Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

Abdullah b. Mesud (r.a) (Altın Kuşak)

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Zühdü Mercan Biyografi Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 1682 Hit : 6574 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Teslimiyet Kahramanı Hz. Said b. Zeyd (r.a) (Altın Kuşak)
2 Peygamber Müezzini Hz.Bilal Habeşi (Altın Kuşak)
3 Musab b. Umeyr (r.a) (Altın Kuşak)
4 Matbaa Osmanlıya Geç mi Geldi
5 İki Şehidin Oğlu Hz. Ammar b. Yasir (Altın Kuşak)
6 Hz. Peygamber(s.a.s)in Havarisi Zübeyr b. Avvam (r.a) (Altın Kuşak)
7 Fedakarlık Abidesi Suheybi Rumi (r.a) (Altın Kuşak)
8 Asrı Saadette Cihadın Seyri II
9 Asrı Saadette Cihadın Seyri I
10 Abdullah b. Ömer (Altın Kuşak)
11 Abdullah b. Mesud (r.a) (Altın Kuşak)

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
all wives cheat women who cheated
click here dating for married men married affairs
married men affairs why are women unfaithful my boyfriend cheated on me with a guy
what are aids symptoms symptoms for aids/hiv new hiv treatment
abortion pill abortion pill abortion pill
abortion pill abortion pill abortion pill
abortion pill abortion pill abortion pill
bystolic generic name linzess patient assistance what is the generic for bystolic

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar www.yeniumit.com.tr, sayı:44.
Yayınlandığı Tarih Nisan - Mayıs - Haziran 1999
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Abdullah b. Mes'ud (r.a)

 

Altın Kuşak dizisinin bu bölümüne Efendimiz’e, İslâm’ı tebliğe başladığı anda iman etmiş, imanını 6. mü’min olarak tescillemiş bir kutlu insanı misafir etmekle şeref duyuyoruz. İbn Mes’ud, Sahabe-i Kiram’ın en önde gelenlerinden ve Efendimiz’den hiç ayrılmayanlardan biridir.

Bunun da ötesinde bizi doğrudan alâkadar eden bir yönü daha var: O, aynı zamanda Hanefî mezhebiyle Peygamber Efendimiz arasındaki halkanın en mümtaz kişilerinden ve mezhebimizin kaynaklarından biridir diğeri de Hz. Ali’dir ki, bu iki kutlu insan, Hanefî mezhebi adına iftihar edilecek isimlerdir. Hakkında doktora çalışmaları yapılmış ve Kufe’deki gayretleriile bu ilgiyi hak etmiş bu büyük zatı bir iki sayfa içinde anlatmaya çalışmak mümkün olmasa da, hiç yoktan iyidir fehvasınca bu işe cüret ettik. Cüretimizin, O Yüce Zat ve kadirşinas okuyucularımız tarafından bağışlanacağını ümit ederiz.

 

İLK HAYATI

Ne zaman doğduğu hakkında bilgimiz yoktur. Tahmini olarak 592’de doğmuş olduğunu söyleyebiliriz. Ailesi, ileri gelenlerden olmadığı için hakkında bilgimiz yoktur. Babası Mes’ud b. Gâfil, Mekke’ye Abd b. Hâris’in yeminlisi olarak girmişti. Babası hakkında yeterli malumata sahip değiliz. Durumları gayet fakir olan bu ailenin oğlu olarak İbn Mes’ud, gençliğinin ilk günlerinden itibaren Ukbe b. Ebî Muayt’ın koyunlarını gütmeye başladı. Zâhiren basit bir iş olarak görülen koyun gütme işi, Hz. Abdullah için bir rahmet olmuştu. Peygamberlerin de yaptıkları çobanlık vasıtasıyla, insanları sevk u idareyi iyi bellemişti.

