybettiğini, şu anda ilgi alanı, düşünceleri, sosyo-ekonomik düzeyleri ve ihtiyaçlarını araştırıp incelemeden ve bu konuda her hangi bir bilgi edinmeden, hatta onların dillerini ve şivelerini öğrenmeden tebliğ faaliyetine giriştiler. Diğer yandan  Türkiye'nin sosyal ve siyasî şartları içinde geliştirdikleri dinî söylemleri ve onları ele alan eserleri aynı uslup ve muhtevayla  bölge insanına ya aynen veya oranın dillerine zor anlaşılır bir dille enjekte etmeye kalkıştılar. Bu durum, İslam'a karşı büyük saygı ve sevgi besleyen bu insanları hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü onlar, hem bu eserleri anlayabilecek kapasiteye sahip değillerdi hem de sorularına cevap alamamışlardı. Bu konuda  sadece Türkiye'den giden Cemaatler ve organizasyonlar değil Arap dünyasından, İran, Afganistan, Pakistan ve Hindistan'dan gelen Cemaatler de aynı şeyi yaptılar. Örneğin Hizbu't-Tahrir, "Hilafet Devleti" söylemini bölge insanına sunmak istedi ve bölgede siyasî çatışmalara sebep oldu. Pakistan ve Arabistan üzerinden gelen Vahhabi-Selefi anlayış ise, bölge halkının dini  dokusuna uyum gösteremeyen son derece gelenekçi-muhafazakar din söylemi sundu. Bu da Hanefî-Mâturîdî kültürel kimliğine mensup bölge halkında ciddî eleştiriler aldı. Halbuki Hristiyan misyonerleri, Sovyet Rusya çökmeden on yıl hatta yirmi yıl öncesinden bu konuda hazırlık yapmışlardı. Onlar, bölge halkının dilini, örf, adet ve geleneklerini, ihtiyaçlarını tespit ederek kendi mesajlarını onların anlayacakları bir şekilde ulaştıracak eserler yazmışlardı. Bunun tam tersine Türkiye'den gidenler, mesaja muhatap kitleyi bu açıdan analiz etmemişti. Bu yüzden verilmek istenen mesaj, çok sınırlı çevreleri muhatap aldı. Çünkü bu insanlar, İslam'ın özgün mesajıyla karşılaşmak  yerine, anlamaları son derece zor ve karmaşık olan Cemaatlerin din anlayışıyla karşılaştıkları için mesajın aktif katılımcıları olamadılar. İslam'ı tebliğ eden bir organizasyon olan Diyanet İşleri Başkanlığı da aynı hatayı yaptı. Bu bölgelere imam veya din ateşesi olarak gönderdiği kişiler, özel bir eğitimden geçirilmemişlerdi ve oranın insanıyla ilk defa karşılaşıyorlardı. Diğer taraftan İmamlar dil bilmiyorlardı. Sırf Kur'an okumakla -anlamını anlamaksızın- İslam'ı tebliğ etmekle işe başladılar. Dillerini öğrenmeye ve muhatap kitleyi tanımaya  başlayınca görev süreleri biterek geri döndüler.

