Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

İlmi Cemal Denilen Şey En Çok Müslümana Yakışır

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Hüseyin Kutlu Röportaj Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 1579 Hit : 5399 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 İlmi Cemal Denilen Şey En Çok Müslümana Yakışır

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
husbands who cheat open dating for married men
click here dating for married men married affairs
manufacturer coupon for bystolic open bystolic savings card
lisinopril lisinopril lisinopril
sumatriptan injection sumatriptan injection sumatriptan injection

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar Keşkül Sufi Gelenek ve Hayat Dergisi, sayı:11.
Yayınlandığı Tarih 2007
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki

Makale Metni   [Yazdır/Print]

Hüseyin Kutlu: İlm-i Cemâl Denilen Şey En Çok Müslümana Yakışır

 

-Gönül erleri, tasavvuf büyükleri 1071 Malazgirt Savaşı'ndan başlayarak en son Milli Mücadele de dahil olmak üzere kendilerine ihtiyaç duyulan her yerde vazife başında olmuşlar. Mesela Milli Mücadele'de Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinin azaları arasında bir çok şeyhin bulunması bir tesadüf değil. Bu zatların bu türden erlik mücadelesinde oynadıkları rolden biraz bahseder misiniz?

 

Bu zatlar Peygamber varisi kimselerdir her şeyden evvel. Peygamberi bir yaşayışın dışında, Hıristiyanlıkta olduğu gibi tamamen mistik veya dünyadan kopmuş bir anlayışın sahibi değiller. Gerçek Peygamber varisleri Peygamber nasıl yaşamışsa -ki O Kur'ân ahlakını yaşıyor- aynı şekilde yaşamışlardır. Peygamber Efendimiz yerine göre cihad yapmış, barış andlaşması imzalamış, insana ait her türlü etkinliğin içinde bulunmuş ve insanlara her konuda en güzel örnek (üsve-i hasene) olmuştur. Bu zatlar peygamber mümessili oldukları için aynen Onun gibi hareket etmişler. Genel olarak insanların zihinlerinde tasavvuf, tarikat kelimeleri ile; cihad, savaş kelimelerinin çağrışımları çok farklı görünüyor. Bunun da tarikat ve savaştan ne anladığımızla alâkası olduğunu düşünüyorum. Aslında bizdeki savaş saldırganlık, sömürgecilik, başkalarına zulmetmek değil, o zulmü engellemektir. Çünkü Efendimiz "Zalime de yardım edin." buyuruyor. "Ya Rasulallah, zalime nasıl yardım ederiz?" diye sorulunca "Onun zulmüne engel olarak ona yardım etmiş olursunuz." buyuruyor. Meseleye bu açıdan bakıldığında "Şeyhlerin, dervişlerin savaşla, cihadla ne işi var?" şeklinde düşünmenin yanlış olduğu anlaşılır. Akşemseddin Fatih'in yanındaydı, Emir Buharî de Yıldırım Bayezid'le beraberdi. Anadolu'nun fethinde Yesevî dervişlerinin rolü bilinmektedir. Başka türlüsünü düşünmek mümkün değil ki zaten. Savaş deyince zihinlerde haksızlıklar, zulümler, açlık, sefalet gibi şeyler canlanıyor. Allah yolunda yapılan cihadı, Milli Mücadele gibi kendini müdafaa etme tarzında cereyan eden çatışmaları gayr-i meşru, insanlığa yakışmaz, hakka hukuka uymaz türden şeyler görebilir miyiz? Elbette ki hayır. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: "Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız." İslâm'ın  düsturu bu.

 

-Alvarlı Efe olarak tanınan Hâce Muhammed Lutfî Hazretleri de Milli Mücadele'de etkin rol oynayan zevattan biri. Kimdir Alvarlı Efe?