 

MERAKLI ÇOBAN

Genç Abdullah, koyunlarının başındaydı o gün. Koyunlarına güzel ot bulmaktan başka bir endişesi yoktu. Başlayan o günün hayatında diğer günlerden pek bir farkı yoktu görünüşte; biraz sonra tanışacağı iki insanın tüm hayatının seyrini değiştireceğini bilemezdi tabiî ki.. Az sonra aşağıdan kendi bulunduğu tarafa doğru iki insanın ağır ağır yaklaşmakta olduğunu gördü. Gerçi o civarda insan görmeye alışıktı, ama bunlar o insanlara pek benzemiyordu. Hayırdır inşaallah’ dedi kendi kendine. Yaklaştılar yanına ve selâm verdi, büyük bir insan olduğu vakur tavrından ve yanındakinin hürmet etmesinden anlaşılan Zat. Büyük bir heyecanla aldı selâmını. İçinin inşirahla dolduğunu hissetmişti Abdullah. Bu insanlar diğerlerinden farklıydı kesinlikle. Farklı olduklarını hissetmişti ama, bu farkın nereden kaynaklandığını çözememişti. Beklemeye, hâdiseleri tabiî seyrinde izlemeye karar verdi. Biraz sonra O zat, konuşmaya başladı. Birden dişlerinin arasından bir nurun parıldadığını sandı. Şöyle diyordu: Bize biraz süt verebilir misin?’ Bu soru karşısında Abdullah kendinden emin bir şekilde cevap verdi. Var, ama size veremem. Bunlar bana emanet.’ O zat bu kez şunu sordu: Sağılmayan bir koyunun var mı peki?’ Abdullah evet’ dedi. Bir koyunu onların yanına yaklaştırdı. O zat, dudakları kıpır kıpır, koyunun memelerine eğildi; zarif hareketlerle bir kaba bir miktar süt sağdı. Önce arkadaşı sonra da kendisi içtiler. Ardından teşekkür ederek koyunun memelerini eliyle yeniden sıvazladı; memeler eski hâline gelmişti. Bunları seyreden genç çoban, okuduklarını bana da öğretir misin’ dediğini farketti. Utansa, mahcup olsa da beklemeye başladı. O zat, başını okşadı müşfik bir hareketle ve ardından sen, öğretilmiş, meraklı bir gençsin’ sözleri döküldü ağzından. Mütebessim bir edada söylemişti tüm bunları. Yavaş yavaş döndüler ve geldikleri gibi ağır ağır gittiler. Genç Abdullah, içinden bir şeylerin de onlarla beraber gittiğini hissetti.

 

İMANI

Abdullah, yanına gelen bu iki insanı, hele de bir tanesini hiç unutamamıştı. Mekke’ye dönünce çevresinde yaptığı küçük bir araştırma ile, bu Zat’ın, kendinin peygamber olduğunu söylediğini öğrenmişti. Hemen yanına gitti. Ve nur insanlar dairesine dahil oldu. Hemen o günden itibaren tüm hayatını değiştirdi. Daha sonraları o günleri anarken diyecektir: ben Müslüman olanların altıncısı idim.’

 

CESARETİ

Daru’l-Erkam’a sığınmadan önceki dönemde iman etmek kolay bir iş değildi. Pek çok tehlikeyi göze almak demekti. İman bir yüreği fethetmişse ona kendi rengini verirdi; iman boyasıyla boyanan bir yüreğin önünde volkanlar da olsa erirdi. O yürek sahibi dünyaya meydan okuyabilirdi. Genç Abdullah da bu sırrı yakalayanlardan biriydi. Bünyesinin tüm çelimsizliğine rağmen küfre meydan okumak için yanıp tutuşuyordu. Kendinden önce daireye dahil olanlarla kısa bir istişare yaptı ben’ dedi, yarın gidip onların toplu olarak bulundukları Kâbe’de Kur’ân okumak istiyorum.’ Pek razı olmadılar, dayak yiyebileceğini hatırlattılar kendisine; eziyet ve işkenceden bahsettiler. Fakat Abdullah iman sırrını kavramıştı: “İman hem nurdur, hem kuvvettir, evet, hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir.” Bu büyük cümleyi söyleyen Yüce Kutlu, acaba, Abdullah’ın bu genç yaşındaki iman kuvvetini değerlendirerek mi söylemişti?