3. İleti/Mesaj
İleti, kaynaktan alıcıya çeşitli yollarla gönderilen bir bilgi, düşünce, duygu ya da kanaattir. Semboller, işaretler, dil oyunları veya bir söylemden oluşan iletinin iki önemli niteliğinden birisi, dil, diğeri  içeriktir. İletinin dili bazen sadece muhatabın anlayacağı dil olabileceği gibi,   bazen da konuşma dilinin dışında müzik, sanat ve hareketler gibi kodlar da olabilir. Ancak iletişimin etkin ve sağlıklı gerçekleşebilmesi için, olmazsa olmaz şartı iletinin, kaynak ve muhatap kişi, grup ve toplum tarafından açık-seçik ve anlaşılır olmazsıdır.  Bugün dinî cemaatlaerin ve tarikatların, herkesçe anlaşılmayan sembol, değer ve kavramlardan oluşan  bir din dili bulunmaktadır. Özellikle  dini duyguları zayıf, dini bilgiye sahip olmayan veya çok az sahip olan genç kesim arasında bu dilin anlaşılması son derece zordur. Hatta bir çok Cemaat'in bu dille yazılmış bir edebiyatı oluşmuştur. Oluşan bu dilin herkesçe anlaşılmaması ve dil oyunlarından oluşan gizemli bir yapıya büründürülmesi, metinlerin kutsallaştırılmasına, bu eserlerin dilini anlayanların önderliğinde okunup anlaşılmasına ve eserlerin defalarca okunmasına götürmüştür. Hatta İslam mesajı bunlara indirgenirken Kur'anın anlaşılması da  bu edebiyatın anlaşılmasına bağlanmıştır. Bu yüzden sözü edilen eserler, cemmat üyeleri arasında Kutsal kitap gibi ilgi görmektedir. Arkon'un da ifade ettiği gibi, " tek kitaplı topluluktan çok kitaplı topluluklara" dönüşen bir duruma gelinmiştir. Halbuki İslam mesajı'nın din dili/mantığı özgün şekliyle Kur'an ve onun dini söylemi olmalıdır. Böyle olmadığı sürece insanlar ve özellikle genç nesil  İslam mesajına ilgisiz kalacaktır.  
İletinin içeriği konusuna gelince, iki noktanın dikkate alınması gerekir. Birincisi,  İslam masajının içeriğini oluşturacak düşünce, duygu ve bilgilerin alıcının ihtiyacına, bilgi düzeyine, toplumsal ekonomik düzeyine ve kültürel normlar doğrultusunda seçilmesi gerekir. Aksi takdirde bunları dikkate almayan bir mesaj, kabul görmeyecektir. Günümüzdeki cemaat, tarikatlar, mezhep ve dinî organizasyonların bunları yeterince dikkate almadığı görülmektedir. İkincisi de, mesajın içeriğini oluşturan, bilgi, düşünce ve kanaatlerin işlenme biçimidir. İslam mesajı, maalesef, büyük toplumsal, siyasî, kültürel, bilimsel, teknolojik değişimleri hızlı bir şekilde yaşayan günümüz insanının anlayacağı ve ihtiyaçlarını karşılayak biçimde işlenmemektedir. Asrı Saadet'i yüceleştiren ve bugünü kıyamete yakın yozlaşmış bir devir olarak gören pek çok  cemaat, İslam'ın belli tarihi dönemlerine ait anlaşılma biçimlerini ve geçmişe ait geleneksel dinî yapıları, o dönemin kalıpları içerisnde sunmaktadır. Bu yüzden asrımızın idrakine İslam mesajını sunmakta yetersiz kalmaktadırlar. Bu durum, sadece günümüz cemaat ve tarikatlarının yaptığı bir hata olmayıp kökleri çok eskilere dayanan bir sorundur.  Zamanla mesajın taşıyıcıları olan mezhep ve tarikatlar,  Kur'an'ın mesajını aktarmak yerine kendi anlayışlarını mutlak dinî gerçekler olarak aktarmaya başlamalarıyla birlikte Kur'an'la olan sıcak diyalog yerini mezhepler ve tarikatlar arası mücadele ve rekabete bıraktı.
Günümüzde İslam'ı tebliğ etmek amacıyla ortaya çıkan veya bunu  amaçlarından biri olarak gören dinî mezhep, tarikat ve cemaatlerin din söyleminin içeriği analiz edildiğinde temelde üç ayrı gösterge, ya toptan veya ayrı ayrı bulunmktadır. Bunları sırasıyla kısaca ele almak istiyoruz.