 

Alvarlı Efe Hazretleri Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşamış 1956'da vefat etmiş, Nakşî meşayihinden bir zat. Hasankale'nin Kındığı Köyü'nde dünyaya gelmiş. Önce babasından daha sonra da Erzurum'da kıymetli hocalardan ilmî tahsilini tamamlamış, manevî terbiyesini de Bitlis'te Mevlânâ Halid-i Bağdadî kolundan gelen Seyyid Tâhâ'mn halifesi Muhammed Küfrevî Hazretleri'nden görmüştür. Doksan yıla yakın ömrünü Ümmet-i Muhammed'e hizmetle geçirmiştir. Efe Hazretleri alim ve edip bir hakikat rehberidir. Oldukça büyük bir dîvanı var. Edebiyatımızın değişik türlerinde eserler vermiş. Arapça, Farsça şiirleri, Mevlid-i Şerifi, Mirâciyeleri, Muharremiyeleri, Ramazaniyyeleri, mesnevileri, destanları var. Mektupları da genel olarak manzumdur. Tabiat-ı şiiriyyesi olan bir zat. Şiiri, Ümmet-i Muhammed'i irşad için bir vesile olarak kullanmış. Efe Hazretleri mahviyet sahibi bir insan. Onun hayatına baktığımız zaman "mahviyet"in ne olduğunu çok iyi anlayabiliriz. Bu zat dünyaya ve dünyalığa asla dönüp bakmamış. Bu hal onda ızdırârî değil ihtiyarîdir. Yani dünya ve dünyalık, ayaklarının altına serildiği halde iltifat etmemiş.

 

Âzer değilem sâcid olanı beyt-i sanemde
Şeddad değilem zevk ideyim Bâğ-ı İrem'de
Karun gibi mal cem' idemem arz yuda anı
Kimdir göre emvâlimi hâne-i rakamde

 

diyor. Efe Hazretleri tapuda kaydı olmayan bir insandır ve vefat ettiği zaman dünyalık olarak tek evlâdına bıraktığı hiçbir şey yok. Bir iğne dahi yok.

 

-Günümüz insanı tarikat kavramını, tasavvufî hayatı günlük hayattan uzak, âtıl, kendi sınırlan dışına taşmayan bir sistem olarak görüyor. Tarikat ehli ütopik bir dünyanın fertleri gibi telâkki ediliyor. Oysa Alvarlı Efe ve benzerleri bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu yaptıkları ve yaşadıklarıyla ortaya koyuyorlar değil mi?

 

Bir kere tarifi doğru yapalım. Tarikat, tasavvuf "dünya"dan kopmak değil elbette ki. Önce dünyanın ne olduğunu doğru tarif etmek lâzım. Ehl-i tasavvufun tarif ettiği dünya "Seni Allah'tan uzaklaştıran şey"dir. Bu, namaz da olabilir. Nasıl olur? Kişi kıldığı namazla övünürse ona güvenirse ve böylece kibrini, benliğini büyütürse, riyakârlık yaparsa namazı onun dünyası olur. Tasavvufta günlük hayattan kopuş, ancak eğitim ve terbiye amaçlı olur. O da on günlük ya da kırk günlük sürelerden ibaret. Bir tür kampa girmek gibi düşünülebilir. "Halvette şöhret vardır, şöhrette âfet vardır." demişler büyükler. Tasavvuf anlayışında kişi ancak, insanları kendinden gelebilecek zararlara karşı korumak amacıyla onlardan uzaklaşabilir. Her müessesede bozulmalar olduğu gibi tarikatlarda da var tabii. Ama kötü misal, misal olmaz. Bizim için Kur'ân'a ve sünnete uygun olan, şeriata bağlı olan tasavvuf anlayışı geçerlidir. Onun dışındakiler eksiktir, yanlıştır, bozuktur. Biz dünyadan kopmayı şöyle anlarız: Alavere dalavere yapmamak, fânî değersiz şeyler için ebedî ve değerli olanı ayak altına almamak. Mala mülke, makama, mansıba köle olmamak; eyvallah dememek... Efe Hazretleri ve diğer büyüklerin yaptığı bu.

 

Minnet Huda'ya her düne minnetim yok
Üstüme dönmez ise gerdûne minnetim yok

 

Yani, Allah'tan başka kimseye minnetim yok. Hatta istediğim gibi dönmezse dünyaya da eyvallah etmem.

