Eğitim Kurumu   ( 2141 )   Kitaplarda   ( 1659 )   Yazarlarda   ( 4831 )  
Dergilerde   ( 786 )   Kütüphanelerde   ( 151 )   Şehirlerde   ( 182 )  
Makalelerde   ( 2196 )   Multi Media   ( 323 )   Fetvalar   ( 894 )  
Hit
9129104
Üye 1490
Online Üye 0

İmam Rabbani ve İtikadi Görüşleri

 Kitap Detayı Kitap No : K-  
Yazar Adı İlim Dalı Konusu Dili
Cağfer Karadaş Yazar Hakkında Türkçe
Özelliği Tercüme Eden
 
       
Makale No: 1289 Hit : 5746 Hata Bildirimi Tavsiye Et
   Makale Yazarına ait Kitaplar E-Kitaplar Makaleler Hakkındaki Makaleler    

Yazara ait kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait e-kitaplar
# Kitap Adı

Yazara ait makaleler
# Makaleler Adı
1 Yakin ve İtikad
2 Muhyiddin İbn Arabinin İtikadı
3 Kelamcıların İbn Arabi Düşüncesine Etkisi
4 İmam Rabbani ve İtikadi Görüşleri
5 Ebün Necib Suhreverdi ve İtikadi Görüşleri
6 Ebül Muin en Nesefiye Göre Allah ve Mekan
7 Davudi Kayseri ve Genel Hatlarıyla Düşüncesi

Yazar Hakkındaki Tanıtım Makaleleri
# Makaleler Adı

Özeti
all wives cheat my boyfriend cheated on me quotes women who cheated
link reasons why women cheat why do wifes cheat
married men affairs why are women unfaithful my boyfriend cheated on me with a guy
cialis coupon cialis coupon cialis coupon
gabapentin cost at walgreen gabapentin cost at walgreen gabapentin cost at walgreen

Yayın Bilgileri
Yayınlandığı Kaynaklar Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, c. 9, sy. 9, ss. 339-351.
Yayınlandığı Tarih 2000
Yayınlandığı Dergi
Sanal Dergi
Makalenin Linki

Makale Metni   [Yazdır/Print]

İmam Rabbânî Ve İtikadî Görüşleri  

  • I. Hayatı

    İmam Rabbânî’nin tam adı, Ahmed b. Abdullah b. Zeynelabidin b. Abdulhay el-Faruki es-Serhendî’dir. Soyu yirmisekiz vasıta ile Hz. Ömer’e dayanmaktadır. Kendisine el-Farukî nisbesi bundan dolayı verilmiştir.1

     

    İmam Rabbânî 971/1563 yılında Dehli ile Lahor arasırda bir şehir olan Sihrind’de doğdu. İlk tahsilini babasından  aldı.  Daha küçük yaşta  iken  Kur’an-ı  Kerim’i  ezberledi.  Tahsilini  ilerletmek  için  Siyelkut  şehrine gitti ve ünlü alim Siyekuti’nin hocası olan Kemaleddin Keşmiri’den akli ilimleri öğrendi. Hadis öğrenimini ise İbnu’l-Hacer  el-Mekki  ve  Abdurrahman  Fihri’l-Mekki  gibi  üstadlarda  tamamladı.  Kadı  Behlül  Bedehşanı’den birçok hadıs ve tefsir kitaplarını okuyarak icazet aldı.

    Öğrenimini onyedi yaşında tamamlayan İmam Rabbânî, çok genç yaşta telif ve tedris falileyetine başladı. Henüz  öğrenimi  sırasında  er-Risaletü’t-tahliliyye,  Reddu’r-Ravafız  ve  İsbatü’n-  nübüvve  gibi  eserlerini kaleme aldı. 2

    Tarikata  mensup  bir  ailede  dünyaya  gelen  İmam  Rabbânî  tasavvuf  eğitimine  aile  ocağında  başladı. Babasından  Kadiriyye  ve  Çeştiyye  tarıkatlarının  icazetini  aldı.  Tasavvuf  alanında  istifade  ettiği  şeyhlerden bilinenler şunlardır: Abdulbaki Kabuli, Kadiri şeyhlerinden İskerder-i Kuhenli. Bu son şeyhe intisabı dolayısıyla Kühenli  nisbesi  de  vardır.  Kendisi  tasavvufta  Nakşibendi  tarikatının  Müceddidiyye  kolunun  kurucusu  olarak anılır. 3

    Hayatı   boyunca   bidatlerle   özellikle   sapık   cereyanlarla   mücadele   eden   İmam   Rabbânî’nin,   dinleri birleştirmek sevdasına düşen Babur hükümdarı Ekber Şah ve oğlu  Cihangir ile mücadelesi kaydadeğerdir. Bu uğurda  üç  yıl  kadar  hapis  hayatı  bile  yaşamıştır.  Yaptığı  bu  mücadeleler  ve  düşünce  hayatına  getirdiği  köklü yenilikler dolayısıyla kendisine “müceddid-i elfi sani” (ikinci bin yılın yenileycisi) denilmişktir.

    Ahmed el-Faruki İmam Rabbânî, 63 yaşında olduğu halde 1034/1624 yılında Sirhind’de vefat etti ve aynı şehrin kabristanına defnedildi.4

     

    II. Eserleri

     

    Mektûbât:  534  mektuptan  meydana  gelen  Mektûbât,  İmam  Rabbânî’nin  yazdığı  mektupların  sonradan toplanmış şeklidir. Aslı Farsça olup Arapcaya ve Türkçe’ye tercümeleri vardır.

    el-Mebde ve’l-mead, (Dehli, Matbaai Ensari, ts. el-Enharu’l-erbaa)

    Hatm-i Hacegan

    Zübdetü’l-makamat

    Ta’likatü’l-avarif

    Er-Risaletü’t-tahliliyye, Karaçi, İdarei Müceddidiyye, 1965 (Gulam Mustafa Han’ın Urduca tercemesiyle birlikte)

    Şerhu’r-rubaiyyat li Havace Abdülbaki

    el-Mearifu’l-ledünniyeel-Mükaşefetü’l-ğaybiyye

    Risaletu isbatü’n-nübüvve, Karaçi, 1383h. (Gulam Mustafa Han’ın Urduca tercemesiyle birlikte)