a) Siyasal İslam
Son iki yüz yıldır İslam dünyasında ortaya çıkan, çoğu dinî ve ideolojik hareketlerin geliştirdikleri din söyleminin merkezinde  siyaset bulunmaktadır. Bunun sebebini şu şekilde açıklamak mümkündür: Müslümanlar tarih boyunca güçlü devletler kurdular ve devlet  desteğiyle İslam mesajını yaymaya çalıştılar. Osmanlı Devleti'nin gerilemeye başlamasıyla birlikte bu desteği kaybettiler. Ayrıca batılı sömürgeci güçlerin işgali sonucu bağımsızlıklarını kaybeden müslümanlar, kendilerini siyasî, toplumsal, ekonomik ve dinî bir bunalım içerisinde buldular ve  Osmanlı'nın kurtarılması ve Hilafetin ayakta tutulması, müslümanların öncelikleri arasında yer aldı. Bu sebeple Osmanlı devletinin yıkılması ve Hilafetin kaldırılmasıyla birlikte, müslümanların birliği ve Hilafetin  yeniden inşası bu akımların örtülü referans çerçevesini oluşturdu. İhvân-ı Müslimîn, Hizbu't-Tahrîr, Cemaat-ı İslâmiyye, Hicret ve Tekfîr Cemaati, Kaplancılar, Hizbullah ve diğer bazı hareketler, İslam'ı sadece dinî ve akidevî bir inanç sistemi olmasının yanısıra ekonomik, hukukî ve siyasî bir sistem olarak  anlamlandırdılar. Şiî dünyada ise, bu ideolojik anlayış İmamet anlayışı adıyla propaganda edildi. İslam’ı bu şekilde anlayanlara göre, İslam insanlara kurumsal bir siyaset sistemi sunmaktadır. Buna inanmak ve bunun kurulması için çalışmak farzdır. Her iki kesim de, " Zamanın imamına tanımayan ve ona beyat etmeden ölen kimse Cahiliyye ölümüyle ölmüştür." şeklinde bir hadisi kullanarak  liderlerine ya halife veya imam olarak ya da Mehdî  olarak beyat edilmesini istediler.  Aslında bu anlayış Şiî çevrelerde çok erken dönemlerden itibaren mevcut idi ve İmamet  inanç konusu olarak görülmekteydi. Hilafetin kaldırılmasından sonra Sünnî dünyada, geleneksel anlayışın tersine, Hilafet inançla ilişkilendirilmeye başlandı. Sonuçta İslam'ın varlığı  kurumsal siyasetin varlığına indirgendi. Bu anlayış Sünnî çevrelerde şöyle söylemleştirildi: " Hilafet bozulursa İslam  bozulur ve müslümanlar hüsrana uğrar. Hilafet düzelirse İslam  düzelir ve müslümanlar kurtulur."  
Siyasal İslam söylemi İslam mesajının merkezine yerleştirilmesiyle İslam siyasal ve çatışmacı bir zemine kaymakla kalmadı, bu fikrin sahipleri hem kendi ülkelerindeki idarelere karşı hem de küresel düzeydeki siyasî güçlere karşı  sonu gelmeyen ve sürekli başarısızlıkla sonuçlanan bir macera ve serüvene dönüştü. Hatta İslam'ın inanç, ahlak ve ibadet  boyutlarıyla geri plana itilerek kurumsal siyaset, dinin varlık sebebi haline dönüştürüldü. Üstelik bugünün müslüman tipolojisi  veya siyasal lider tipolojisi bütün dünyaya hakim olmak isteyen, başka farklı görüşlere tahammülü olmayan ve problemi şiddet yoluyla çözmek isteyen Harici bir modeli temsil etmektedir. Aslında siyasî alanda, ne geçmişte ne de günümüzde  problemlerimizi çözebilecek nazariyeler ortaya koyamadık. Hatta bu alandaki problemlerimizin çoğunu, siyasî kültürümüzden miras aldık. İslam'ı siyasal, ekonomik ve toplumsal bütün problemleri çözecek şekilde takdim etmek   ideolojik bir yaklaşım olup İslam'a ve Kur'an'a, ilk dönemlerdekinden farklı bir misyon yüklemektedir. Bu da müslümanları tepkisel ve savunmacı bir halet-i ruhye içerisine soktuğu için toplumsal gerginliklere sebep olmakla kalmamış İslam'ı tepkisel  protesto ideolojisine dönüştürmüştür. Tartışmanın özünü Hz. Peygamber'e devlet başkanlığının ilahî bir misyonla mı, yoksa kendi beşeri tasarrufuyla mı olduğu sorunu oluşturmaktadır. Bu konuya burada girmek istemiyoruz.