 

Ertesi gün, küfrün başları hep beraber oturmuşlar, aralarında konuşuyorlardı. Tartıştıkları konu belki de yayılma istidadı gösteren bu yeni dinin Mübelliği’ne ve müntesiplerine ne yapmaları gerektiği hususu idi? Tam bu esnada, kulaklarını çınlatan bir ses duydular: “Rahman Kur’ân’ı öğretti, insanı yarattı, ona konuşmayı belletti...” Duydukları bu sesin nereden geldiğini kestirince, ona doğru yöneldiler, azgın hayvanlar gibi genç Abdullah’ın üzerine çullandılar. Epey bir zaman hırpaladıktan sonra artık dersini almıştır diyerek bıraktılar. Onlara göre dersini (!) almamıştı ki, ertesi gün yine aynı yerde, bu kez Kur’ân’ın bir başka suresini okudu. Yaptıkları işkencelerden hastalanmıştı, lâkin iman coşkunluğu bunları kendisine hissettirmiyordu.

 

HİCRETİ

“İslâm’da hicret, çok tabiî, çok fıtrî, ilahî inayet yüklü safhalarla dolu çok mübarek bir harekettir. Mekke’den küçük gruplar hâlinde veya teker teker, âdeta buharlaşarak kanatlanan sahabeler, birer rahmet damlası gibi Medine’ye inmişler, Medine onlarla canlanmış, hayat bulmuş, yeniden doğmuştur.”

 

Hicret, kelime anlamıyla bir yerden bir başka yere göçmedir. Lâkin İslâm tarihindeki hicretleri bu basit lûgat anlamıyla değerlendirmek bizi yanlış sonuçlara götürür. Çünkü her hicret, her zaman bir göçetme, bir işkenceden kaçma değildir; Habeşistan hicretinde olduğu gibi, Medine hicretinde olduğu gibi...

 

Efendimiz (sav)’de, rahmet bulutları gibi olan sahabelerine yeni bir hedef gösterdi. Burası Habeşistan denilen ülkeydi. Halkı Hrıstiyandılar. Burasının seçilmesinde, idarecisinin ilahî dinlerden birine mensup olmasının rolü vardı. Nitekim Efendimiz’in bu tespiti her zamanki gibi doğru çıkmıştı. Mekke müşriklerinin onları geri getirmek için daha sonraki gayretleri Necaşi denilen bu zat tarafından geri çevrilmiş, hatta Efendimiz’e hediyeler takdim etmişti. Aynı zamanda hidayete erişip Müslüman da olmuştu. Bu kutlu kafilenin içinde Hz. Abdullah da vardı. Bu kafiledeki erlere baktığımızda daha ziyade gittikleri yerde İslâm’ı temsil edebileceklerin seçildiğini görüyoruz. Seçilenler, vazifelerini güzelce yapmışlar, İslâm’ı tanımayan ve ülkelerine gelişlerini kendilerine bir noktada meydan okuma kabul eden Hristiyan ruhbanlarına gayet güzel cevaplar vermişler ve onları tatmin etmişlerdi. Hz. Abdullah’ın burada neler yaptığı hakkında kesin bilgimiz yoksa da, bir yandan geçimini sağlamak için, bir yandan da, İslâm’ı temsil ve tebliğe çalıştığını söylememiz mümkündür. Çünkü Ashabı Kiram Efendilerimiz Medine’de böyle yapmışlardı. Onların böyle kitle hâlinde ülkelerine gelişleri Habeşîlerin dikkatini çekmişti. Bir müddet sonra yeni gelenler Kralın huzuruna çağırıldılar. Geliş maksatlarının ne olduğu soruldu. Sorulara gayet muknî cevaplar veren Cafer b. Ebi Talib ve Hz. Osman, hizmetlerine, rahat ve endişesiz bir şekilde devam ettiler.