    Risaletü adabi’l-müridin

    Risaletü reddi’ş-Şia’  5

     

    III. Şahsiyeti Ve Düşüncesi

     

    İmam Rabbânî, onaltıncı yüzyılda yaşamış, Hindistan ve İslam Dünyasının önde gelen şahsiyetlerinden biri kabul edilmektedir. Bu kabule onu layık kılan en büyük etken özelde tasavvuf genelde İslami düşünce ve yaşantıda   gercekleştirdiği   “tecdid”   denilebilir.   İslam   Tasavvufu’na   eleştirel   boyutta   en   büyük   katkıyı sağlayanlandan biri sayılan Gazali (505/1111) bilindiği gibi tasavvufa sonradan intisab etmiştir. Dolayısıyla daha önce  edindiği  birikimle  tasavvufa  bir  takım  katkılarda  bulunması  veya  Şeriat’a  göre  tasavvufa  bazı  eleştiriler yöneltmesi  doğal  karşalanabilir.  Ancak  İmam  Rabbânî  ailesi  de  dahil  olmak  üzere  tam  bir  tasavvufi  çevrede yetişmiş  adeta  tasavvuf  kültürü  ile  yoğrulmuştur.  Böyle  bir  kimsenin  tasavvufi  düşünceye  özelelikle  de devrindeki  tasavvufi  hayata  getirdiği  dozajı  yüksek  eleştiriler  önemsenecek  boyuttadır.  Bu  çıkışında  özellikle genç yaşta aldığı medrese eğitiminin büyük rolü gözden kaçırılmamalıdır. Nitekim daha onyedi yaşında yazdığı “İsbatü’n-nübüvve,  Reddü’r-Ravafız,  ve  Risaletü’t-tahliliyye”  adlı  eserleri  bunu  pekiştirir  mahiyettedir.6

     

    İmam Rabbânî, yaşadığı çağın sıkıntılarına duyarsız kalamamış, ömrünün büyük bir kısmını mücadeleler içerisinde  geçirmiştir.  Onun  mektupları  gözden  geçirildiği  taktirde,  İslam’ın  temel  ibadetlerinden  olan  zekat vermekten, tekkede mürid yetiştirmeye kadar her şeyde İslam’ın çıkarlarını gözetmeyi ve o uğurda mücadeleyi öne çıkaran bir tutum içinde olduğu açıkça görülür. Mücadelesi uğruna hapsi bile göze alan İmam Rabbânî’yi hiçbir şey mücadelesinden döndürememiş, hapis hayatı onun haklılığının tescili olmuştur. Nitekim Ekber Şahın oğlu Cihangir, onu serbest bıraktığı gibi yanına danışman olarak almıştır.7

    Dini hayatın canlanmasını kısa vadede sağlayacak konumda olmaları hasebiyle medreseyi tekkeye tercih etmiştir.  Ona göre  bir  medrese  talebesi,  aldığı  bilgileri  topluma  direkt  ulaştırarak  kısa  sürede  üretken  duruma geçip  toplumu  bilgilendirme  konumuna  sahip  olabilir.  Bir  salik  (mürid)  ise  tasavvuftaki  belli  mertebeleri geçtikten sonra mürşitlik makamına ulaşır, ancak ondan sonra topluma faydalı olma konumuna gelebilir. Ondan önce  salik  kendisini  terbiye  ve  islah  ile  meşgul  bir  durumdadır.  Bu  aşamada  ondan  topluma  bir  fayda beklenmez.8

    Babur hükümdarı Ekber Şah’ın (1072/1627) İslam’a alternatif olarak ve birtakım çıkarcı alimlerin desteği ile oluşturmaya ve yaymaya çalıştığı “Din-i İlahî” adındaki farklı bir çok dinden alınma unsurlardan meydana getirilmiş  olan  eklektik  dinin  başarısızlığında  İmam  Rabbânî’nin  rolü  oldukca  fazladır.  Müslümanlar,  bu uydurma dinle mücadele ederken bir yandan da Hindularla mücadele ediyorlardı. Bu durum ise müslümanları yılgınlığa, kötümserliğe itiyor, bazan da zaten güçlü olmayan imanlarına dünya menfaati galebe çalıyordu. İşte İmam  Rabbânî’nin  bu  mektupları,  kimi  zaman  bilgilendirmeye,  kimi  zaman  teşvike  kimi  zaman  da  yol göstermek suretiyle toplumu diri ve canlı tutmaya yönelik bir görev ifa ediyordu.9

    Dünya menfaati veya şahsi çıkar için değil, bilgilendirmek, uyarmak, toplumun dertlerini dile getirmek için devlet adamlarına yakınlaşmayı gerekli görmüş, bunu diğer bilginlere de tavsiye etmiştir. Ona göre, eğer iyi niyetli,  dünya  menfaatinden  uzak  bilginler,  sultana  yaklaşıp  onu  iyi  ve  doğruya  yönlendirmez  ve  hukukun kurallarını  uygulaması  için  telkinde  bulunmazsa  dünya  menfaati  gözünü  bürümüş  birtakım  çıkarcı,  bidatçı  ve yaltakçı bilginler, devlet adamlarını yoldan çıkarır, halka zulumettirirler. Bunları engellemenin en geçerli yolu onlara bu fırsatı vermemektir.10

    İmam Rabbânî, tasavvufta yeni bir çığır açmıştır. Aşırılıklara son vermiş, yanlış anlaşılmaya müsait olan “vahdet-i vücud” görüşünü reddedip ona alternatif olarak “vahdet-i şuhud” tezini geliştirmiştir. Mektuplarından anlaşıldığı kadarıyla fert planında İslam’ı akaid, ibadet ve tasavvufun toplamı olarak kabul eder ve tasavvufun İslam’dan soyutlanıp ayrı bir din gibi sunulmasına karşı çıkar  ve tasavvufu bir yaşam biçimi olarak gören bir yaklaşım  sergiler.  Bu  meyanda  tasavvufun  bilgi  kaynaklarından  olan  “keşf”in  yanılmazlığını  pek  kabule yanaşmaz, onu “ictihad”a eşdeğer kabul eder. Müctehidin ictihadında isabeti kadar hatası da nasıl mümkünse, velinin de keşfinde isabeti kadar yanılması öylece mümkündür11görüşünü benimser.