b) Ritüel ve Şeklî Dindarlık
Dinî cemaat ve tarikatların pek çoğu, İslam mesajının  kulluk/ibadet merkezli bir din anlayışı oluşturur. Bu din anlayışının temel göstergesi, namaz, oruç, zekat ve hac ibadetlerinden oluşan ritüel dindarlıktır. Bu anlayışa göre, insanlara ne kadar fazla ibadet yaparsa, bu konuda ne kadar meşakkat çekerse   o kadar  iyi müslüman olur ve daha çok sevap alır.  Sonuçta dindarlıkta bulunması gereken bilgi, inanç ve ahlak boyutu zayıfladı. Burada ibadet kavramı, yukarıda sayılan şeylere hasredilmekle çok önemli bir hata yapılmaktadır. Çünkü ibadet, sadece bu beş şey değildir. İslam’da yapılan her iyilik ve güzel davranış bir ibadettir. Bu yüzden, dini cemaatler ve tarikatların, insanlara telkin ettiği dindarlık, şekli ve daraltılmış bir dindarlıktır. Hatta bazı cemaatlarda, dindarlık sarık sarmak, sakal bırakmak cübbe ve şalvar giymek, kadınlar için siyah çarşaf giymek olarak algılandı. Örneğin Tebliğ Cemaat'inde bu şekildeki bir giyim ve kuşam İslamî olarak nitelendirilerek Tebliğ'de gözetilmesi gereken altı esastan birisi kabul edildi. Bu anlayış, Türkiye'de de pek çok cemaat tarafından benimsenmektedir. Öyleki hayatın her cephesini dinileştirmekle kalmadı dindarlığı fıkıh dindarlığına endeksledi. Bu anlayışa göre din insan için değil insan din içindir. Bu sebeple insanın günlük hayatının her bir saatinde yaptığı bütün hal ve hareketleri dinî bir kisveye büründürülmek istendi. Bu amaçla Amellerin Faziletleri ve Zikrin Faziletleri  adıyla kitaplar yazılarak şekli bir dindarlık oluşturulmaya çalışıldı. Nurettin Topçu'nun da deği gibi, İslami ruh ve manasından sıyrılan dinî hayatın bu şekilperestliğine zühd ve takva adı verildi.  Böyle bir dindarlık, bazan Haricilerde olduğu gibi aşırı fanatizme yol açmakta, bazan da kendi kabuğuna çekilen toplumdan soyutlanan ve turfanda müslümanlık adını verebileceğimiz bir yaşama dönüştü.  Ritüel ve şeklî dindarlık,  çoğu kere Cemaat dindarlığını öngörmektedir.  Bu dindarlık biçimi, Cemaatler ve mistik hareketlerin din söyleminden beslenmektedir. Bu durumda birey  tek başına değil, ya bir dinî rehber ya da önderin denetiminde ( cemaat lideri, imamı, tarikat şeyhi veya halifesi)  ve onun  cemaatinin bir üyesi olarak  İslam'ı yaşamak durumundadır. İslam mesajının   yaşanması zor ritüeller  ve şekli dindarlığa büründürülmesi, birey bilincinin güç kazandığı günümüz modern toplumların nazarında bu mesajı marjinalleştirmektedir. Bu yüzden, İslam mesajının  birey ve toplumun ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlanarak, İslamî ruh ve manasından sıyrılan dinî hayatın bu şekilperestliğine son verilmesi son derece önemlidir.    