 

Bu arada bir yandan da Mekke’den haber almaya gayret ediyorlardı. Müşriklerin Necm suresi okunması esnasındaki tavırlarını yanlış yorumlayan Habeşistan’daki muhacirler, Mekke’ye döndüler. Geldikleri Mekke, bıraktıklarından daha da şedit bir işkence ile karşılamıştı kendilerini. Hz. Abdullah, bu kez de Medine’ye hicret izni çıkınca, oraya gitti; giderken Hz. Peygamber’den ayrılık azabına katlanarak... Giderken geride bıraktıkları, kendisini orada huzurlu hissetmesine engel olmuştu. Efendimiz Medine’ye teşrif edince Hz. Abdullah’ın hicranı dinmişti. Artık bundan sonra durmak yoktu. Zira yapılacak işler pek çoktu. Bir yanda Yahudiler vardı, bunlar müşriklerle ortak düşmanlıklar peşindeydiler. Bunların kullandığı insanlar arasında şeklen Müslüman olmuş, henüz İslâm’ın güzelliklerine uyanamamış kimseler vardı. Medine’ye gelen Müslümanlar vardı, bunları canlarından aziz bilip destek olmaya çalışan Ensar vardı. Gelenler sadece canlarını kurtarabilmişlerdi. Bütün bunlar Efendimiz’in önünde çözüm bekleyen problemlerdi.

 

ÖZEL MÜŞAVİR

Hz. Abdullah burada Efendimiz’-in özel katib’i veya özel müşavir’i gibi hizmet gördü. Efendimiz’in daima yanında oldu. Peygamberimiz, kendisini tavzif ederken ona şöyle tenbih etmişti: “Perdelerin açılıp kapanması ve dinleyemeyeceğin fısıltılı konuşmalar, sırlı konuşmalar hakkındaki izin bana aittir.” Bunların dışında kalan hizmetleri gördü. Her zaman O’nun misvak, takunya, abdest suyu, koku gibi şahsi eşyalarını taşırdı. Abdullah b. Mes’ud, Efendimiz’in ayakkabılarını giydirmiş, yolda yürürken ona yol açmış, oturacakları yere varınca ayakkabısını çıkartmıştır. Oradan kalkacağı zaman da yine ayakkabılarını giydirir, O’nun önüne düşer, O’ndan önce odasına girerdi. Efendimiz’i uykudan uyandırmak görevi de yine İbn Mes’ud’undu. Efendimiz’in evine o kadar sık girip çıkıyordu ki; Medine’ye yeni gelenler onun da aileden biri olduğu zannına kapılabiliyordu. Hz. Peygamber (sav), onunla özel meselelerini görüşmüş, çok gizli sırlarını bile ona söylemekten çekinmemişti.

 

SAVAŞLARDA

İbn Mes’ud, Peygamberimiz tarafından yapılan tüm gazalara katılmıştır. İslâm’ın ilk savaşı olma özelliğine haiz Bedir’de, küfrün ileri gelenlerinden olan ve Peygamber lisanından bu ümmetin firavunu’ sözüyle, lânetlik bir vasıf kazanan Ebu Cehil’in kellesini kesmek ona nasip olmuştu. İbn Mes’ud, cüssesinin nahifliği yüzünden kelleyi ancak sırtına alarak getirebilmişti. Efendimizle beraber Uhud, Hendek, Huneyn gibi tüm gazalara iştirak etmiş, bunlarda hep ölümü arzulamış, hep şehadeti kovalamıştı. Uhud’da ve Huneyn’de Efendimiz’den ayrılmayan bir avuç sahabinin arasında yine İbn Mes’ud vardı. Hendek muhasarasında ve Hudeybiye musalahasında, İbn Mes’ud, önlerde rolünü oynuyor, görevinin hakkını veriyordu.