    İmam  Rabbânî,  Hz.  Peygamber’in  fiillerini,  ibadet  olarak  yapılanlar  ve  örf  ve  adet  kabilinden  yapılan alışkanlıklar  olmak  üzere  iki  kategoriye  ayırmakta,  ibadetlerdeki  sapmalara  bidat  demekte  ve  reddetmekte, bunun yanısıra adet ve gelenek olarak yapılan şeyleri bidat olarak nitelememektedir.Çünkü bunların varlığı ya da yokluğu  dinden  çok  toplumun  geleneklerine  bağlıdır.12   Bidatları  inanç  ve  ibadetler  alanına  hasreden  İmam Rabbânî,  bidatların  “hasene”  veya  “seyyie”  olarak  benimsenmesine  de  karşı  çıkar.  Ona  göre  bütün  bidatlar seyyie (kötü)dir. Çünkü her bidat bir sünneti ortadan kaldırmaktadır. Kıyas yoluyla yapılan içtihadları ise bidat saymaz . Çünkü ictihad, ziyade bir şey ortaya koymak değil, nassların manasını kavramaktır.13

  • İnancın asıl olduğunu, inanç olmaksızın yapılacak amellerin ise faydasız olacağını çeşitli mektuplarında dile  getiren  İmam  Rabbânî,  özellikle  toplumun  sağlıklı  bilgilendirilmesi  için  akaid  ve  ibadetler  gibi  temel konulardaki kitapların toplumun anlayacağı dilde yazılmasına büyük önem vermiştir. Herkesin Arapça öğrenmesi zor olduğuna göre, kişiler hangi dili konuşuyorsa temel konularda bilgi edinebilmesi için konuştuğu dilde yazılan eserlere ihtiyaç duyar. Onların bu ihtiyaçlarını gidermek ise alimlerin üzerine düşmektedir.14

    Sonuç  olarak  İmam  Rabbânî,  kendi  düşüncesini  şöyle  özetler:  “Bilesin  ki,  Hacegan  yolunun  şartları şunlardır:

    Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadını benimsemek, Hz. Muhammed Mustafa’nın sünnetine uymak,

    Kötü bidatlardan ve nefsani arzulardan uzak durmak, Mümkün olduğunca azimet ile amel etmek.”15

     

    IV. İtikadî Görüşleri

    A. Giriş

    Hint yarımadasının  yetiştirdiği ender şahşiyetlerden biri kabul  edilen İmam Rabbanî, tasavvuf alanında temayüz  etmesine  rağmen,  irşadçı  kişiliği  ile  islamî  ilimlerin  hemen  her  dalında  kalem  oynatmıştır.  Bunların başında da İslâm akaidi gelmektedir. Ona göre akaid, dinin aslı, özü, temeli ve dayanağı olması bakımından en başta  değerlendirilmesi  gereken  bir  konudur.  İslâm  esaslarının  öğretilme  yöntemi  hususunda  yazdığı  bir mektubunda,   inanç   konusunun   öğretimde   başa   alınmasının   gerekliliğini   vurguladıktan   sonra   bu   konuda oluşabilecek   bir   bozukluğun   ahirette   kişinin   ebedî   hayatına   malolabileceğine   dikkat   çeker.16     O   zaten mektuplarında  dinin  üç  yönüne  özellikle  vurgu  yapar:  inanç,  ibadet  ve  zühd.  Aslında  bu  anlayış,  İslâm coğrafyasında özellikle sünni sufi kesimin geleneksel yaklaşımıdır.  İman konusunun böylesine önemsenmesi ise tüm kesimlerde aynı derecededir.  Bilhassa klasik kelam kitaplarında iman konusu ahiret bölümü içinde yer alır. Zira  kişinin  gerçekten  inanıp  inanmadığı  orada  ortaya  çıkacaktır.  Daha  da  önemlisi  imanın  esas  işlevi  orada görülecektir.  İmam  Rabbani  bu  geleneğe  uyarak  inanç  konusunun  dinin  özünü  oluşturduğunu,  bu  hususta olabilecek  bir  bozulmanın  dinin  tamamını  etkileyeceğini,  halbuki  ibadet  ve  zühd  gibi  konularda  meydana gelebilecek  bir  aksaklığın  veya  eksikliğin  tevbe  ile  telafi  edilebileceğinin  ve  edilmese  bile  affının  imkan dahilinde  olduğunun  altını  çizer.17   Bu  tavrıyla  İmam  Rabbanî,  imanı  “tasdik”ten  ibaret  gören  kelamcıların tarafında yer alıyor görünmekle birlikte, imanı tarif ederken “kalbin tasdiki ve dilin ikrarı” ifadesini kullanması, daha  da  önemlisi  “ikrarın,  tasdik  kadar  önemli”18   olduğunu  vurgulaması,  onu  hanefî-matüridî  ekol  içerisinde değerlendirmeye sevk eden önemli bir ayrıntıdır. Bir diğer mektubunda ise marifet iman farkına değinmekte ve marifetin kesinlikle iman olamayacağını, Hz. Peygamber devrindeki bir kısım Ehl-i Kitap’ın onun peygamber olduğunu bilmelerine rağmen iman etmemiş olmalarını delil getirerek ileri sürer.19

    Ancak  irşadcı  kimliğinden  kaynaklanan,  ibadetlere  önem verme  tavrı,  hemen  her  yerde  belirgin  olarak gözükmektedir. Her ne kadar İmam Rabbani teorik planda sünni kelam geleneği tarafında yer alıyorsa da pratikte selefi  bir  duruş  sergilemekte  ve  inancı  zikrettiği  her  yerde  peşinen  amele  de  vurgu  yapmaktadır.   Aslında  bu tavır, Kur’an’ın bütünü göz önüne alındığında ilahi kelamın ruhuna uygundur. Zira Kur’an’da sıkça “Ey iman edenler...” buyruğunun hemen akabinde “salih amel işleyenler” ibaresi yer almaktadır.20  Ayrıca sufilerin teoriden daha çok pratiğe önem vermeleri dolayısıyla onun böylesi bir tavır içerisinde olması yaşadığı ortamın doğal bir sonucu olabilir.