4. Oluk (Tebliğ Metodu/Kanallar)
Tebliğ faliyetinde, Kaynak, Alıcı ve İleti   kadar onun hangi yollarla iletileceği de son derece önemlidir. Eskilerin " Usulsüzlük vusülsüzlüktür." şeklinde bir deyimi vardır. Oluk, İletişim biliminde, iletiyi kaynaktan alıcıya ulaştıran araç  olarak tanımlanmaktadır. Eğer mesajı uygun metod ve yollarla sunamazsa, mesajı ne kadar doğru ve sistemli olursa olsun olumlu bir etki yaratmaz. Bu açıdan muhatap kitlenin bilgi düzeyi, ilgi alanı ve sosyo-ekonomik düzeyi dikkate alınarak İslam mesajını özgün bir şekilde sunmak gerekmektedir. Ancak dinî tebliğ etme iddiasında olan Cemaat ve dini organizasyonların İslam'ı öğretmek üzere hazırladıkları kitaplar, kasetler ve filmler, pedogojik açıdan incelendiğinde, pek çoğu hitap ettiği kitlenin yaş grubu, psikolojik gelişimi, cinsiye farkı  ve diğer  özelliklerini dikkate almadan, batıda ve doğuda bilimsel çevrelerde geliştirilen uygun metod ve yaklaşımlar kullanılmadan hazırlanmıştır. Bazı cemaatlar ve tarikatlar, son derece garip yollar kullanmaktadırlar. Örneğin  cemaate ilgi duyan veya yeni giren birisine kefen giydirmek yoluyla korku merkezli dindarlık veya dini duyarlılık aşılamaya çalışması gibi. Hatta dinî  sorulara verilen cevaplarda kullanılan kaba ve tahkir edici  usluba, bazı yerel radyolarda yapılan canlı bağlantılarda sık sık raslanabilmektedir.
Bütün  mesajların amacı, hedef kitleyi oluşturan kişi, grup ve toplulukların bilgi düzeylerinde, düşünce düzeyinde ve davranışında bir değişme meydana getirebilmektir. Bugün sunulan İslam mesajı, daha çok insanların siyasî yönüne ve duygusal yönüne hitap etmektedir. Halbuki insanlığın önünde  aşırı silahlanma, çevre kirliliği, ozon tabakasının delinmesi, açlık, adaletsiz  gelir dağılımı, dinî  ve ahlakî değerlerdeki yozlaşma, işsizlik vb. pekçok problem bulunmaktadır.  Dinî teşekküller, ilmin ve bilginin büyük ve sınırsız  bir güç olduğu gerçeğini anlayarak  dikkatlerini bu alana çevirmek durumundadır. Ancak bu  durumda müslümanlar geçmişin enkazından ve batının tüketici köleliğinden kurtulabilir. Oysaki mevcut dinî cemaatlerin İslam mesajı, genelde, müslümanlarda  bireysel sorumluluğu, kimlik bilincini, varlığını gerçekleştirme şuurunu köreltmekle ve kişisel kabiliyetlerin geliştirilmesine engel olmakla kalmamakta ferdi cemaata, siyasete ve tarikatlara kurban etmektedir. Öyleki bu gruplar, kişisel başarısızlıklarını telafi etmek isteyen, sorumluluktan kaçan, kimlik arayışında olan kimselerin sığınağı haline gelmiştir.
Bu gruların İslam'ı tebliğ konusundaki en önemli zaaflarından birisi de, kendi din anlayışlarının özeleştirisini yapmamalarıdır. Cemaat ve tarikat liderleri tartışmasız  bir otorite kabul edildiği için onların dedikleri mutlak gerçek ve hikmet olarak görülür. Eserleri diğer insanların fikirlerini ölçmede önemli bir kriter görevi görür. Diğer insanlar, kendi cemaat liderlerini veya mensuplarını tanıdıkları  ve onların eserlerini okudukları ölçüde saygınlık kazanmaktadır.