 

-Tasavvuf erbabı o kadar hayatın içindeler ki her birinin bir mesleği var, müspet ve manevî ilimleri bir arada öğrenip öğretiyorlar, sanatla uğraşıyorlar. Alvarlı Efe Hazretleri'nin de özellikle edebiyatla meşgul olduğunu biliyoruz. Bize onun sanatkâr yönünden biraz daha bahseder misiniz?

 

Babası da edîp bir zat. Aynı zamanda hattat. Babasının ilk şeyhi Hacı Feyzullah Efendi de hattat. Ben yazdığı bir Kur'ân-ı Kerîm'i gördüm. Oradan gelen bir sanat damarı var. Ve biliyorsunuz Erzurum yöresi mutasavvıf şairlerin yoğun olduğu bir bölge ve şiir tamamen hayatın içerisinde. İnsanların bilhassa kış gecelerinde meşgul oldukları şeylerden biri de şiir. Köroğlu destanı, Ahmediyeler, Muhammediyeler okunuyor. Şiirle meşguliyet bir anlamda kanımıza işlemiş. Efe Hazretleri böyle bir ortama doğuyor ve küçük yaşta şiir yazmaya başlıyor. Yazdığı şiirleri edeben babasına göstermeye çekiniyor. Bir gün Efe Hazretleri yeni yazdığı bir gazelini babasının gazelhanına veriyor. Gazeli, babasının huzurunda, cemaatin içinde okumasını, ancak mahlas beytini okumamasını tembihliyor. Gazelhan birkaç gazel okuduktan sonra Efe Hazretleri'nin gazelini okumaya başlıyor. Babası dikkatle dinliyor ve mahlası bekliyor. Gazelhan mahlası okumayınca "Bu kimindir?" diye soruyor fakat bir cevap alamıyor. "Bu gazeli yazanı bilsem de onun elini ayağını öpsem." diyor. O da çok mahviyet sahibi bir insan. Cemaatin arasından ayrılıp iç odaya gidiyor. Cemaat bir müddet bekledikten sonra, hiçbir şey söylemeden aralarından ayrılmasına bir anlam veremiyorlar ve merak ediyorlar. Aynı şekilde oğlu Muhammed Lufî Efendi de merak ediyor ve babasının yanma gidiyor. Bir de ne görsün? Babası kendi şiirlerini yazdığı defterin yapraklarını yırtıp sobaya atmıyor mu? Babasına engel olmak istiyor fakat babası "Oğul! O beyitleri işittim ya artık bunlara lüzum kalmadı." buyuruyor.

 

-Sufîlerin hemen hepsinin İslâm sanatlarının bir veya birkaç dalıyla ilgilendiklerini, eserler verdiklerini biliyoruz. İslâm'ın hangi dinamiği insanı sanata yönlendiriyor?

 

Ruh güzelleştikçe o güzellik ister istemez dışa yansır. Ehl-i tasavvuf, ruhlarını nakış nakış işleyen insanlar. Sanat, bu güzelliğin yansımasından ibarettir; başka bir şey değil. "İnnallahe cemîlun yuhibbu'l-cemîl" Allah güzeldir güzeli sever. İnsanoğlunun halikını tanıyıp da güzellikten nasiplenmemesi mümkün değil. Sufîler Allah'ı tanıma, marifetullaha erme gayreti içinde insanlar. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyanın, o yolda emek verenin güzellikten, estetikten nasipsiz olması düşünülemez. İlm-i cemâl, ilm-i hüsün yani estetik denilen şey en çok Müslüman'a yakışır. Eğer ruhta bir güzellik, bir olgunluk hâsıl olmuşsa, o bir şekilde yansıyacaktır. Ya mûsikî nağmeleriyle, ya şiirle, ya hatla yansıyacak. Sızdırmaması mümkün değil. Efe Hazretleri buyuruyor ki: "Kimde vardır malum olur müşg-bâr." Misk şişesini ne kadar saklarsanız saklayın onun kokusu yayılır. Efendimiz (s.a.v.) yeni defin yapılmış bir mezarın yanından geçerken mübarek elleriyle mezarı düzeltiyor. Göze hoş gelecek bir şekle getiriyor ve şöyle buyuruyor: "Allah güzeldir, güzeli sever." Kur'ân-ı Kerîm'e bakın. Ondan daha güzel, daha sanatlı bir söz var mı? Müslümanlar onu en güzel şekilde okumak için kıraat ilimlerini, tecvid ilmini geliştirmişlerdir. Onu, ona yaraşır bir şekilde yazabilmek için hat sanatı ortaya çıkmış. Bu da yetmemiş, bir de süslemişler onu, tezhip sanatımız gelişmiş. Ciltlemişler, okurken üzerine koymak için sedef korumalı rahle yapmışlar.