     

    B. Bilgi Kaynakları

     

    İmam Rabbanî, bilgi kaynakları olarak Kur’an ve Sünneti ön plana çıkarmakla birlekte bir sufi olmasına rağmen akla yer vermesi dikkat çekicidir. Ancak her ne kadar aklı bir bilgi kaynağı kabul ederse de “eksik delil” olma  yönünü  de  vurgulamadan  geçmez.  Zira  ona  göre  delil  ancak  peygamberin  Allah’tan  getirdiğidir.  Çünkü insanlar   Allah’a   karşı   sorumludurlar.   Bu   sorumluluklarının   oluşabilmesi   için   Allah’ın   onlara   bir   takım yükümlülükler  yüklemesi  gerekir.  Bu  yükümlülüklerin  bilinme  kaynağı  da  Allah’ın  elçisi  olma  niteliğini  haiz olan peygamberlerdir.21

    Sonuçta,  İmam  Rabbanî’nin  kesin  ve  eksiksiz  iki  bilgi  kaynağı  öngördüğünü  kolaylıkla  tesbit  etmek mümkündür:  Birincisi  peygamberin  Allah’tan  getirdiği  kitap,  ikincisi  ise  Allah’ın  denetim  ve  gözetiminde bulunan   peygamberin   uygulamaları   (sünnet).   Nitekim   onun   Allah’ın   görülmesi   (ru’yetullah)   ile   ilgili “Muhaliflerin    değerlendirmeleri    görüleni    görülmeyene    kıyaslamaktır.”22      yorumu    bu    değerlendirmeyi pekiştirmektedir.  Zira  kıyas  aklın  bir  ürünüdür.  Halbuki  nas  bulunurken  kıyasa  gitmek  doğru  değildir.  Eğer ortada Kur’an veya Sünnet’ten bir nas var ise onları terkedip akla veya onun verilerine uymak usule aykırıdır.23

     

    Peygamberden  gelen  nassın itikadda delil  olarak  kullanılabilmesi  için  iki  özelliğin  bulunmasının gerekliliğini   ileri   sürer:   Tevatür   ve   zarurilik.24  Tevatür   mevcut   nassın   peygamberden   geldiğinin   kesin göstergesidir.  Zira  yalanda  ittifak  etme  ihtimalleri  bulunmayan   topluluklarca  bize  intikal  ettirilmişlerdir.

    Zarurilik  terimi  ise  nassın  anlaşılmasında  müphemlik  ihtimalinin  bulunmaması  yani  delalet  bakımandan  kati olması  anlamında  kullanmaktadır.  

    Nassın  mahiyetinde  bir  müphemlik  ya  da  farklı  yoruma  açık  olma  gibi  bir durum  sözkonusu  ise  nassın  kesinliği  (delalet-i  katiliği)  zedelenir  inanç  konusunda  kesin  delil  olma  niteliği ortadan kalkar.

     

    C. İlahiyât

     

    İmam  Rabbanî,  ilahiyat  konusunda  temelde  hanefî-matüridî  çizgide  yer  alır.  Mektuplarında  İmam  Ebu Hanife’nin  adını  zikrederek  atıfta  bulunması  bunun  en  açık  göstergesidir.  Zaten  yaşadığı  yer  özellikle  hanefi mezhebinin hakim olduğu bir bölgedir. İleride akaidin konuları tek tek ele alınırken bu özelliği daha bariz olarak görülecektir.

     

    1. Allah’ın Sıfatları ve İsimleri

    İmam Rabbanî,  sünnî kelamcıların  geleneğinde olduğu  gibi  Allah’ın  sıfatlarını  selbî ve  subutî  şeklinde temel  iki  kategoriye  ayırır.  Selbî  sıfatların  bazının  itibari  olduğunu  ileri  sürmekle  birlikte  hangilerinin  selbî olduğu noktasına pek açıklık getirmez.

    İmam Rabbanî,  Allah’ın  varlığı  ve birliğinin  bedihi  yani bir delile  ve düşünmeye  gerek  duyulmayacak kadar açık olduğu kanaatindedir. Ona göre ancak kalbinde hastalık bulunan insanlar delile ihtiyaç duyar. Bu da zaten  normal  bir  durum  değil,  hastalıktan  kaynaklanan  bir  malulluk  halidir.  Bu  duruma  şaşının  “bir”i  “iki” görmesini örnek olarak getirir. Gördüğünün iki değil bir olduğuna ikna etmek için ona bir takım deliller getirmek gerekir, ancak normal bir insanın buna ihtiyacı yoktur der. 25  Ancak şu sorunun cevabını bulmak o kadar da kolay olmasa gerek: “Madem bu konu bu kadar bedihi neden İmam Rabbanî gibi insanlar azınlıktadır?”

    Subutî  sıfatlara  hakiki  sıfatlar  denildiğini  de  ifade  eden  İmam  Rabbanî’nin  tekvin  sıfatını  bu  kapsama dahil  etmesi  ehl-i  sünnet  içerisinde  matüridî  ekolünün  yanında  yer  aldığının  açık  göstergesidir.  Sıfatlar  için “Allah’ın zatına zaid gerçeklikleri olan kadîm manalardır” şeklindeki tarifi özenle zikretmesi her ne kadar ilk planda  mutezileye  gönderme  yapıyor  imajını  uyandırsa  da,  gerçekte  mensubu  bulunduğu  sufi  çevrelere  bir serzeniştir.  “Fırka-i  naciye  olan  sufiler  bile  sıfatların  zatın  aynı  olduğunu  söylediler.”26   ifadesi  bu  serzenişin yazılı belgesidir. Bir diğer altını çizdiği önemli nokta ise, “Sıfatlarla tanımlanmış bir tanrı mı yetkindir?” yoksa “Soyutlanmış  diğer  bir  ifade  ile  selbî  olarak  tanıtılmış  bir  tanrı   yetkindir?”  İmam  Rabbanî,  bu  sorulardan birincisine olumlu, ikincisine ise olumsuz cevap verir. Ona göre Tanrı’nın yetkinliği sıfatları iledir. Sıfatlardan soyutlanmış bir tanrının yetkin olması düşünülemeyeceği gibi, böyle bir tanrının varlığı bile şüphe götürür. 27