 

Efendimiz’in dünyasını değiştirmesinden sonra Hz. Ebu Bekir’in Medine’yi savunmak üzere seçtiği bir avuç insan arasında İbn Mes’ud da vardı. Bu görevin dışında o dönemde çevresinde hadîs neşretmek ve Kur’-ân’ı öğretmekle meşgul olmuştu. Hz. Ömer devrinde fetih hareketleri hız kazanınca eski günleri hatırlamış, fetihlere yeniden iştirak etmeye başlamıştı. Bilhassa Yermuk muharebesindeki hamaseti, savaşın Müslümanların zaferiyle sonuçlanmasını sağlamıştı.

 

KADILIĞI

Hz. Ömer devrinde, H. 20. seneye gelinceye kadar İbn Mes’ud devletten resmi görev almamıştı. Hz. Ömer de kendi devrinde onu bir yere tayin etmemişti. Bunu niçin yapmadığını, onu Kufe’ye kadı olarak tayin ederken Kufeliler’e yazdığı mektuptan anlıyoruz. Mektup, İbn Mes’ud’un Hz. Ömer yanındaki değerini göstermesi açısından anlamlıdır: “Size Ammar b Yasir’i vali, İbn Mes’ud’u da muallim (ve kadı) olarak tayin ettim. Beytü’l-Mal (şehir hazinesi, defterdarlık) görevi de İbn Mes’ud’un üzerinde olacaktır. Bunların ikisi de Bedir ehlindendir. Onları dinleyiniz ve itaat ediniz. İbn Mes’ud’u yanımda alıkoymayıp, Kufe’ye tayin ederek sizi kendime tercih ettim.” Bu mektubu yazarken Hz. Ömer, çok haklıydı. Zira Peygamber Efendimiz, Tirmizi’nin rivayet ettiği bir hadîste şöyle buyurmuştu: “Benden sonra iki kişiye, Ebu Bekir ve Ömer’e uyunuz. Ammar’ın gösterdiği yoldan gidiniz. İbn Mes’-ud’un tavsiyelerine uyunuz.”

 

İbn Mes’ud, Kufe’de kaldığı sürece, vazifesini liyakatle yerine getirdi. Görevine son derece bağlı, vazifesinin gerektirdiği iktidar, insaf ve ihtiyata sahipti. Bir yandan ilim adamlığı, öte yandan kadılık, aynı anda bir de Kufe şehri defterdarlığı gibi vazifelerin ne kadar sorumluluk gerektirdiği açıktır.

 

Hz. Osman döneminin ilk senelerinde herhangi bir şey yoktu. Bir iki sene sonra Kufe’de karışıklıklar baş gösterdi. Halk valileri alenen tenkit etmeye başlamıştı. Kufe’nin bilinen karışık durumunda İbn Mes’ud gibi sağlam birinin olması lâzımdı ki, pek çok kötülüğün önüne geçilebilsin. Görevi gereği, bazen valileri bile sorguya çekmek durumunda kalabiliyordu. Böyle zamanlarda İbn Mes’ud’un imdadına, Efendimiz’den gördüğü dinî emirlerin yerine getirilmesindeki hassasiyeti yetişiyordu. Emirlerinin infazında hiçbir şey ve kimseden çekinmiyordu. “Seciyesinin metaneti, ilminin kuvveti ve imanının salabeti sonucu, görevlerini başarı ile yerine getirmişti.” İş bu kadarla da kalmıyordu. Her gün yeni yeni problemler zuhur ediyor, bunların çözümleri gerekiyordu. İbn Mes’ud, bunlara içtihad ederek cevap veriyordu. Böylece Hanefî ekolünün temelleri atılıyordu. Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın valiliğini kaldıramamış bir şehirde Abdullah b. Mes’ud’un ne kadar zor şartlarda görev yaptığı izahtan varestedir. İslâm’ı yeni yeni anlamaya başlayan bu insanlara aynı zamanda İslâm’ı da öğretecek, Hz. Peygamber’in güvendiği bir insanın olması lâzımdı. Tüm bu vasıflar en güzel şekilde İbn Mes’ud’da toplanmıştı.