 

-Kaybolmaya yüz tutmuş, çok büyük bir medeniyetin vârisleriyiz ve esasen neye sahip olduğumuzun farkında değiliz. Bu anlamda medeniyetimizin tekrar neşv ü nema bulması için başlangıç noktası sanat mı olmalıdır?

 

Sanat belki başlangıç değil sonuçtur. Toplum ahlakî, hukukî, içtimaî, ilmî yönden yükseldikçe medeniyet ve ona paralel olarak da sanat ortaya çıkar. Nasıl ki kendini geliştirememiş bir kimse sanatkâr olamazsa, yeterli olgunluğa ulaşamamış bir toplum içinde sanatkârın sanatını icra etmesi de anlamlı değildir. Muhatap bulamaz.

 

Marifet iltifata tâbidir
Müşterisiz meta zâyîdir.

 

Estetikle, ruhla ilgili şeylerden uzağız biz maalesef. Bizim İslâm'ı medeniyet olarak idrak edemeyişimizin sebebi de bu. Malum göz ve kulak ruhun menfezleridir. Bu menfezler kapalı; kör ve sağır. İnsanımız gıdasına, sağlığına dikkat ediyor, sağlıksız, zehirli gıdaları yemiyor. Çünkü midesiyle ilgili konularda dikkatli, uyanık. Ama ruhuyla ilgili konularda öyle değil; zehirli şeylere bakıyor, dinliyor ve bundan hiç rahatsız olmuyor. Bu konuda agâh değil yani. Onun için bugün ne yazık ki İslâm medeniyetinden düne ait bir medeniyet olarak bahsetmek mecburiyetinde kalıyoruz.

 

-Nereden başlayacağız peki?

 

Eğitime önem vereceğiz. Manevî eğitime önem vereceğiz. Sosyal yapımız değişti, aile yapımız değişti, her şeyimiz değişti. Ama biz değişmedik, bozulduk. Geçen zamanın eskiten, yıpratan gerçeği karşısında, kökten fışkıran filizler gibi kendimizi yenileyemedik ve çürüdük.

Gelenekten utanır hatta utandırılır hâle geldik. Bu kompleksi atmamız lâzım. Biz ne zaman bize benzersek ve asla gocunmadan kendimize benzemeyi şeref bilirsek o zaman belimizi doğrulturuz. Çünkü bizim mazimiz şerefli bir mazi.

 

-İslâm sanatlarının şöyle bir ortak kaidesi var. Belirli imkân ve vasıtalarla sınırsız bir çeşitliliği yakalamak ve bunu yaparken de asla tekrara düşmemek. Muhakkak ki bu, hat sanatı için de geçerli. Sizce bu kural ihlal edilmeden hâlâ özgün eserler verilebiliyor mu? Yenilik adı altında yapılan işleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Yenilenmeyle yozlaşmayı ayırmak lâzım. Etkilenmek, etkileşmek, değişmek, bozmadan yenilik yapmak, bunlar ayrı şeyler. Bunları birbirinden ayırmak lâzım. Tüm gelenekli sanatlarımızın namütenahi bir ufku vardır. Bunu bilmeyenler, ayrıntılardaki inceliklere nüfuz edecek kadar incelemeyenler bunları tekrar zannediyorlar. Ve yenilik yapmak adına yozlaşıyor ve yozlaştırıyorlar. Mimarîde, mûsikîde, süsleme sanatlarında yenilik diye tutturanların çoğu eskiyi hazmetmiş insanlar değillerdir. "Eski"yi tam hazmettikten sonra "yeni"lik arayışı saygıyla karşılanabilir. Eskiyi bilmeden yeniden söz etmenin mantığı olabilir mi? Malum, eşya zıddıyla bilinir. Yenilik yapabilmek için sanatkârın belli bir olgunluğa ulaşması lâzım. Belki bu da kâfi değil. Muhatap da önemli. Muhatabın da olgun ve sanatkârı teşvik eder bir hal sahibi olması gerekir. Sanat-kültür alanında canı sıkıldıkça değişiklik yapmakla sanat-kültür alanında yenilik yapmak takdir edersiniz ki çok farklı şeylerdir.