    Allah’ın  isimlerine  gelince,  Allah’a  isim  vermede  nasların  esas  alınması  gerektiğini  savunan  İmam Rabbanî,  bu  tavrıyla  isimlerin  tevkîfî  olduğunu  iddia  edenlerin  yanında  yer  alır.  Bu  görüşüne  çok  cömert anlamına  gelen  “cevad”  ve  “seha”  isimlerini  örnek  olarak  sunar  ve  cevad  ismi  naslarda  geçtiği  için  Allah hakkında kullanılması caizken, diğeri naslarda geçmediği için caiz değildir der.28

     

    2. İlim, Kelam, Tekvin

    Allah’ın sıfatlarından sadece ilim, kelam ve tekvin gibi üçünü zikretmesi bu sıfatlar konusunda yaşadığı Hindistan  çevresinde  bir  tartışmanın  bulunduğunu  göstermektedir.  Özellikle  bölgeye  hakim  olan  Babürlüler hükümdarı Ekber Şah’ın yeni bir din icat etme girişimi ve bilhassa kendisinin, veziri, dinî danışmanı ve “din-i ilahî”nin  teorisyeni  konumunda  bulunan  Ebu’l-Fazl  Allâme  (ö.  1011/1602)  başta  olmak  üzere  etrafındaki  bir kısım  alimler  tarafından  “Allah’ın  gölgesi”  olarak  nitelenmesi  her  yaptığına  ve  söylediğine  ilâhîlik  kisvesi giydirilmesi  dolayısıyla  adeta  peygamberin  yerine  geçirilmiş,  bir  nevi Hıristiyanlıktaki  Allah’ın  kelamının  ete kemiğe  bürünmüş  şeklini  temsil  eden  İsa  konumu  kazandırılması29,  bunun  yanısıra  İsbatü’n-nübüvve  adlı eserinde felsefecilerin peygamberliğin gereksizliğine dair görüşler yaydıklarından bahsetmesi30, felsefe tabiriyle bir  nevi  deist  bir  tanrı  öngörüyor  olmaları  gibi  sebepler,  onu  bu  üç  sıfata  özel  bir  önem  vermeye  sevketmiş olabilir.

    Zira teist bir din özellikle bu üç sıfatla muttasıf bir tanrıyı öngörür. Bunlardan yoksun bir tanrı muattal

    (işlevsiz), böyle bir inanç da deist bir inançtır. Çünkü teist bir inançta tanrı müdahelecidir yani hem yaratır hem de  yarattığı  varlıkların  hayatlarını  düzenler.  

    Birincisi  yani  yaratma  tekvin  sıfatıyla,  ikincsi  yani  yarattıklarının hayatlarına müdahele kelam sıfatıyla gerçekleşir. İlim sıfatı ise bu iki sıfatın alt yapısını oluşturur.

    Bu meyanda olmak  üzere  Allah’ın  özellikle  bu  üç  sıfanının  gereksizliğini  ifade  eden  “sudur  teorisi”  ile  “akl-ı  faal” düşüncesini  eleştirir  ve  İslâm  akidesinin  ruhuna  aykırı  bulur.  Ona  göre  Allah  yarattıklarına  müdahele  eder, onlara  emreder,  nehyeder,  haberler  verir.  Bütün  bunlar  kelam  sıfatının  bir  gereğidir.  Sudur  teorisi  ise  bunları geçersiz kılan boşa çakaran bir görüştür.31

     

    3. Ru’yetullah

    Allah’ın  görülmesi  anlamına  gelen  ru’yetullahın  iki  boyutu  vardır:  Dünyada  görülmesi  ve  ahirette görülmesi.  İmam  Rabbani  sufi  geleneğin  içinde  yer  almasına  rağmen  Allah’ın  dünyada  görülmesi  fikrini reddeder. Ahirette görülmesinin ise cennet ehline has olacağını iddia eder.

    Ona  göre  dini  konularda  aklı  ve  aklî  olanı  ön  plana  çıkarmak  doğru  değildir.  Dinî  bir  konu  olan ru’yetullahta da delil, Kur’an ya da sünnetten alınan nastır. Bilhassa sünnette buna dair bir hayli nas olduğnu da zikreder. O, ru’yetullahı gerçekleşmesi zorunlu olan tanrısal bir fiil olarak değil, Allah’ın iyi kullarına bir lütfu olarak  değerlendirir.  Bu  lütfun  olmayacağını  ya  da  gerçekleşme  imkanının  bulunmadığını  ileri  sürmek  bize düşmez. Allah bunun gerçekleşeceğini bildirmişse nasıl gerçekleşeceği kendine ait bir konudur.

    Allah’ın dünyada görülmesi noktasında son derece hassasiyet göstermekte, hatta Hz. Peygamberin miraç hadisesinde Allah’ı görmesi dünyada gerçekleşen bir görme değil, Onun ahirete intikal etmesi ile gerçekleşmiş bir olay olduğunu iddia eder.32

     

    4. İnsan Hürriyeti

    İnsan  hürriyeti  konusunda  İmam  Rabbani,  tam  bir  matüridi  gibi  davranır.  Onlarda  olduğu  gibi  “bir makdure iki kudretin taallukunun caiz olduğu”33  fikrini benimser. Buna göre insanın fiili Allah’ın yaratması ve kulun  kesbi  ile  varlık  sahnesine  çıkar.  Burada  öncelik  hangisine  aittir  yani  kulun  fiili  mi  öncedir  Allah’ın yaratması mı?   İmam Rabbani önceliği kulun kesbine verir ve buna “kulun kast ve ihtiyarı” der. Kul fiili işlemeye yönelir (kast), ve yapma yönünü tercih eder (ihtiyar), Allah da bu doğrultuda olmak üzere fiili yaratır.