 

DEFTERDARLIĞI (Hazinedarlığı)

Yukarıda da bir nebze temas ettiğimiz gibi, İbn Mes’ud aynı zamanda Kufe şehri maliyesine de nezaret ediyordu. Kufe, gelirinin çeşitliliği ve bolluğu ile bilinir, zengin bir şehir idi. Burası o günlerde, Türkistan, Ermenistan, Horasan gibi yerler üzerine yapılacak seferlerin ikmal merkeziydi. Bu merkezlere gönderilecek ordular, onların iaşe ve diğer masrafları, hep buradan karşılanıyordu. Kufe’nin maliyesine nezaret etmek gerçekten hesapçı bir karaktere, teşkilâtçı bir ruha sahip idareci istiyordu. Binlerce insanı ilgilendiren hususları çözecek liyakatte olmasını gerektiriyordu. Bu da İbn Mes’ud hazretlerinde fazlasıyla vardı. Efendimiz, boşuna ona sen muallem bir gençsin’ dememiş, yıllarca kendi en yakınında bulunma şerefini ondan esirgememiş! Efendimiz’in en yakınında bulunmak o kadar kolay olmasa gerek. Bu, bize Efendimiz’in insan seçmedeki fetanetini, İbn Mes’ud’un da kabiliyetini gösterir.

 

İSTİĞNASI

İbn Mes’ud, elinde bu kadar imkân olmasına rağmen, şahsen son derece zahid ve müttaki idi. Dünyevî hiçbir zevk, onu cezbedememiş, dünya, diğer Ashab Efendilerimiz gibi, İbn Mes’ud’u da aldatamamıştı. Bütün vazifeleri tam bir titizlikle yerine getirir, bu hususta son derece hassas davranırdı. Bir seferinde Sa’d b. Ebi Vakkas hazretlerini bile, hazineyle ilgili bir husustan dolayı, tekdirden çekinmemişti.

 

İbn Mes’ud hazretleri görevini, her ne kadar basiret ve liyakatle yerine getirse de fesat kumkuması boş durmuyordu. Her yerde olduğu gibi burada da şeytan bir kısım safdilleri aldatmış, onlar vasıtasıyla ortalık karışmıştı. Bunun üzerine zamanın halifesi Hz. Osman (ra), İbn Mes’ud’u, daha fazla yıpranmaması için oradan almıştı.

 

Ayrılırken yakın çevresi ve talebeleri, halifeye çıkarak durumun, ona aktarılan gibi olmadığını söylemeyi teklif etmişlerse de İbn Mes’ud, bir fitnenin çıkmasına meydan vermemek için, buna razı olmamış, umre niyetiyle yola çıkmıştı.

 

Bu yolculuk dolayısıyla İbn Mes’ud hazretleri memur olduğu bir vazifeyi yapmaya gittiğini tabii ki bilemezdi. Biraz geriye gidelim ve bunun nasıl olduğunu anlatalım:

 

Hz. Ebu Zerr, bir savaşa ancak ordunun ardından gelerek iltihak etmiş ve o anda da Efendimiz’e Ebu Zerr’in istikbali gösterilmişti. Buyurdular: “Ebu Zerr, yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşrolur.” İstikbale dair bu mucizenin tahakkuku, İbn Mes’ud’un umreden dönüş zamanına tevafuk etmişti. Son demlerini yaşayan Ebu Zerr, hanımına dedi ki, çık dışarı bak, gelenler var mı?’ Hanımı ise, hac mevsimi geçti, bu zamanda buralardan kimse geçmez,’ dediyse de Ebu Zerr, Efendisi’nin verdiği haberin gerçekleşeceğine can u gönülden inandığı için kesin bir dille yeniden çık bak, gelenler olması lâzım’ dedi. Bu kez tekrar ufku tarayan hanımı, bir toz bulutunun yaklaşmakta olduğunu gördü. Gelip kocasına haber verdi. Biraz sonra gelenlerin İbn Mes’ud’un dahil olduğu kafilenin umreden dönmekte olduğu görülmüştü. İbn Mes’ud ve arkadaşları, son demlerini yaşayan Ebu Zerr’e yetiştiler. Onun teçhiz ve tekfin işlerini yapıp defnettikten sonra hanımını da yanlarına alarak Medine’ye döndüler. Böylece Efendimiz’in geleceğe dair verdiği bir haberin tahakkukuna hep beraber şahit oldular.