 

-Malum olduğu üzere biz bir harf inkılabı yaşadık. Fakat diğer pek çok İslâm ülkesi Arap alfabesini kullanmaya devam etti. Bu durum hat sanatı açısından diğer İslâm ülkeleri için bir avantaj mı? Son dönemde Türk hat sanatı adına neler yapılıyor?

 

Diğer İslâm ülkelerinin hala bu alfabeyi kullanmaları bir avantaj ama kendi başına bu avantaj bir işe yaramıyor. Çünkü, daha önce de ifade ettiğimiz gibi ne yazık ki İslâm'ı bir medeniyet olarak algılayamama neticesinde bu yazının sanat olarak icrasına ihtiyaç duyulmuyor. Yazı, sadece okuyup yazmaya yarayan bir araç olarak görülüyor şu anda. Olumsuz birtakım gelişmelere rağmen Türkiye yine bu sanatın öncüsü durumunda. Yurt dışında bu konuda kayda değer bir çalışma yok diyebiliriz.

Bu iş bir aşı işidir. Sadece bir zihnî faaliyet değildir. Kişi ruhuyla onu koklamalı. Dokunmak, koklamak, hissetmek gerekiyor. "Vav çanağı dört noktadır."la iş bitmiyor. Sanatın kendi ortamında yeşermesi gerekiyor. Yurtdışında henüz bu ortam hazır değil. Dolayısıyla yurtdışına sanatımızı ihraç etmenin de bir faydası yok. Satıp para kazanalım derseniz o başka!

 

-Siz Hekimoğlu Ali Paşa Camii'ni büyük gayretler sonucunda bir kültür sanat merkezi hâline getirdiniz. İslâm sanatlarına karşı olan yoğun ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu ilgi, yeteri kadar ciddî mi yoksa bir boş zaman faaliyeti ya da hobi olarak mı görülüyor?

 

Biz tabii gerekli telkinatta bulunuyoruz. Bunun bir hobi olmadığını, hobi olarak görenlerin icracı olarak değil de muhib olarak kalmaları gerektiğini ifade ediyoruz. Eskiden tekkelerde olduğu gibi. Mürid var, mensub var, muhib var. Tencerede kaynayabilirsen mürid olursun. Seyredeceksen muhib olursun. Bu iş tencerede kaynamak ister. Biz Ali Paşa'da olabildiğince geleneğe bağlı ve işin edebi yönünden hiç taviz vermeden bunu yürütmeye çalışıyoruz. Hatta diyebilirim ki bütün gayretimizi, himmetimizi bu yöne teksif etmiş durumdayız. Çünkü bugüne kadar yozlaşmamış, bozulmamış olan hat sanatımız bozulma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Ruhunu kaybetmiş, temel esprisinden uzaklaşmış bir şeklî sanat hâline geliyor; hem icra edenler hem de muhatapları açısından. Korkarım ki, günün birinde tanınmaz hâle gelecek. Bugün için en önemli şey, yüzyıllar boyunca süzülerek gelen bu sanatımızı, kopma noktasından kurtarıp bir sonraki nesle ruhuyla aktarmaktır; şekliyle değil. Bu, öyle birden olmaz. Bu bir haldir. Sözün bittiği yerdir. Bütün derdimiz bu. İnanın fakir kendi yazmak istediklerimi yazma fırsatını bulamıyorum. İcazet verdiğimiz yirmi beş civarında talebemiz var. Onlara ihtisas dersi yapıyorum. Niye? Bu işin ruhunu aktarmak için. Kitaplarda yazmaz bunlar. Bu çok ulvî, kudsî ve veballi bir görevdir. Bizim Ali Paşa'da üzerinde durduğumuz en önemli husus budur diyebilirim.