    Sonuçta fiilin  sorumlusu  fiili  yaratan  Allah  değil,  fiile  yönelen,  kast  ve  ihtiyarı  ile  yataratılmasına  neden  olan  kuldur. Demek ki insan yapma ve yapmama noktasında özgür olduğu gibi neyi, nasıl yapacağı konusunda da özgürdür. Nitekim Allah’ın peygamber göndererek, insanları iyiliğe sevk etmesi bunun en güzel delilidir.34

     

    D. Peygamberlik

    İmam Rabbanî, zamanında felsefeci ve hinduların özellikle Hz. Peygamberin şahsında İslam’a ve İslamî sembollere   yönelik   saldırılarına   karşılık   “İsbâtü’n-nübüvve”35     adlı   eserini   kaleme   alarak   peygamberlik hakkındaki görüşlerini dile getirmiştir. Ona göre İnsan sahip olduğu duyularla her ne kadar görünen alemi, aklı ile de vacib, caiz, mümkün gibi bir takım ma’kulatı kavrasa da bunların ötesine geçmesi özellikle gaybî bilgileri edinmesi imkan dahilinde değildir. İnsanların ilmî ve amelî olarak olgunlaşması, gerçek inancı bulması, sahih amele  yönelmesi,  kalbî  hastalıklardan  kurtulup  güzel  ahlaka  ermesi  yani  Allah  ve  kul  katında  iyi  bir  insan olabilmesi için peygamberliğe ihtiyaç vardır, zaten peygamberlerin görevleri  de budur.36

    Bir  felsefecinin,  peygamberlerin  yapmaya  çalıştıklarının  ve  elde  ettiklerinin  tamamının  felsefeciler tarafındın  kitaplarında  ifade  edildiği  ve  uygulandığını  söyleyerek  peygamberliğin  gereksiz  olduğunu  dile getirmesine karşılık İmam Rabbani, nübüvvette aslolanın sadece geçici dünya mutluluğu değil ebedî saadet olan ahiret mutluluğunu elde etmktir der ve felsefecileri sadece dünya mutluluğu ile meşgul olmakla suçlar.37

  • Diğer bölgelerle irtibatı bulunmayan yüksek dağ başlarında yaşayanların iman bakımından durumları ile ilgili ise bu durumdaki kimselerin Hz. Peygamberin nübüvvetini tasdik gibi bir zorunluluklarının bulunmadığını ve onların mazur olduklarını zikreder ve “Biz bir peygamber göndermedikçe bir kimseye azab etmeyiz”38  ayetini delil olarak getirir.39

    Nebi-veli farkına gelince, ona göre nübüvvet ilahi bir lütuf olarak herhangi bir  çalışma ve kazanmaya karşılık  olmaksızın  seçilen  bir  beşere  verilmiş  vazifedir.  Velayet  ise  başlangıcı  çalışma  ve  kazanmaya, gerçekleşmesi ise riyazet ve mücahedeye bağlıdır. Her ne kadar bazıları ilahi bir mevhibe olarak bu lütfa mazhar olsalar bile yine de bu başlangıçta bir kesbin bulunması zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.

    Diğer bir önemli fark ise velayet beşeri bir vasıtaya bağlı olarak gerçekleşir ki, o da nebidir. Diğer bir deyişle bir nebiye bağlı olmaksızın bir kimsenin velayet nimetine kavuşması imkan dahilinde değildir.40

     

    E. Sem’iyyat

    Sem’iyyat   konusunda   bilinen   geleneksel   malumatı   sıralamakla   yetinen   İmam   Rabbani,   özellikle meleklerle  insanlar  arasındaki  üstünlük  konusunda  ayrıntıya  girer.  

    Cumhura  dayanarak  melekler  her  ne  kadar ma’sum  olmaları  ve  abid  vasıflarıyla  insanlardan  üstün  gibi  görünmeleri  sözkonusu  ise  de  insanları  bir  çok zorlukları  göğüsleyerek  başarıya  ulaşmalarının  onları  meleklerden  üstün  kılacağını  ileri  sürer.  

    Bu  görüşüne “Allah Teala mal ve canlarıyla cihad edenleri, oturanlardan bir derece üstün kılmıştır.”41  mealindeki ayeti delil getirir.  Ona  göre  cihat  edenler  insanlar,  oturanlar  ise  meleklerder.42   Halbuki  kendisi  gibi  sufi  olan  selefi  İbn ‘Arabî mutlak anlamda melek cinsinin insan cinsinden üstün olduğunu dile getirir.43

    İmam Rabbanî, klasik itikad kitaplarında “kıyamet alametleri” içinde yer alan İsa’nın (a) nüzulü olayını nübüvvet konusunun akabine iliştirir. Hz. Peygamberin son peygamber olduğunu belirttikten sonra, Hz. İsa’nın yeryüzüne inişinde O’nun şeriatı ile amel edeceğini dolayısıyla Hz. Peygamberin son peygamber olma özelliğine zarar vermeyeceğini vurgular. Bu arada Şeyhi Muhammed Parsa’dan ilginç bir cümle nakleder: “İsa (a) indikten sonra Ebu Hanife’nin mezhebi üzere amel edecek, helal kabul ettiğini helal, haram kabul ettiğini haram kabul edecek.”44  Bu  cümlede  birden  fazla  yanlış  tesbit  etmek  mümkündür:  

    a.  Ebu  Hanife,  Hz.  İsa’nın  üzerinde  bir konuma yerleştiriliyor.

    b. Haram ve helal hükmü koymak şârî’nin yetkisindedir. Ebu Hanife’ye böyle bir yetki tanımak  onu  şârî  kabul  etmek  anlamına  gelir.  

    c.  M.Parsa’nın vermiş  olduğu  bu  bilgi  geleceğe ilişkin olup,Kur’an  ve  sünnetle  desteklenmasi  gerekir.  

    d.  Geleneksel  malumata  göre  Hz.  İsa  bütün  bir  ümmeti  derleyip toparlayacaktır, bu  birliğin resmi  fıkhı hanefi  mezhebi  mi  olacaktır?  Ayrıca bu, geleneksel ümmet anlayışıyla çelişen bir mezhebi bütün bir ümmete dayatmak anlamına gelir. Bu kabulun yukarıda sıralanan kapalı noktalarını izah  etmek  son  derece  güçtür.  