Sonuç olarak günümüz insanının bireysel ve topulumsal ilişkilerinde yaşanan değişmeler ve bunun sonucu ortaya çıkan dini ihtiyaçlar gözönünde bulundurularak İslam'ın yeniden yorumlanması ve onun bugünkü İletişim ve Halkla İlişkiler konusundaki gelişmeler ışığında bütün insanlığa uygun yollarla en iyi bir biçimde sunulmasına büyük ihtiyaç vardır. Bugün geleneksel Teoloji'de tartışılan İslam mesajının ulaşmadığı bölgelerdeki insanların durumunun ne olacağı sorunu, sorun olmaktan çıkmış, dinî cemaat ve organizasyonlar tarafından İslam'ın doğru bir şekilde sunulmadığı veya yanlış olarak sunulduğu için İslam'da uzak duran insanların durumunun tartışılması zorunlu hale gelmiştir.  Günümüzde İslam'ı tebliğ etme iddiasıyla ortaya çıkan ve büyük ölçüde güven ve imaj sorunu yaşayan  yukarıda ismini saydığımız veya saymadığımız pek çok cemaat ve organizasyon, İslam'ı anlama, muhatap kitlenin durumuna göre sunma açısından başarı düzeyleri sanıldığı gibi yüksek değildir. Bugün bazı cemaatlar, insanları İslam'a ısındırmak yerine İslam'dan soğutmaktadırlar. Onların İslam'ı bizatihi siyasal bir din veya mistik bir dünya görüşü ya da ritüel dindarlık olarak algılamaları sebebiyle, İslam'ın ve müslümanların tarihte bıraktıkları olumlu imaj,  yerini korkulan ve ihtiyatla yaklaşılan bir İslam imajına bırakmıştır. Halbuki İslam, asıl gücünü siyasî olmaktan değil insanlığa emniyet ve güven telkin eden  iman ve ahlak sistemi sunmuş olmaktan almaktadır. Bu cemaat ve organizasyonlar, bahsedilen olumsuzlukları aşmadıkça ve günümüz insanının ihtiyaçlarını karşılamak üzere  yeni bir anlayışla ortaya çıkmadıkça ve İslam'ı bir doktrin olarak değil de içi boş ritüel dindarlık olarak sundukça, İslam'ı yaymak şöyle dursun, Kur'an ve Hz. Peygamber'in tarihsel örnek kişiliği üzerinden, İslam medeniyeti ve kültürünün ortaya koyduğu eserler ve değerler üzerinden dünyada İslam'a duyulan hayranlığın önünde büyük bir engel oluşturmaya devam edeceklerdir.

KAYNAKÇA
Abdurrazık, Ali, İslamda İktidarın Temelleri, Çev.: Ömer Rıza Doğrul, İstanbul 1995; Ahmad, Mirza Bashir-ud-din Mahmud, Çağrı, der.: Muhammed C. Şems, İslamabad 1993; Ahmed, Mirza Tahir, Din Adına Kan, Çev.: Abdülgaffar Han, Frankfurt 1992; Akman, Nuriye, “Fethullah Hoca Anlatıyor (9. röportaj)” , Sabah Gazetesi, 31 Ocak 1995; el-Benna, Hasan, Mecmûatu Resâil.., Kahire  1990; Büyükkara,  Mehmet Ali , “ İsmâilîlere Atfedilen “Dokuz Aşamalı Da’vet Süreci” Üzerine Bir İnceleme”, İLAM Araştırma Dergisi, Cilt: 3, II (1998), 35-49; Çakır, Ruşen, Ayet ve Slogan Ayet ve Slogan Türkiye'de İslami Oluşumlar, İstanbul 1990; Can, Eyüp, Ufuk Turu, İstanbul Trz.; Din Öğretiminde Yeni Yöntem Arayışları, ( 28-30 Mart 2001 tarihinde İstanbul'da yapılan Uluslar