 

Ashâb-ı Kirâm,Allah Resûlü’nün en yakın hizmet arkadaşları idiler. İbn Mes’ûd’un ifade ettiği gibi,Allah insanların gönüllerine baktı. İçlerinden Sahâbileri, Habib’ine arkadaş olarak seçti.Ashab, seçilmiş “Mustafa” Nebî’nin arkadaşları olmaya lâyık gönüllleri temiz “musaffa”dırlar.

 

VEFATI

H. 32. senesinde İbn Mes’ud hazretleri 60 yaşına erişmişti. Hastalanmıştı. Bir gün rüyasını Efendimiz teşrif etmiş, yanına gelmesi için onu davet etmişti. Her an ölüme hazırlıklı olan İbn Mes’ud bu davetle ölümünün yaklaştığını iyice anlamıştı. Hastalığı esnasında kendisini ziyarete gelenler arasında Hz. Osman da vardı. Bir dileğinin olup olmadığını sordu. O da herhangi bir isteğinin olmadığı ifade etti. Bu ziyaret bir bakıma helalleşme manası taşıyordu. Hz. Osman, onun, Kufe’deki görevinden azlettiğinden dolayı kendisine kırgın olabileceği endişesini taşıyordu. Halbuki İbn Mes’ud, Efendiler Efendisi’nden, dünya makamlarının geçici olduğunu dersini almış ve bunu da iyi bellemişti. Dolayısıyla kırgın olması mümkün değildi. Ölümünden az önce Ashab-ı Kiram’ın büyükleri onu ziyaret ettiler.

 

Vefatından sonra teçhiz ve tekfin işlemini Hz. Zübeyr ile oğlu Abdullah yaptılar. Namazını Hz. Osman kıldırdı. Bir ilim ve fazilet abidesi daha fena ve fani dünyadan bakî âleme geçti.

 

MEZİYETLERİ

Fıtraten çok nezih, müttaki ve o derecede de hassas olan İbn Mes’ud, hanımının nakline göre, evine girerken, avluda önce durur, ayaklarını yere vurur, bilahare içeri girermiş. Nezaketin bu derecesi, ancak “eddebenî Rabbî” mektebinin hâlis bir talebesi olmasında aranmalıdır.

 

İLMÎ YÖNÜ

İbn Mes’ud’un ilme merakını başta Efendimiz (sav) olmak üzere bütün Ashab takdir ederdi. İslâmiyet’le yeni tanıştığı günlerde onun ilme olan merakını gören Efendimiz, “Sen muallim olacak bir gençsin” buyurmuştu. Bu mübarek tespitiyle Efendimiz, onu iyi tanımış, ondaki öğretme kabiliyetini keşfettiğini göstermiştir.

Bu merakını ilim yolunda değerlendiren İbn Mes’ud, Ashab-ı Suffe’den biri olarak tüm vaktini Efendimiz’le birlikte, O’nun ilim halkasında, söz incileri devşirmekte geçirmişti. İlme hizmetini birkaç başlık altında toplamayı düşünüyoruz.