    İmam  Rabbanî’nin  böylesine  zayıf  bir  bilgiyi  kabul  edip  aktarması  doğrusu zamanına göre entellektüel sayılabilecek kişiliği ile çelişmektedir.

    Halbuki, hemşehrisi sayılabilecek Herat’lı Ali el-Karî, kendisi de bir hanefî olmasına rağmen Mekke’de

    bu düşünceyi reddeden bir risale kaleme almış ve Hz. İsa’nın her ne kadar nebi vasfıyla olmasa bile müctehid sıfatıyla yeryüzüne geleceğini belirttikten sonra bir müçtehidin diğerini taklidinin caiz olmadığının altını çizer. 45

     

    F. Ashabı Değerlendirmesi

    İmam Rabbanî, hem sahabe arasındaki üstünlük hem de aralarında  çıkan çatışma ve çekişmelerde ehl-i sünnetin genel kanaatini benimser.

    Sahabe arasında çıkmış bulunan bu karışıklık konusunda İslam Tarihi boyunca fikir yürütenleri üç grupta toplamak mümkündür:

    a. Olayları tamamen dinî alana çekip tarafları dinî olarak yargılayanlar.

    b.  Olayları  siyasî  platformda  cereyan  eden  çekişmelerden  ibaret  gören  ve  tarafların  tutumlarını  bu çerçevede değerlendirenler

    c.  Olayları  dinileştirmekle  birlikte  birinci  grupta  olduğu  gibi  katı  bir  değerlendirme  içine  girmeyip tarafların  herbirini  siyasî  kimliklerinden  soyutlayıp  bir  din  önderi  gibi  kabul  etmek  suretiyle  meydana  gelmiş olan çatışmayı içtihad farklılığından doğan bir çekişme olarak görenler.

     

    Birinci  gruptakilere  Hariciler  ve  Şia’yı,  ikinci  gruptakilere  Hz.  Ali,  Hz.  Muaviye  ve  devirlerindeki sahabenin  çoğu,  üçüncü  gruptakiler  ise  Ehl-i  Sünneti  örnek  gösterebiliriz.  İmam  Rabbanî  de  bu  üçüncü  grup içinde yer almaktadır.

    Onun değerlendirmesinde iki temel ön kabul vardır:

    a.  Sahabe  mal,   makam  düşkünü  olamaz.   Çünkü  bunlar   nefs-i  emmaredendir.  Halbuki  onlar  Hz. Peygamberin sohbeti ile temizlenmiş kimselerdir.

    b. Gerçekleşmiş olan mücadelede Hz. Ali haklıdır, Hz. Muaviye ise içtihadında hata etmiştir.46

    Bunlardan  birincisi  sufice,  ikincisi  ise  fakihce  bir  yaklaşımdır.  Halbuki  buradaki  çekişme  dini  bir meseleyi çözmenin haricinde bir mülk davası, siyasi bir kazanım elde etme mücadelesidir.  

     

    Hz. Ali ve Muaviye, olayı böyle gördüklerinden dolayı birbirlerine yönelik dini bir nitelemede bulunmamışlardır. Ayrıca burada Hz.Ali  ne kadar haklıysa,  Hz.  Muaviye de o  kadar haklıdır. Ayrıca  bu  iki lideri  tek  başlarına değerlendirmek  de mümkün  değildir,  zira  kendilerine  biat  etmiş  olan  taraflarının  beklentilerine  cevap  vermek  durumundadırlar. Bundan dolayı taraflardan birinin mücadaleden kolaylıkla çekilmesi beklenilmemelidir. Bu mücadeleye Hz. Ali ve Muaviye gibi bakılmış olsa problem büyük ölçüde çözüme kavuşur. Sahabeden harhangi birisinin siyasi bir çekişmeden   dolayı   suçlanması   doğru   olmaz.   Zaten   kimin   suçlu   olduğunu   tesbit   etmek   de   pek   kolay gözükmemektedir.

    Ancak  Ehl-i  Sünneti  böyle  bir  tutuma  iten  sebeplerin  de  gözardı  edilmemesi  gerekir.  Birinci  olarak Haricilerin  ve  Şia’nın  katı  bir  tutum  içinde  olayları  dini  bir  alana  çekmek  suretiyle  sahabeden  bazını  tekfir etmeleri  Ehl-i  Sünnetin  sahabenin  tamamını  kusursuz  görme  psokolijisine  itmiştir.  İkincisi,  Hz.  Peygamberin güzide ashabının böylesi bir karışıklık içerisinde bulunmasını sonrakiler kabullenememiş, hatta söyle bir söz bile söylenmiştir:   Kılıçlarınızın  karışmadığı  olaylara  kalemleriniz  karışmasın”.  Bu  iki  sebebin  yanısıra  özellikle hristıyanların Hz. İsa’nın havarilerini yüceltmeleri, müslümanların da sahabeyi bu şekilde yüceltmelerine sebep olmuş olabilir.

    Bunlara ek olarak İmam Rabbanî için söyelenecek bir sebep ise onun sufi kişiliğinden kaynaklanan tavıralışıdır. “Onlar nefs-i emmare sahibi değildirler” şeklinde tasavvufi bir nitelemeyi sahabe için kullanması bunun en güzel delilidir. Ayrıca sufi gelenekte şeyhi yüceltme davranışının yanısıra onu kusursuz (kamil), beraberindekileri de kusursuz kılan (mükemmil)47  olarak görme inancı tarikat silsilelerinin dayandığı sahabeyi de kusursuz görmeye sevketmiş olabilir.

     

     

     

    Dipnotlar

     

    1     Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, Süleymaniye Ktp. Yazma Bağışlar, nr. 2306, c. II, vr. 22a-24a.; Kannucî, Ebcedu'l-ulûm, Beyrut, III,

    225.

    2     Kannnucî, a.g.e. IIII, 225-227; Hayrettin Karaman, İmam Rabbânî ve İslam Tasavvufu, İst. 1987, s. 19-20.

    3     Hüseyin Vassaf, a.g.e., c. II, vr. 22a-24a.  Kannucî, a.g.e. III, 225.

    4     İsmail  Paşa,  Hediyyetü'l-arifin,  Tahran,  1387/1987,  I,  156;  Kannucî,  a.g.e.  III,  225-227;  Muhammed  b.  Abdullah,  Adâb,  Trc.  A.