 

-Osmanlı'nın gelişme döneminde cami, etrafında kümelenen tüm birimlerle hayatın merkezinde duruyordu. Şu anda ise ibadet saatleri dışında aktif olmayan mekânlar haline geldi. Sizin Hekimoğlu Ali Paşa'da yaptığınız iş, camiyi tekrar hayatın merkezine çekmek amacına mebni idi anladığımız kadarıyla ve bunu da tüm olumsuzluklara rağmen gerçekleştirdiniz. Böyle bir topyekûn hamle Türkiye'de neleri değiştirebilir?

 

Değişmez. Bunu öyle görmüyorum. Mesele şu: Dünkü cami modeli o günkü Müslümanın paralelinde bir modeldi, bir başka ifadeyle o devrin camisiyle o devrin Müslümanı uyumluydu. Bugünün Müslümanıyla da bugünün camisi uyumlu. İslâm dediğimiz şey insanın bütün hayatını, zerrelerini, saniyelerini dolduran bir ruhtur. Bu, dün için böyleydi. Ama bugün Müslüman (istisnaları az olmakla birlikte) dini, belli bir çerçeveye oturtmuş, hayatının belli kesitlerinde ona yer vermektedir. Yani bir bakıma Allah'ın yetkilerini sınırlamıştır. Allah'ın evi olarak cami ve fonksiyonları da aynı şekilde kısıtlı. Eskiden her şeyde referans dindi. Hastanenin kapısında "Fihi şifaun linnas" yazıyor, âyet. Su içecek adam. Bakıyor çeşme kitabesinde "Ve sakâhum rabbuhum şeraben tahura." yazıyor. Topkapı Bab-ı Humayun'da "İnnel muttakîne fi cennatin ve uyun" diye başlayan âyeti yazmışlar. Yani şöyle diyor: Ben nereye baksam O'nu görüyorum. Hatta soru soran âyetle soru soruyor, cevap veren âyetle cevap veriyor. Allah'ın her şeyi kuşattığından haberli. Ama şu anda öyle değil. O bakımdan camilerin bugünkü hâli, bizim bugünkü hâlimizle muvafık görünüyor. Bir taraftan kendimizi, diğer taraftan din anlayışımızı değiştirmemiz, buna paralel olarak da camilerimizi fonksiyonel müessese hâline getirmemiz gerekiyor. Bu, bir tekâmül ister. Bir yerden başlanacak elbette. Önce fidanları dikeceğiz, sulayacağız, büyüteceğiz, bekleyeceğiz, aradan elli sene geçecek. Uzun vadeli işler bunlar. Dışarıda değişen bir dünya var. Camiyi yeniden tarif etmek gerekiyor. İslâm medeniyetinin merkezidir cami. Hekimoğlu Ali Paşa'da bunu anlatmak istedik biz. Attığımız tohumların, mevsimi gelince yeşereceğinden ümitliyim. Bugünkü sosyal hayat içerisinde insanlar camiyle nasıl bir irtibat içinde olacaklar? Cami onlara ne verecek, ne vermeli? Bu sorular çok ciddî araştırma sonunda elde edilecek doğru belge ve doğru bilgiye dayanan doğru yöntem ve doğru düşünme ile cevaplandırılacak sorulardan birkaçı. Ve her şeyden evvel imamlarımız her bakımdan kâmil insanlar olmalı ve eski itibarlarını yeniden kazanmalı.

 

(Pınar Zengin'in Röportajı)


Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
# Makaleler Adı
Kullanıcı Yorumları

! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
Nurgül Çepni / 5.8.2009



Eski Eserler


Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

Hesap İşlemleri

Üye değil misiniz? Üye olun!

Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...