 

KUR’ÂN’A HİZMETİ

İslâm, tüm prensiplerini Kur’ânı Kerim’de cemetmiştir. Kur’ân, Hz. Peygamber’e meleğin vahyi olarak gelmiştir. Açıklama ve tefsir etme yetkisi ilk olarak Hz. Peygamber’e tanınmıştır. O’nun en yakınları arasında yer alan İbn Mes’ud, bu ilâhî vahyi en iyi anlayanlardan biri olmuştur.

 

İbn Mes’ud, Hz. Peygamber zamanında Kur’ân’ı hıfzeden ve cemeden bir kaç kişiden birisiydi. Hz. Peygamber kendisine Kur’ân okutur ve dinlerdi. Diğer Ashab-ı Kiram’a şu tavsiyede bulunmuştu: “Kur’ân’ı şu dört kişiden alınız.” buyurduktan sonra ilk olarak İbn Mes’ud’un adını zikretmişti. Kur’ân’ın tüm manasına vakıftı. Bunu da itiraf eder, şöyle derdi: “Kur’ân’ı benden daha iyi bilen birisini bilsem, nerede olursa olsun, hiç üşenmeden onun yanına kadar giderdim.”

 

Kur’ân’ın tefsirini iyi bilenlerden biri olduğu için bu bilgisini daima çevresindekilere aktarmış, Kur’ân’ın mânâsının herkes tarafından bellenmesine gayret etmiştir.

 

HADÎSE HİZMETİ

Hz. Peygamber’in sünnetinin yayılmasına en ciddi gayret edenlerden biriydi. Öğrencilerini ziyaret eder, onlarla hadis müzakeresinde bulunurdu. Onların Hz. Peygamber’den hadîs rivayetinde daima ihtiyatlı olmalarını salıklardı. Hadîs rivayetinde muksirun’ arasında olmasa da (rivayetleri toplam 848 tanedir) hadîsleri daima aktarmış, bunların yayılmasına çalışmıştır. Öğrencilerine hadîs rivayetinde çok titiz olmalarını öğütlemiş, bunun en güzel örneğini de bizzat kendisi vermiştir. Onunla beraber bir yıl geçiren bir talebesi, “bu süre içinde bir kere bile Resulüllah buyurdu ki’ demedi.” diyerek bu hassasiyetine parmak basar. Hadîs rivayet edeceği zaman tüm vücudu ürperir, alnından boncuk boncuk terler akardı.

 

FIKIH İLMİNE HİZMETİ

İbn Mes’ud hazretleri fıkıh ilminin kurucularından olan fakîh sahabilerden biridir. Özellikle Hanefî ekolünün temel taşıdır. Yukarıda da bir nebze temas edildiği gibi, Kufe ekolüne mensup olan Hanefîlerin, Ebu Hanife ile Hz. Peygamber arasındaki bağın en güçlü halkalarından birini İbn Mes’ud teşkil etmektedir. Hz. Ali ile beraber İbn Mes’ud, Ebu Hanife’nin içtihat kaynaklarından biridir. Bu açıdan kendisine medyunu şükranız. Talebelerinin önde gelenlerinden olan Alkame ve Esved, fıkıhtaki derinlikleriyle mümtaz idiler. Bunların talebesi olan İbrahim en-Neha’i, Ebu Hanife’nin hocası Hammad’ın üstadıdır. Irak kıtasının tüm alimleri İbn Mes’ud’u rehber tanımaktadırlar. İbn Mes’ud’un fetvalarını üstadlarının içtihadlarıyla zenginleşmiş bir hâlde devralan Ebu Hanife, bunları bugünkü genişliğine kavuşturmuştu.

 

Bu satırlarda biz, İbn Mes’ud hakkında söylenmesi gerekenlerden sadece bir demet takdim etmeye çalıştık. Onu da gerektiği gibi yapamadığımızın bilincindeyiz. Maksadımız, sizleri kaynaklardan bu zatın hayatını öğrenmeye teşvik etmektir. Bunda da başarılı olabilirsek ne mutlu bize.

 

Radıyallahü anhü rahmeten vasi’a.

 

 


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Nurgül Çepni / 29.10.2009



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...