    Hüsrevoğlu, İst. 1985, s. 100-102.

    5     Hayatı ve Eserleri hakkında geniş bilgi için bk. Ethem Cebecioğlu, İmam Rabbanî Hareketi ve Tesirleri, İstanbul 1999.

    6     Kannucî, Ebcedu'l-ulum, Beyrut, ts. III, 225-227.

    7     Abdülhak Ensari, Şeriat ve Tasavvuf, (trc. Yusuf Yazar), Ankara, 1991, s. 44-45.

    8     İmam Rabbânî Ahmed es-Serhendî, el-Mektûbât, Fazilet Neşrityat, İstanbul, ts. I, 64 (48. Mektup).

    9     Bkz. Abdulkadir Ensarî, a.g.e., s. 39-46.

    10       Mektûbât, I, 346 (47. Mektup).

    11       a. eser., I, 346 (292. Mektup).

    12       a. eser., I, 481 (231. Mektup)

    13       a. eser., I, 159-160 (186. Mektup).

    14       a. eser., I, 164-165 (193. Mektup)

    15       a. eser., I, 336 (290. Mektup).

    16       a. eser, I, 164, ( 193. mektup).

    17       a. eser,  I. 164. (193. mektup)

    18       a. eser,  II, 113, (67. Mektup); III, 22, (17. Mektup).

    19       a. eser,  III, 121, (91. Mektup).

    20      bk. el-Mu’cemu’l-müfehres, “amel” md.

    21      Mektûbât, III, 20, (17. Mektup)

    22      a. eser,  III, 19, (17. Mektup)

    23      Bu husus Mecelle’de “Mevrid-i nasda içtihada mesâğ yoktur” şeklinde formüle edilmiştir.

    24      Mektûbât, II, 113, (67. Mektup); III, 22, (17. Mektup).

    25      a. eser,  I, 62, (46. Mektup).

    26      a. eser,   III, 18, (17. Mektup). (İmam Rabbanî burada özellikle İbn ‘Arabî’ye göndermede bulunmaktadır. Zira   İbn ‘Arabî, Mutezile’den

    Ebu Haşim el-Cübbai’nin (ö. 321/933) kabul ettiği gibi sıfatları zatın aynı ve itibari gerçeklikler olarak düşünür. bk. Cağfer Karadaş, İbn

    ‘Arabî’in İtikadî Görüşleri, İstanbul, 1987, s. 100-11-01.)

    27     Maktubat, III, 18, (17. Mektup).

    28     a. eser,  II, 111, (67. Mektup).

    29     bk. Ethem Cebecioğlu, a.g.e, s. 44; Enver Konukçu, “Ebu’l-Fazl el-Allame”, DİA, X, 313-314; a. mlf.,  “Ekber Şah”, DİA, X, 542-544.

    30     İmam Rabbanî, İsbatü’n-nübüvve, İstanbul 1986, s. 3-4.

    31     Mektûbât, II, 110-111(67. Mektup); III, 18-19 (17. Mektup).

    32     Mektûbât, I, 330 (289. Mektup); II, 111-112 (67. Mektup); III, 19-20 (17. Mektup).

    33     Bk. M. Saim Yeprem, İrade Hürriyeti ve İmam Matüridî, İstanbul 1984 s. 301-302; M. Said Yazıcıoğlu, Matüridî ve Nesefî’ye Göre İnsan Hürriyeti, Ankara 1988, s. 24-34.

    34     Mektûbât, II, 112 (67. Mektup); III, 20 (17. Mektup).

    35     İmam Rabbanî, bu risalesini Hindistan çevresinde özellikle felsefeciler tarafından nübüvvete yöneltilen itirazlara karşılık kaleme aldığını ve nübüvvetin  isbatı  ile  felsefecilerin  zemmine  yer  verdiğini  belirtir.  Risale  bir  giriş  ve  dört  bölümden  oluşur.  Girişte  risaleyi  yazış  amacı,

    birinci  bölümde  nübüvvetin  hakikati,  ikirci  bölümde  mucize,  üçüncü  bölümde  nübüvvete  duyulan  ihtiyaç,  dördüncü  bölümde  ise  son peygamberliğin isbatı konuları bulunmaktadır.(bk. İsbâtü’n-nübüvve, İstanbul 1986.)

    36    İmam Rabbanî, İsbâtü’n-nübüvve, s. 15-18.

    37    a. eser,  s. 4.

    38    İsra, 17/15.

    39    İmam Rabbanî, İsbâtü’n-nübüvve,  s. 6.

    40    Mektûbât, I, 361-367 (302. Mektup).

    41    Nisa, 4/95.

    42    Mektûbât, III, 21 (17. Mektup).

    43    bk. Cağfer Karadaş, a.g.e., s. 31.

    44    Mektûbât, III, 21 (17. Mektup).

    45    Ali el-Karî, Keşfu’l-hıdır fî hâli’l-Hıdır, Ahmed Akın Çığman Özel Ktp. vr. 93.

    46    Mektûbât, II, 114 (67. Mektup); III, 22-23 (17. Mektup).

    47    ”Kamil” ve “mükemmil” terimleri için bk. Mektûbât, I, 346 (292. Mektup).

     


    Bu Makaleye Ait Eleştiri Makaleleri
    # Makaleler Adı
    Kullanıcı Yorumları

    ! Yorum yazabilmeniz için üye olmalısınız.
    Üyelik için lütfen sayfanın üst kısmında yer alan"Üye Giriş | üye ol" linkine tıklayınız.

    Kayıt Ekleyen / Eklenme Tarihi
    Nurgül Çepni / 26.6.2009



    Eski Eserler


    Eski Eserler Kütüphanesine Hoşgeldiniz!

    Hesap İşlemleri

    Üye değil misiniz? Üye olun!

    Eski Eserlere üye olarak, kütüphanenimiz ve eserlerimiz hakkında paylaşımlardan hesabınız üzerinden faydalabilirsiniz...