Arası Bildiri ve Tartışmaları), Ankara 2003; Gülen, Fethullah, Altın Nesil, der. Latif Erdoğan, Erzurum 1978; Gülen, M. Fethullah, Fasıldan Fasıla I,  der. Ahmet Kurucan.; Güler, İlhami, Politik Teoloji Yazıları, Ankara 2002; el-Harekatu'l-İslamiyye el-Muasıra fi'l-Vatani'l-Arabi, ed. Merkezü'd-Dirasati'l-Vahdeti'l-Arabiyye-Camiatu'l-Ümemi'l-Müttehide, Beyrut 1987; Hoffer, Eric, Kesin İnançlılar, İstanbul 1998. (7.Baskı); İslâm Gelenek ve Modernleşme, ( I. Uluslar Arası Kutlu Doğum İlmi Toplantısı), İstanbul 1996; İslâm ve Modernleşme, (II. Kutlu Doğum İlmi Toplantısı), İstanbul 1997; Kandehlevî, Muhammed Zekeriyya, Fazâilu Zikr- Zikrin Faziletleri, Çev.: Hayri Demirci, Gülistan Neşriyat, İstanbul trz.; Kandehlevî, Muhammed Zekeriyya, Fazâilu'l-A'mâl- Amellerin  Faziletleri, Çev.: Hayri Demirci, Gülistan Neşriyat, İstanbul trz. ; Keleş, Ahmed, “ Türkiye’de Cemaat Dindarlığının  Oluşumunda  Hadislerin Rolü”, İslâmiyât Dergisi, ( Türki(iye) Dindarlığı Özel Sayısı), Cilt: 5: IV ( 2002), 125-140; Köktendincilik ve Çoğulculuk ( 9-10 Aralık 1994 tarihinde Alman Kültür Merkezinde yapılan Sempozyum Tebliğleri ) , Ankara  1995; Küreselleşme İslam Dünyası ve Türkiye, (09-11 Kasım 2001 tarihinde İstanbulda yapılan Uluslar Arası Sempozyum Tebliğ ve Müzakereleri), İstanbu 2002; Kutlu, Sönmez, " İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri", İslâmiyât Dergisi, Cilt: 4, IV(2001); Lia, Brynjar,  Müslüman Kardeşlerin Doğuşu, Çev.: İhsan Toker, İstanbul 2000; Mevdudî, Ebu'l-Âlâ, İslâm'da Hükumet, Çev.: Ali Genceli, İstanbul trz.; Mevdudî, Ebu'l-Âlâ, İslâm'da İhya Hareketleri, Çev.: A. Ali Genç, İstanbul 1995. ( 4. Baskı); Mevdudî, Ebu'l-Âlâ, Kur'ân'a Göre Dört Terim, Çev.: Osman Cilacı-İsmail Kaya, İstanbul 1980. ( 3. Baskı); Müslüman Ahmediye Cemaati Bülteni, haz. Raşit Paktürk, İmmenhausen Ocak-Şubat 2002; Kasım 2001; Önkal, Ahmet, Rasulullah'ın İslâm'a Davet Metodu, İstanbul 2000. ( 15. baskı); es-Sahvetu'l-İslâmiyye ve Hümûmi'l-Vatani'l-Arabî, tak. Sa'duddîn İbrâhîm, Amman 1988. ( 14-16. 03. 1987 tarihinde Amman'da yapılan Sempozyum Bildirileri); The Politics of Islamic Revivalism, ed. Shireen T. Hunter, Washington 1988; Topçu, Nurettin, İslam ve İnsan, İstanbul trz.; Vadedilen Mesih ve Mehdi ( Hz. M. G. Ahmed' (a.s)in Eserlerinden Derlenmiştir, Çev.: Muhammed Celal Şems, İslamabad 1990; Watt, W. Montgamery, İslâmî Hareketler ve Modernlik, İstanbul 1997; Yüksel, Haluk, "İletişim", Din Hizmetlerinde İletişim ve Halkla İlişkiler İçerisinde (Eskişehir 1999), 1-26; Zekeriya, Fuad, es-Sahvetu'l-İslâmiyye Fi Mizâni'l-Akl, Kahire 1989.

 


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Nurgül Çepni / 21.12.2009



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...